Ana SayfaYazı / AnalizNurhak YılmazEkin Ceren’in salkım söğütleri ve ‘çok kesişimli’ bir adalet arayışı

Ekin Ceren’in salkım söğütleri ve ‘çok kesişimli’ bir adalet arayışı


Nurhak Yılmaz


Çatışmalar ve ölüm… Yıkım ve yıkımla gelen kitlesel göçler… Siyasi operasyonlar; önce HDP ve DBP çalışanları, sonra milletvekilleri ve partilerin eş genel başkanlarının tutuklanması… Son olarak STK temsilcilerinin hapse atılması… Derken geldik bugünlere.  İçinden geçerek geldiğimiz ve yol almaya devam ettiğimiz “bu yolu” her zaman hatırlamakta fayda var. Çünkü ancak bu olağanüstü durumu göz önünde bulundurursak aklımızı kaybetmeden, cinnet geçirmeden bugünü konuşabiliriz diye düşünüyorum. Zira hayatta kalmanın yolunun “mutlak bir hissizlikten” geçtiği dayatması ile dolu her anımız. Nefes almak için birbirimizi itekliyoruz. “Birbirimizi dövüp duruyoruz” kendimize nefes alacak alan açmak için.

HDP’li 10 milletvekili 4 şehirde peş peşe yapılacak “Vicdan ve Adalet Nöbeti” eyleminin Diyarbakır ayağını böyle bir zamanda başlattı. Merkez Kayapınar İlçesi’ndeki Ekin Ceren Parkı’nda “7 gün 24 saat nöbet tutacaklarını” açıkladılar. Eylem oldukça naifti. Hatta dost meclisinde “etkisiz ve yetersiz, CHP’nin yedeğine düşmüş bir eylem” olarak eleştirildi. Ancak yine de çok konuşuldu.

Eylemin bu kadar konuşulmasının birinci sebebi, 10 vekil bir parkta 7 gün oturacak diye çevre illerden gelen takviye güvenlik güçleri, droneler ve helikopterler ile park etrafında oluşturulan olağanüstü görüntüydü. Şaka değil, 19 bin 500 metrekarelik alana sahip parkın etrafına insandan duvar örüldü. Sonra o insan duvarının içine demir bariyerlerle ikinci duvar çekildi. Ve son fırça darbesi, sadece vekiller ve gazetecilerin sığabileceği kadar küçük bir alanın oluşturulması ile atıldı. Demir bariyerlerden oluşan bu son küçük halka içine hapsedildi herkes.

Ekin Ceren Parkı’nda hayata geçirilen halka içinde halka taktiği adeta “geometri sever birinin” imzasını taşır gibiydi. Sanki birileri “az kesişimli” ve “bol birleşimli” bir geometri problemini önümüze koymuştu. Ve “hadi bakalım çıkın da görelim problemin içinden” der gibiydi. Şehri bu halkaların bulunduğu “evren” sayarsak, “Diyarbakır evreni”nden Ekin Ceren Parkı’ndaki “kesişim bölgesine” ulaşabilmenin yolu ya vekil ya da gazeteci olmaktan geçiyordu. Gerisi ise “etkisizleşmesi gereken elemanlardı.” Vekiller 45 derece sıcağın altında dayanıklılık testine tabi tutulan “denekler”, gazeteciler ise “bu yalnızlık ve sefaleti” görüntülemeleri için oraya gitmelerine izin verilmiş “anlatıcılardı.” Yani gazeteciler ve vekillerden oluşan “kesişim kümesi” de “problemi” daha karmaşık hale getirmek için planlanmıştı. Ve çevrelerinde oluşmuş iki halka ise, içeridekilerin “evrene kafasına göre mesaj göndermesini engellemek” üzere oradaydı.

Hani sınavlara hazırlanırken hocalar sözelcilerin gözünü korkutmasın diye geometri için “kalem oynatmadan çözülen soru” der ya, o unvan burada hükmünü yitirdi. Her yolun demir bariyerlere, yani çözümsüzlük dehlizlerine çıktığı bir “problemdi” ortada duran. Dolayısıyla matematikte ifade edildiği gibi, “problemi çözmek için onu anlamak” gereği bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Dört işlemden hayatın gerçeğine dönecek olursak, 7 günlük eylemin bu kadar çok konuşulmasının bir diğer sebebi de, HDP’nin ismini oldukça yaratıcı (!) kombinasyonlar içerisinde kullanmayı başaran kimi gazetelerde yer verilen haberler oldu.  Bu gazetelere göre “Sözde nöbet eylemi” yapan “terör destekçisi HDP’liler, beklediklerini bulamamışlardı. Diyarbakır bunlara pirim vermemişti.”  Problemin “bu ayağını” anlamak için bakınız yukarıdaki satırlara. Ve geçiniz bu basamağı…

Tam burada, “az kesişimli ve çok birleşenli” hale getirilmeye çalışılan eylem Diyarbakır’da devam ederken “en geniş evrende” yani memleket sathında neler olduğunu hatırlamakta fayda var? OHAL kararnamesi ile işleri ellerinden alınan eğitimciler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça açlık grevi eyleminin 145’inci gününü geride bırakırken istekleri dışında hastaneye kaldırıldı. Tedaviyi kabul etmediler. Şengal’de DAİŞ’in vahşi saldırılarına maruz kaldıkları için Türkiye’ye sığınan onlarca Êzidi  ailenin, “misafirlikleri sona erdiği” gerekçesiyle mülteci kampını terk etmeleri istendi. 9 yaşındaki kızı Zeyno’dan bir gece yarısı koparılan insan hakları aktivisti Mukaddes Alataş cezaevinde tutulmaya devam etti, diğer yüzlerce anne gibi. Dihaber Muhabiri Erdoğan Alyamut “Devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak” suçlamasıyla tutuklandı. Daha önceden “benzer bir gerekçeyle” tutuklanmış olan gazeteci Ahmet Şık çıkarıldığı mahkemede “savunma yapmıyorum, itham ediyorum. Çünkü gazetecilik suç değildir” dedi. HDP’li 2 milletvekilinin isminin daha listelerinden düşürüldüğü meclis tatile girdi. İstanbul’da Maçka Parkı’nda güvenlik görevlisi bir kadına “böyle giyinemezsin tecavüze uğrarsın” dedi. Müftüler nikâh kıymakla yetkilendirildi. Yani adalet ihtiyacı artanlar halkasında yolları “kesişenlerin” ismi bu bir haftalık süre içerisinde bile hızla arttı.

Gelelim bir haftayı parkta uyuyarak geçiren milletvekillerine. İlk gece üzerinde uyuyacakları hasırların içeri alınması için bile emniyet yetkilileriyle “çok sıkı görüşmeler” yapmak zorunda kalan vekiller, 25 Temmuz’da girdikleri parktan dün (31 Temmuz) çıktılar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’ne katılan bir CHP’li vekil gibi, “Ak Partililere de tavsiye ettik, ben şimdiden 2 kilo verdim” demedi HDP’liler. Ancak Ekin Ceren’in güzelim salkım söğütleri altında sabahlamaktan da şikâyetçi olmadılar.

Bu arada, her halleriyle zaten çok estetik olan söğüt ağaçlarının bu kadar metal, bu kadar gözetleme ve güvenlik tedbirini barındıran ortamın en güzel yüzü olduğunu söylemeden geçmemek lazım. O daracık alanda eylemcisinden, gazetecisi ve polisine kadar herkesi sıcaktan koruyan ağaçlar, mutlaka birilerinin diline “söğüdün yaprağı narindir narin” türküsünü düşürmüştür. Tıpkı parka adı verilen Ekin Ceren’in iç burkacak kadar güzel gözleri, yüzü gibi…

Düne dönerek bitirecek olursak; güvenlik tedbirleri bir haftanın en üst seviyesine ulaşmıştı. Etrafta polisten başka kimseyi görmek mümkün değildi. Nöbetin Diyarbakır bölümünü bitiren konuşmayı HDP Sözcüsü Osman Baydemir yaptı. Bir boyunca yaşananlara uzun uzun değindi. Bir itirazın dile getirilmesi veya bir eylemin “toplumsal” sıfat kazanması nasıl engellenebilir sorunsalına Diyarbakır’da bulunan “yaratıcı çözümlere” dair örnekler verdi. Ve bir çağrı yaptı, “Gültan Kışanak ile kayyum sokakta yürüsün, esnaf kime oy verirse o kabulümüzdür” dedi. Nöbeti İstanbul’a devretti.

“Dünyanın en iyi belediyecilik hizmetinin verildiği” söylenen ancak yağmurun viran ettiği İstanbul’a… Kadınların kıyafetleri nedeniyle şiddete maruz kaldığı, tecavüzle tehdit edildiği şehre… Caddeleri ve meydanları hak arayan emekçilere kapalı olan İstanbul’a… Taşı toprağı, ağacı satıla satıla bitmeyen İstanbul’a… Adalet arayan/bekleyen kadınların, erkeklerin, çocukların, ağaçların, hayvanların, ötelenenlerin, aşağılananların sayısal olarak “milyonlarca kesiştiği” şehre gitti Baydemir’in selamı.

Şimdi, İstanbul’daki bir haftalık Vicdan ve Adalet Nöbeti’nin nasıl geçeceğini tahmin etme güç değil…

Ancak ve son söz olarak belki de mesele, tıpkı Diyarbakır’daki gibi görünürde çember ne kadar daralırsa daralsın, “o kesişimde buluşan yüzbinleri” görebilmekte sanırım. Yoksa sadece nefes aldığımız, fiziki olarak yaşadığımız için doğal olarak bulunduğumuz “birleşim halkalarından” şikâyet eden için yapacak bir şey kalmayacaktır. Usta şair Murathan Mungan demiş ya:

Ya dışındasındır çemberin / Ya da içinde yer alacaksın / Kendin içindeyken kafan dışındaysa / Çaresi yok kardeşim, her akşam böyle içip kederlenip, mutsuz olacaksın.