Ana SayfaÇeviriAnadili için kendini tehlikeye atan ‘kitap postacıları’nın hikâyesi

Anadili için kendini tehlikeye atan ‘kitap postacıları’nın hikâyesi

HABER MERKEZİ – İskoçya doğumlu Litvanyalı yazar John Millar, babası ve amcası üzerinden anlattığı hikayede anadili için mücadele veren halkının çektiği sıkıntılara dikkat çekiyor. Litvanya halkının, dayatılan yabancı bir dil ve kültüre karşı 40 yıllık mücadelesiyle öne çıktığını vurgulayan Millar, bu karanlık dönemde knygnešiai, yani ‘kitap postacıları’nın kelimeleri hayata nasıl geçirdiğini anlatıyor. Millar aşağıdaki yazısında, kitapları gizlice sınırdan geçirerek dağıtan ‘kitap postacıları’nın “Litvanya’nın bağımsızlığının temellerini atanlar” olduğu yönündeki vurguyu hatırlatıyor.


John Millar (Jonas Stepšis)

Çeviri – Derleme: Tolga Er


İki yüzücü, su geçirmez paketlerini nehrin kenarına dikkatlice itti ve sessizce suyun içinden çıktı. Sudan kurtulmak için köpek gibi silkelendiler ve ardından paketlerin tepesindeki kıyafetlerini üzerlerine geçirdiler. Karanlık çökmeden önce nehrin karşı kıyısında gizlenip sınırda gezen devriyelerin geçiş sıklığını ölçtüler ve diğer tarafta çıkacakları alanı belirlediler. Nehrin bu noktası her ne kadar geniş olmasa da oldukça hızlı akıyordu ve akıntıya karşı mücadele etmektense akıntının yardımıyla nehri çapraz bir şekilde geçmenin hesabını yaptılar. Paketleri sırtlarına bağladıktan sonra arkadaşlarıyla önceden ayarladıkları buluşma noktası için yola çıktılar. Kısa süren bu yaz gecesinde gidilecek on kilometreleri vardı ve dahası, yol üzerindeki askeri devriyeleri atlatmaları gerekiyordu.

O gün yıl 1899, ülke Litvanya, nehir ise Doğu Prusya ve Litvanya’yı ayıran Sesupe Nehri’ydi. Nehirde yüzenler babam Vincentas Stepšis ve amcam Jouzas’tı. İkisi de kaçakçıydı. Bölgeyi işgal eden Rusya İmparatorluğu otoritelerine göre taşıdıkları paketler yasadışı materyaller içeriyordu. Ancak iki ülke sınırı üzerinden taşıdıkları kaçak mal; vergi kaçırmak, kişisel kazanç veya kâr için değildi. Sibirya’nın buz gibi soğuna sürgün edilmeyi ve hapsi göze almalarının, hayatlarını tehlikeye atmalarının nedeni Litvanya dili edebiyatıydı; kitaplar, günlükler ve gazetelerdi. Onları gizlice yurttaşlarına dağıtıyor, bu gönüllü giriştikleri tehlikeli görevde hiçbir kazanç veya ün peşinden koşmuyorlardı.

Ancak kendi dilindeki edebiyat eserlerini hayatını tehlikeye atarak gizlice bir ülkeye getirmek neden gerekiyordu ki en başta? Niye en iyi ihtimalle yarı okumuş taşra halkı yazılı kağıt uğruna riskli ve tehlikeli görevlere girişiyordu? Gerçekten de bunun neden bu kadar gizli saklı yapılması gerekiyor ve niçin Rus otoriteler tarafından yakalandıklarında ağır cezalar alıyorlardı? Onlarca tehlikeye rağmen Vincas ve Juozas Stepšis gibi binlerce insanın bunu neden ve ne için yaptıklarını kavrayabilmek için önce Litvanya’nın sıkıntılı tarihini anlamak gerekiyor.

Polonya ile 16’ıncı yüzyılda yapılan anlaşma gereğince kurulan “Lehistan-Litvanya Devleti” iki yüz yıldan uzun bir süre boyunca, Rusya İmparatorluğu’nun Litvanya’yı ele geçirmesine kadar devam etti. 19’uncu yüzyıl boyunca işgal altında ve zapt edilmiş ülkelerde olduğu gibi burada da işgalci güçlere karşı ayaklanmalar ve isyanlar vardı. Ayaklanmaların 1863’te bastırılmasının ardından II. Aleksandr Tsar, Litvanya’ya ve Litvanya halkına karşı en sert önlemleri aldı. Mikhail Nikolaevich Muravyov’u buraya vali olarak atadı ve içinde Litvanya’ya ait bir şey barındırmayan bir Litvanya yaratma talimatı verdi. Muravyov, Tsar’ın talimatlarını uygulamaya ilk olarak Latin alfabesinin kullanılmasına, Litvanya dilinin konuşulmasına ve Litvanca yazılı eserlerine karşı tam kapsamlı yasaklar koymakla başladı. Sadece Kiril alfabesinin kullanılması ve Rusça’nın kullanılıp öğretilmesine izin veriliyordu. Özünde Litvanya’ya ait olan her şey – dil, kültür, din – yasaklanmış ve ihlal edenlere genel vali Muravyov’un “Litvanya’nın Celladı” olarak bilinmesine yol açacak cezalar verilmişti. 1864 ile 1904 yılları arasında yasağın kaldırılmasının ardından yok edilen Litvanya’da basımın hayata döndürülmesi için mücadele başladı. Şu ana kadarki Avrupa tarihinde Litvanya, işgalci yönetimin dili ve basımı engellemesiyle ve Litvanya halkının, dayatılan yabancı bir dil ve kültüre karşı 40 yıllık mücadelesiyle öne çıkıyordu. İşte bu yüzden Litvanya’da bu dönemin “40 yıllık karanlık” olarak kayıtlara geçmesi hiç de şaşırılacak bir durum değil.

Doğu Prusya’daki sınırın ötesinde anadillerinde yazılmış yasaklı edebiyat eserlerinin basımı için bir yeraltı hareketi başladı. Ruhban sınıfı, özellikle de rahip Motiejus Valancius, Rusça kitapların kaldırılması ve eski Litvanya dilinin öğrenimine gizlice de olsa devam edilmesi için çaba gösterdi. Onun çağrısını karşılıksız bırakmayan ve kendileri okuma yazma bilmeyen insanlar paketler halindeki kitapları sınırdan geçirdiler ve kitapları dağıttılar. Böylelikle de knygnešiai, yani kitap postacıları kelimeleri hayata geçti. Kadınlar da evde günlük işlerini yaparken çocuklarına dili öğretiyordu. Tsar Aleksandr ve Muravyov Litvanyalıların inatçılığını ve direncini azımsamıştı. Önlemleri daha baskıcı bir hal aldıkça karşılarında daha büyük bir direniş buldular.

1899’un o gecesinde babam ve amcam Juozas, Pilviškiai köyündeki dağıtım merkezine gün ağarmadan paketleri ulaştırdı ve gündüz saatlerini ‘kaçakçı’ bir arkadaşın evinde dinlenerek ve uyuyarak geçirdi. Gecenin çökmesinin ardından Sakalupio bölgesine dönmek için hazırlandılar ve veda ettikten sonra yola koyuldular. Saklanma yerinden daha birkaç kilometre uzaklaşabilmişlerdi ki karşılarına bir polis çıktı. Polis sadece şunları dedi:

Vincai, Juozai. Ben olsam bu gece eve gitmezdim.

Başka bir kelimenin söylenmesine gerek yoktu. Kardeşler, ordunun onları beklediğini anlamışlardı. Šešupe nehrine doğru yürümeye başladılar ve otoriteler onları aramaktan vazgeçinceye dek gözden uzakta kalacakları kitap kaçakçısı arkadaşlarının bulunduğu Doğu Prusya’ya doğru yüzdüler.

Ancak dört hafta geçmesine rağmen işler kardeşlerin umduğu gibi gitmedi. Hala ısrarla aranıyorlardı. Yaptıkları vicdan muhasebesinin ardından Litvanya’ya dönmenin onlar için felaket olacağına karar verdiler. Dönmeleri durumunda Sibirya’ya sürgüne gönderileceklerini veya hapse mahkum edileceklerini biliyorlardı. Onlar için geriye kalan tek seçenek kendi topraklarına veda etmek ve kitap postacıları olarak biten görevlerinin ardından batıya; Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmekti.

Prusya’yı terk edip Almanya’nın liman kenti Hamburg’a geçtiklerinde ABD’ye gitmek için ellerinde yeterli para olmadığını öğrendiler. Polisle karşılaşmalarının ardından neredeyse bir yıl geçmişken kendilerini İskoçya’ya giden geminin içinde buldular.

Ben, İskoçya’da doğmuş olsam da öğrendiğim ilk dil Litvanca’ydı. Annem öğretmişti bana; o, babamın aksine okuma yazma biliyordu.

Çocukluğumu ‘eski ülke’nin hikayelerini dinleyerek geçirdim. Onun tarihini, işgalini ve Litvanya’daki dili ve edebiyatı kurtarma çabalarını dinledim. Hikayeler sadece babam tarafından anlatılmadı; bizim evde toplanan babamın arkadaşlarından Juozas Kasulaitis gibi birçok kitap postacısı anlattı bana o günlerin hikayelerini.

Kitap postacılarının mücadelesinden günümüzde de Rahip Julijonas Kasperavicius gibi birçok kişi övgüyle söz etti.

Kasperavicius’e göre Litvanya’nın bağımsızlığının temellerini atan ‘kitap postacıları’ydı:

Litvanya’nın özgürlüğünü kazanma mücadelesi 1918’de değil, kitap postacılarının zamanında başladı. Paketlerce kitapla ve sırtlarında kitapçıklarla bu savaşçılar bağımsızlık mücadelesinin başlangıcı için hazırlığı ilk yapanlardı. Onlar, Rus zulmünden kurtulmanın mecburi olduğunu ilk yayanlardı.


Kaynak: Draugas News