Ana SayfaYazarlarArif Altanİyi bir hikâye, kötü bir son – Arif Altan

İyi bir hikâye, kötü bir son – Arif Altan


Arif Altan


Şaka bir oyundur ve oyunun şaka kaldırmadığı unutulur hep. Ölümcül bir oyundu bir şaka hafifliğinde sürüp giden. Eğlenip dalga geçilecek bir şey gibi öngörülmüştü hayat, kuralların incitici ciddiyeti şakanın soğuk düşünceliliğine bürünmeden önce. Yıkıcıydı, mahvediciydi, ama gülünüp geçilebilirdi. Neşe hüzünden, haz ıstıraptan alacaklı değildi henüz. Saldırganla kurban arasında hiçbir mesafenin kalmadığı zamanlardı. Her şey mümkündü, yine de hiçbir şey mümkün değildi. Bir açıklaması vardı olanların ve hiçbir açıklaması yoktu yaşanılanların. Farklıydı ve aynıydı akşamın alacakaranlığı, sabahın ilk ışıkları. Issız ufuklar, tutuşmuş dağlar, kendi derinliğine ürkütücü kanyonlar vardı. Kayıp yüzler seğirirdi tenha kırların ayak seslerine. Beklenti, bir düş kırıklığı değildi daha. Bilirdi, herkes bilirdi, herhangi bir şeyden daha değerli değildi hiçbir şey. Bakışları kırışmadan ay ışığından bakar, insan insana ürperirdi. Ama anlayan anlamıştı; hangi yoldan giderse gitsin, varamadığı yer vardığı yerden daha iyi değildi.

Yaşatan her şeyden arınmış olarak yaşamak, yaşatmazdı elbet o vakitler, ama öldürmezdi de. Kanın renginde burukluk, sinirlerin ürpertisinde çekilme, öfkenin hırçınlığında büzülüp gitme yoktu. Keder eksiltmezdi, elem ödeşirdi anın getirdikleriyle. Her şey her şeyi vaat edebilirdi, yoğunluğuna boğulmuş coşkuların solgunluğundan başka bir şey görünmezdi. Göz göze gelen herkes, ötekinin kendisinde bıraktığı boşluğu görmek için yaşardı. Kibrin olduğu haliyle kabul etmeyi reddettiği kuşkular, sönmüş bir inancın diriliğiyle gülümsemeyi beceremezdi. Karanlık ağırlığını keşfetmemişti daha, uçup giden günün son ışığı fazladan yaşanmış bir günün müjdesiydi dağ ateşlerine bakıp yitik çağların ezgilerini söyleyenler için. Yıkımdı, yine de yıkıntıların içinden belirirdi bir başkası için kendisine tutunma kuvvetini veren anlamın yıpranmamış ilk çehresi. Bedenin bir ruh sahibi olduğunu henüz unutmadığı, birinin ötekine fazla ağır ötekinin diğerine fazla karanlık gelmediği zamanlardı.

Yüksekte olanın gururuna alçalmadığı bir çağdı kendi üstüne usulca kapanıp giden. Tırmanan düştüğünü, büyüyen yükümlülüğüne küçüldüğünü bilirdi. Ses, suskudan alırdı yankılarını. Yücelik bilgeliğini gömerdi, henüz budalaya meziyet olmamış onurun gölgesinde. Her şey bilinirdi ve hiçbir şey bilinmezdi. Ürpertilerin ve ateşli nöbetlerin, önyargıların ve tereddütlerin, kendiliğinden korkuların ve nedensiz atılımların hakkından ancak can sıkıntısının gelebildiği sonraki bir zamanın bilgisinden yoksundu, kendine dünyaya direnecek kadar öfke ve cesaret aşılayan. Sesler mezar diplerinin sessizliğine varacak kadar genişlese de gururlu bir geçmişi vardı soluk renksizliğine canlanan iyimserliğin. Çünkü kimsenin kimseden çalacak düşleri, kimsenin kimseden yoksunluğuna aldırışsız nefesinden başka gasp edeceği ümitsizliği yoktu. Kendi iç yaşamının derinliklerinde, merhameti hunharlığı olan bir dünyaya yenik düşse de mahvoluşuna bir sadakatsizlik biçiminde yükselen arzuya yüzü kızarmadan kimsenin boyun eğmeye yanaşamayacağı bir çağın sonuna gelinmemişti daha. Ruhun aslına uygunluk derecesinin kendi yıkımından ibaret olduğunu, korkularına yaşlanan çocuklar bile öğretebilirdi budala ilmine bilgece düşmüş her alime.

Ahmak hırs, beceriksiz riya, doymuş yalan, sakar kibir, ruhsuz entrika, kısır hıyanet düşünülmüş bir şey değildi iklimine kavrulmuş yüzler için. Dünyadan daha sahici bir yalan yoktu belki, ama ıslak saçlarında güneşler yunan müthiş kadınlar, yarasında umutsuz çocuklar emziren eşsiz adamlar vardı. Hiçbir şey yoktu, yine de hiçbir şeye her şey olan saf inanış, kusursuz bir sima olurdu ilhamına erimiş mutsuz rüya için. Yalnızlık bir şeydi, kendi akışına bırakılsa da kendi uçurumuna çıkardı en fazla. Issızlığına tutkun koyaklardan, enginliğine sarp dağların yamaçlarından seslenirdi o kadınlar ve erkekler; şüphe diner, korku bir tebessüme siner, neşeyi sarınıp giderdi. Bir başka çağdı, iz bırakmadan ama herhangi bir yıkıma katkıda da bulunmadan, göğü de yeri de gurursuzluğu reddettiği gibi reddederek çekip giden insanlardan söz edilirdi. Ama bitti, kendi kalıntılarına tutkun ruhların, dehşeti kendi rahatlığına dönüştürdüğü yerde boy veren yıkıcı soytarıların çağı bu. Geride kaldı, insan bir eski zaman hikayesi artık.