Ana SayfaYazarlarBüşra ŞahinAn ile anı arasında bir roman: ‘Deniz Gülümsüyordu Uzaktan’

An ile anı arasında bir roman: ‘Deniz Gülümsüyordu Uzaktan’

Deniz
Gülümsüyor uzaktan.
Dişleri köpükten,
Dudakları gök.
[Lorca]


Büşra Şahin


İletişim Yayınları’ndan çıkan Serhan Ergin’in üçüncü romanı olan Deniz Gülümsüyordu Uzaktan, merakları uyandırarak ilk baskısını yaptı. Roman bir yolculukla başlıyor, daha ilk cümlelerde Ege’nin iç ısıtan havasını hissediyorsunuz ancak okudukça anlaşılıyor ki bu sıradan bir yolculuk değil, insanın kendine/geçmişe yolculuğunun ve kendini bulmaya çalışmasının romanıdır elinizdeki.

Fikret’in yirmi yıl sonra tekrar kasabaya dönmesi; ailesini, çocukluğunu, anılarını bulmaya çalışması; uzaklığın ve yaşanan acıların daimî varlığı anlatılıyor romanda. Bu cümle ile beraber “romantizm kokan bir roman demek ki” diye düşünülebilir ancak Deniz Gülümsüyordu Uzaktan öyle bir roman değil. Buram buram kasaba romantizmi, küçük yaşam alanlarının samimiliği veya Ege insanının sıcaklığı klişelerine düşmüyor. Hem dil hem anlatım gerçekliğe o kadar yakın ki, roman karakterlerinin oralarda bir yerde yaşamaya devam ettiklerini sanıyorsunuz kitabı kapatınca. Tıpkı Lorca’nın şiirindeki gibi, uzaktan deniz gülümserken çok çeşitli insanlarla karşılaşıyor Fikret; yaşlılar, genç kadınlar, çocukluk arkadaşları ve zamanın çocukları gibi. Fikret’in kendisi gibi karşılaştığı bu insanlar da yapaylıktan uzak karakterler. Okurken hiçbir yapmacıklık veya zorlama hissedilmiyor. Ne çok romantize edilmiş ve nostaljik bir kahraman olarak anlatılmış ne de yerin dibine batırılıp nefret kuklası haline getirilmişler. Bu da romana bir doğallık ve samimiyet katmış.

Fikret’in uzun yıllar önce ayrıldığı ve yurtdışında bir o ülkede bir bu ülkede çalışırken bir türlü geri dönemediği köyü Reisdere’ye sonunda dönüşünü anlatıyor Deniz Gülümsüyordu Uzaktan. Okuma ve çalışma yılları boyunca kaçırdığı her şeyin geri alınacağına dair bir inançla ve biraz da bilinmezlikle çıktığı yolda yaşananları okuduğumuz roman; Reisdere, Alaçatı, Çeşme, İzmir gibi mekânlar arasında gidip geliyor. Mekân değişirken zaman da yerinde durmuyor. Bir Ankara’daki üniversite yıllarına gidiyoruz Fikret’in zihniyle, bir Paris’te kaldığı dönem yaşadığı büyük aşka. Geçmişi kendi içinde de arkadaşları arasında da sürekli gün yüzüne çıkarılıyor. Tanık olduğu değişimden bocalaması, yiten babası, yitmek üzere olan annesi, çocukluk anılarının sıcaklıklarının kaybolması ve kendini koyacak bir yer bulamaması kendi zihninde hesaplaşmalara sürüklüyor Fikret’i. Dönüp dolaşıp sorguladığı şey de zaman oluyor. Fikret’i geçmişe hapseden ancak kendisi ilerlemeye/değişmeye devam eden zaman. Mekândan ayrılamayan ancak mekânı da koruyamayan zaman. İnsanı ânın gerçekleriyle yüz yüze getiren ama geçmişe de mıhlayan zaman. Fikret, yakın arkadaşı Cem’in “değişen zaman değil, bizleriz” sözüne hak verse de zamanı -ölçülebilen zamanı- düşünmekten kendini alamıyor ve kayıp giden yıllarına kederleniyor. Ancak öyle bir an geliyor ki önemli bir detayın farkına varıyor Fikret; zaman çizgisel değildir.

O güne değin hayatı, bir zaman dizgesi, birbirini takip eden geri dönüşsüz anlar zinciri şeklinde görmesine karşın, şimdi sanki zamanın boyunduruğundan çıkmış, geniş ve yatay bir düzlem gibi algılıyordu. Yaşadıkları ve yaşayacakları, herhangi bir sıra gözetmeksizin bu düzlemin üzerinde gelişigüzel yuvarlanıyordu.

Serhan Ergin

Evet Fikret’in yaşadığı o an, geçmiş ile şimdinin bir bütün gibi birleştiği ve belki de geleceği kapsayan bir andır. Kendisini yekpare geniş bir ânın parçalanmaz akışında hisseden Fikret, zamanın bu geniş ve yatay düzlemini anlatırken akla gelen ilk (ve karaktere en yakın) imge deniz oluyor. Fikret bunları düşünürken yanı başındaki denizden etkilenmiş miydi, zaman ile deniz arasında böylesine büyük bir benzerlik kurulmak istenmiş miydi bilemiyoruz; ancak zamanın bu bütünlüğü ve çizgiselliğin bilinç için çok basit kalması en kolay şekilde deniz görseli ile anlatılabilir. Denizin damlalarını ayırt edemeyeceğimiz gibi zamanın anlarını da seçemiyoruz, deniz yüzeyinin kıpırdandığı gibi zaman da yerinde durmuyor, denizin dalgalanması gibi zaman da bazen coşup eskileri getirebiliyor bugüne. Bu tutarlı benzerlik romanda açıkça söylenmese de bir deniz kıyısı çocuğu olan Fikret’in, en çok sorguladığı şeyi denize bakarak düşünmesi kaçınılmazdı.

Fikret kendi içinde sorgulamalara girişedursun, yaşanılan an akıp gidiyor ve gözle görülür değişimler tüm hızıyla sürüyor küçük Alaçatı ve Reisdere’de. Romanda yoğun bir şekilde tartışılan konulardan en önemlisi de betonarmeye kendini teslim eden yaşam oluyor. Bu manzarada Fikret’in gözlerinin anımsadığı bir şey yok; çocukluğunun küçük evleri gitmiş, yerlerine binalar/yazlıklar/oteller gelmiş. Sokaklar ve dükkânlar kimliklerini kaybetmişler. Yatırımcıların gözdesi hâline gelen ve değişmeye ısrarla devam eden kasaba ve köyler, halkı da değiştirmiş. Yerinde kalmaya ısrar edenler, evini yıkıp yeniden yapanlar veya çok uzak yerlere göç edenler… Bu duruma içi sızlayan veya karşı çıkanlar oluyor ancak geçimini bu inşaatlardan sağlayan veya bir şekilde kârını düşünenler de yok değil. Bu değişim yine karşıt görüşler tartıştırılarak veriliyor romanda. Kendisi de bir inşaat mühendisi olan Fikret ise şaşkın durumda. Hiç değişmeyeceğini sandığı şeylerden eser kalmamış. Şaşkınlığının bu kadar büyük olmasının nedeni belki de uzakta geçirdiği yirmi yılı yok saymaya çalışması.

Yani kapitalist düzen sinekten yağ çıkarır gibi kasabadan para emiyordu. İşte bu değişime akıl erdiremiyordu Fikret. Burası belki ilk kez gördüğü bir tatil yeri olsa daha kolay kanıksardı fakat çocukluğunda misket oynadığı, bisiklet sürdüğü yolların şimdi yalnızca zenginlerin hizmetine sunulmuş olması çok tuhaf geliyordu ona.

Bu dönüşüme insanın canının sıkılması olağandır mutlaka ancak roman bu olumsuzluğun tuzağına düşmüyor ve müteahhitleri veya emlakçıları öcü gibi göstermiyor. Evet para hırsı olan insanlar bunlar ama “insan olarak iyiyi de kötüyü de barındırıyor” görüşü ağır basıyor. Bu hırslı kişiler sahneye çıktıkları zaman özellikle iyi yanları da gösterilmek istenmiş sanki.

Fikret’in geri dönüşünde (iyi veya kötü) değişim mutlaka karşısına çıkıyor. Bu akışta belki de değişmeyen tek şey kokular. Karakterin kokulara özel bir ilgisinin olduğu çoğu bölümden anlaşılıyor. Denizin kokusu, bitkilerin kokusu, Ege çiçeklerinin kokusu, kadınların kokusu gibi ayrıntılar sayfa aralarından bize görünüyorlar. Ergin’in ustalıkla aktardığı doğa tasvirlerine bu kokuların ayrıntıları da eklenince sahne tamamlanıyor sanki, kendini o kokuların arasında hisseden okur kitabın samimiyetine bir kez daha katılıyor.

Hayatta hep eksikliklerle ve geç kalmışlıklarla yaşayan Fikret’in uzaktayken memleketini özlemesi, döndüğünde her şeye geç kalmış olma hissiyle geçmişi araması, ne Paris’i unutabilmiş ne de memleketinden vazgeçebilmiş yapısı ruhunda ikilemler yaratıyor doğal olarak. Bu ikilemler dışarıya da kararsızlık olarak yansıyor. Bu şekilde baktığımızda Fikret “yersiz yurtsuz” tanımlamasına uyuyor gibi görünüyor. Zira onun yeri yurdu mekân değil, Reisdere değil, zamanın kendisi sanki. Geçmiş bir zaman Fikret’in yurdu.

Zaman zaman dedim durdum. Zaman beni aldattı. Hâlâ da oyununa devam ediyor. Yıllar boyu nasıl geçtiğini anlamadan tükettim zamanı, sonra suratıma ağır bir tokat vurdu. İşte zamanı kaybetmiş biri olarak ortaya koyduğum eser: Her şeyi karıştırdım.

Yapmacıklıktan uzak, denize yakın bir roman okumak isteyenleri bekliyor Deniz Gülümsüyordu Uzaktan. Ve fısıldıyor; belki de insan zamanın yerlisidir.