Ana SayfaYazarlarArif AltanHükümsüz bilgi – Arif Altan

Hükümsüz bilgi – Arif Altan

Ne edersin ki, kural hiç değişmiyor. Büyük tragedyalarda olduğu gibi bu yıkımlar diyarında da gerçek dile gelinceye kadar, üstünden geçen yalan kırıp geçirmiş ve her şeyi ilk ıssızlığına sağır bırakmıştır çoktan.


Arif Altan


Yarım bilmektense bilmeden yaşamak daha iyi. Unutkanlıkla desteklenmişse mutlu, hatta çok mutlu yaşamak bile olası. Kısmi bilgi işe yaramaz; sakatlayıverir şüphe mutluluğu, en coşkulu yerinden. Yarım kalan işi tamamlayacak olan öyleyse mutlak bilgi, -o da imkansız olduğuna göre- insanı bekleyen bir ölü gerçek, ama en diri görüneninden. Yani nedensiz bir sonsuz acı bile değil, (vay canına, nedensiz bir sonsuz acı ha!) olmamış ve olmayacak bir şey. Sonuçta geç kalınacaktır, ama hep geç kalınacaktır. Avuntu gerek buna, soluk bir aldanış, sakat bir rüya, uydurulmuş bir ruh hali mesela. Olmamış gibi olanı başka bir şey gibi görmek ve yaşamak; bir yalan içinde bir yalan olarak en hakikisinden bir suret derinliğine gizlenmiş halde yayılarak nefes alıp vermek!

Tragedyaya özgü değildir yalnızca, hele bir Grek kavrayışı hiç değildi: Farkında olunan “var olma korkusu” ve “var olmanın” korkunçluğu ile beslenen bir hayata katlanmak ve ondan geçinebilmek için bir Olympos dünyası yaratmak. Bataklığın üstüne bir dağ, bir dağın üstüne ışıltılı bir hayat, onun üstüne de sonsuz alemlerin ölümsüz ruhlarını dolaştırmak. İlk insandan son insana gerekli olan, tam vaktinde son biçimini alan şöyle en ruhsuzundan kuvvetli mi kuvvetli bir yalan. Ama nasıl olur bu? Doğrunun, pençelerden yoksun ağır hülyaları vardır ve onun ancak gecikmiş halde kan revan içinde varabildiği yerden, yalan, uzun tırnaklarıyla muazzam insan kafasını deşip geçmiştir çoktan. Doğru’ya kala kala gerçeğin ezici ağırlığı altından bir avuntunun hafif narin kanatlarını sarınmak ve havalanmak, sonra yalanın “nefes aldıran” zirvelerine leke düşmemiş bir emeller bütünlüğünde konuverdiğini usulca hayal etmek hiç bıkmadan.

Şaşkın insan kafasını bir teselliye tenezzül eder halde bırakan, alçaltıcı beklentilerle uyumlu bir umuda ayık tutan, bilmemeyle derinliğine erişilmiş o hep aynı mutlu körlük içinde yaşama tutkunluğu. Dökülmeyen, solmayan sözcüklerin görkemli gücünü taşıyan o trajik güçsüzlüğün simgesi bir ruh vardı. Mesela Othello! Mutluydu, hiçbir şey bilmediği sürece Othello çok mutluydu. Aldatılmanın, aldatıldığını bilmekten daha iyi olduğunu canı yanarak öğrenmek pek bir çabaya mal olmamıştı. Oysa Desdemona ile her şey kusursuz, her şey mükemmeldi; bilgi kılığına giren yalan sağlam zihnini düğümlemeden hemen önce. Güçlülük düşüşü, dolaşımdaki mutlu uyuşukluk ile açıklamıştır hep. Ama ya bilginin doğasına atfedilen şu sakatlık! Onunla insan doğasındaki sakatlık mı anlatılmak istenmişti ne!

En zekice izah ondan, mutluluğun temel ilkesini bilgelerden önce bir peygamberin sezgisiyle açıklayan karanlık bir çağın yaratılmış karakterlerinin en budalasından: “Aldatılan kişi aldatıldığını fark etmezse, görmez ve kendisine bildirilmezse, hiç aldatılmamış demektir.” Bir aptallık sonucu çocukluğuna veda eden, ancak onu yitirdiğini fark ettiğinde anılarının geçirgensizliğinden sızan bir hüznü keşfeder. Hüzün öncesi duyup duyabileceği sadece özlemdir, sefalet içinde boy verse de hiçbir darbeyle zedelenmeyen o kör mutluluğa, bilmediği sürece hiçbir şeyin tahrip olmadığına, olamayacağına inandığı o huzur dolu alacakaranlık zamanlara. Topluma bir kişilik vehmeden, bir tek insanın iyiliği ve kötülüğü, zaafları ve erdemleri üzerinden toplumu inceleyen o parlak beyinler hiç haksız değildi belki de. Bütün kötülüklerle yaşanabilir, bütün rezaletlerle barışık olunabilir, yeter ki ahlaksızlık öngörülen derinlikte örtünmüş ve saklı halde sürüp gitsin. Denge, yani tutarlılık, işte o korunduğu sürece en kötü en iyi diye hüküm sürebilir.

Şoke edeci olaylardır taşları yerinden oynatan. Ama oynayan taşlar da zaten çok geçmeden dengesini bulur, olanca ağırlığıyla en hızlı biçimde oturur küf kokulu o eski yosunlu zemine. Yine de heyecan gerek, kan hızlandırıcı, ateşleyici bir şey. Skandal bu işi görür. Toplumun nabzı, zaten skandalda atar. Oluşan basıncı düşürmek, sınırlarla tanışıklığı olmayan yıkıcı gerilimi almak gibi bir şey. Birkaç kurban olmasa toplumun dokusuna sinen bütün o kokuşmuşluk nasıl izah edilir, tövbeyle tembihlenmiş birkaç günahkar sallanmadan tüm suçlular o bitirim suçluluk duygusundan nasıl kurtarılabilir? Kasabanın kirlenmiş ruhu, ancak kurtuluş bilincini bilgisizliğin selametiyle çarpıştıran bir rahibin tutkulu dudakları arasından gereğince süzüldükten sonra arınabilir, ancak o vakit serbest kalıp eski günahsızlığının yüksek mertebesine ağarabilirdi yeniden. Ama dinmeyen şüphedir, sağalmayan tedirginliktir dürtüp duran: En bitik anında dayanacağın bastonu tutan iblis, en ihtiyacın olduğu anda onu çekmez de ne yapar?

Fakat işte bunu bilmeye de geç kalınacaktır. Bilgisizlik dayanılmaz ve tümel bilgi de imkansız olduğuna göre, kısmi bilgi sadece aklımızı karıştıracak. Dolandırılan kişi dolandırıldığını fark etmediği müddetçe dolandırılmış sayılmaz. Mutluluk, önceki ve sonraki anın mutlak bilgisizliğiyle gelen bir şey. Zehrin bütün dokulara sirayet ettiğini birdenbire anlamazsa mutluluk içinde ölebilirdi bütün kurbanlar. Ne edersin ki, kural hiç değişmiyor. Büyük tragedyalarda olduğu gibi bu yıkımlar diyarında da gerçek dile gelinceye kadar, üstünden geçen yalan kırıp geçirmiş ve her şeyi ilk ıssızlığına sağır bırakmıştır çoktan. Hakikat bu yüzden hep geç kalmış bir bilgidir, esas muhatabına ulaştığında ise harekete geçmeyi bile gereksizleştiren bir güçsüzlüğün hükümsüzlüğü. Kurtarıcı doğruluk o ağır cüssesiyle göründüğünde, çünkü kurtarılacak kimse kalmamıştır artık. Zarafetin ve sadakatin timsali masum Desdemona’nın kaderini değiştirmeyen gecikmiş bilgi, varını yoğunu bir umuda yatıran çaresizlerin kaderini hiç değiştirmez.

İyisi mi, hakikat diye bu kadar abanmamalı. Sonuçta bilgisizlik mutluluktur, anlamının yükümlülüğünden kurtaran düşler külfetsizdir de ondan. Her şeyi korkunç dinginliği içinde bırakmalı öyleyse. Mezarında dahi susmak bilmeyen o çocuksu ses tam vaktinde uyarmıştı da kimse kulak asmamıştı: “Tanrı bile hakikatle fazla içli dışlı olmuş ve bu yüzden soluksuz kalmıştır.” Düş görmeyen boğulup giderken, soluksuz kalan onu doğrulamış ne fayda. Kör mutluluğu bekleyen uçurumdu, geciken bilgiyi takip eden ise hep aynı geri dönüşsüzlük vurgusu.