Ana SayfaYazı / AnalizAkın OlgunSur, uzakta bir yerde mi? – Akın Olgun

Sur, uzakta bir yerde mi? – Akın Olgun


Akın Olgun


Sesini bulamayan, ulaştıramayan her çığlık kendi kahrında tüketir kendini. Havada asılı kalan ve sarılmayan her acı mutlaka bulur kendisini seyredenleri.

İçine çöken yürekler gördük bir vakit.

Boğazda düğümlenen sözlere şahitlik ettik defalarca ve defalarca kez ve en çok gözün gözden kaçırıldığı o anlarda, düştü canımız.

On, yüz, bin, binler derken alıştık ve alıştığımız her kötülük bir başka masumun yüreğine kıydı.

Bombalar yağdı, kurşunlar düştü bedenlere, ölümün yaşı küçüldü, küçüldü tabutlar, küçüldük biz de.

“Sana ne” dedi biri, “size ne” dedi bir diğeri, “bize ne” dedi geri kalanlar.

Sur, uzakta bir yerlerde kaldı.

Sur, acısı, kederi, onuru bir halkın. Toprak, ev, sokak terk etmeyenindir, bunu bilir. Hatıralarına, anılarına sahip çıkmayanlar, en önce ölür, bunu bilir ve dik tutar hayatın anlamını. Dik duranlar, durmayanların gözleri önünde kurşuna dizilir. Tetikteki el, izleyenlere aittir. Sana, bana, bize yani.

Gördüğünüz o öfkeli seslenişler, o doluya tutulmuş gözler, o sıkılı yoksul yumruklar, gez göz arpacık, hedef alt orta noktasına kitlenmiş bir öfkenin tam kendisidir.

“Nasıl olur” şaşkınlığına cümlelerinizi, sorularınızı bıraktığınız yerde, yüz yüze geleceksiniz evlerin üzerine çökenin, bebesi kollarında ölenin ve anaların göğsünde son nefesini veremeyenlerin ukdesiyle.

Sur’da kocaman bir inat, bakıyor korkusuzca gelene gidene, gidene gelene.

Ne gelen var, ne giden oysa.

Olsun, inatla bakmak, umuttur. İnatla bakmak, kaldırmaktır vurulduğu yerde hayatı. Hayat ki sizden çalınanların, gasp edilenlerin geri alınmasıdır. Almasını bilmektir işte hayat.

Yersiz, yurtsuz ve çatısız evlerde üşümek düşüyor en sıcağında mevsimin. Bilin ki insanın acıdan üşümesi, kahırdan buz tutması bir zulmün hatırasıdır. Ara sıra diken diken oluyorsa teniniz, bir titreme düşüyorsa içinize, ya da dalıyorsanız uzaklara, havada asılı kalan çığlıklar kendine bir yer bulmuş demektir.

Derinlere, derinlere gömdüğümüz vicdanların kalp atışlarını duyuyor musunuz? Dışarı taşar çünkü mutlaka vicdan.

Taşmıyorsa ölüsünüzdür zaten.

Sur, bombalarla dövülmüş, evler delik deşik edilmiş, ölü çocukların göğsünden kıvrılarak toprağa sığınmış kan.

Tarihin en bilindik acısıdır HALK. Yitip gidenler, göçenler, gömülenler, arkasından ant içilenler yani, acının kalkışmasında her zaman en önde düşenlerdir.

Sur’a bakıyorum, Sur’u görüyorum, Sur’u düşünüyorum. Baktığımız, gördüğümüz, düşündüğümüz yetmiyor.

“Yetiş” , “Yetişin” diyen seslerin günlere, aylara, yıla uzayan inadı, sesleniyor hiç yorulmadan, daha fazla hayat acımasın, bir başkası yanmasın ve sesimizin tınısı kızarmasın diye.

Anılar çiğnenecek postallarla, dümdüz edilecek biriktirilen tüm hikâyeler ve üzerine inşa edilecek binaların temellerinde ölü çocuklar hiç uyumayacaklar ve uyutmayacaklar hiç kimseyi. Betonların arasından sızıp, soğuk bir fısıltı bırakacaklar kulaklara.

Kimse Sur’un kapısını çalmasın, çalamasın diye, kırdılar tüm kapıları. Kimse dönüp arkasına bakmasın, görmesin, duymasın diye ezdiler her yükselen ağıtı. Kimse yaklaşmasın, yan yana gelmesin, dokunmasın diye çevirdiler tel dikenlerle.

En “vatansever” olmanın ilk kanıtıydı çocuklara “leş” demek ve evet, en “milli” olmanın kanıtıydı suskunluk.

Sustuk!

Sur susmadı. Bizi, bize rağmen terk etmedi.

Şimdi çalıyorlar hepimizin kapılarını.

Ve,

Soruyorlar inatla vicdanlarımızı.

Biliyorlar, inat bir hayattır çünkü.