Ana SayfaYazarlarArif AltanYanlış yankılar vadisi – Arif Altan

Yanlış yankılar vadisi – Arif Altan


Arif Altan


Söze inceltildi mi göze gelir, ama bir sömürge bir sömürgedir ve bir sömürgede işler başka türlü yürümez. Kardeşlik gevrek bir rüya, adalet söylenen güzel bir türkü gibi. Arzulanan bir sevgi halesi, istenen bir düşman bağışı. Tutkuya yunmuş bir ateş dansı; saf iyilik ve saf duygu, kıvılcımlarla tutuşmuş esenliğe yumuşacık düş. Vicdanla uyuşmuş unutuş, oh, ne de lezzetli bir kendinden geçiş en canlı isteğe vurulu bu tatlı uyanış! Bir başka dünyadaymışız duygusu veren güzel aldanış, hiç bitmesin diye umut bağlanmış uzak diyarların harikalarını taşıyan düş karışımı güzel düşünüş!

Önce doğayı ve kardeşlerini, en son kendini düşünmek! Sömürgeci görünmeden önce, her yerlinin kendi içinde akıttığı ak köpüklü ırmaklar. İstek, iyi olanı yapmaktı bir vakitler. Tutku ve aşk, ama o kanımız gibi içimizdeydi, gözlerimiz, dudaklarımız, ellerimiz, yüreğimiz gibi bizimle bir bütün olandı. Yüreğin söze burkulması, buzların üstüne düşen sisler ardındaki güneşin güçsüz ışıkları sessizliğince bir şafak vakti görünmeleriyle yaşıt. Yalan, henüz lirik bir şiirin coşkulu dalgalanışı tadında. Kırbaç ve ahenk, tuzak ve şölen, barut ve arp huzursuzluğun yankılarına çok sağır, kanın çağrışımlarına fazlasıyla yabancı daha. Sömürgeci! O mu? Adalet, eşitlik, vicdan, sevgi, tanrı kelimelerini yalnızca ağzında taşıyan. Diliyle bu sözcüklere vurdu mu, dünyanın gürültüsünü koparan. Sömürgeci denemez, ah, büyük yürektir o, tanrının önünde eğilmeyecek kadar büyük bir yürek. Yalnızca nesnelerin, para destesinin, zevk düşüncesinin ve hükmetme tutkusunun önünde diz çöken büyüklüğün cüreti. Zaaf cesaretten, yönelim büyüklükten ne eksiltebilir? İçi zamana karşı vahşi bir hırs, kafası mesleğinin çılgınlığıyla doluymuş ne çıkar!

Merhametin parıltısından esirgenmiş yırtıcı günah, gevşek hazlara aşınmış yürekte çalkalanan sağır uğultu. Sömürgeci göründüğünde ondan taşan çehresine körelmemiş miydi; kendi toprağının vahşilerine, kendi acılarının barbarlarına evirilmemiş miydi yerleşikliğine güçsüz, evcilliğine köle yerli mahlûkat? Ses aksinde incinebilir mi, kalp hissettiğine yarılabilir mi? Öyleyse tanrı, elçisinden daha çok sever bizi. Tanrı kullarının, efendinin de kölelerinin dostluğuna ihtiyaç duymadığı bilinmez mi? Beklemek salt dostluktan değildi de hani, kötülükteki iyiliğe kanmak yalnızca çocukların masumiyetindendi belki de. Büyümeye direnmek, doğanın verdiğine eğilmekti; çocuk kalmak, su sesindeki ahenkle akıp gitmek, rüzgarın iniltilerine gönül vermek, kımıldayan toprağın dokunuşuna erimek, ağacın dalındaki yaprağın beklentisine yeşermekti.

Kayalıkların çatlaklarından fışkıran zambaklara değil, hırslı ellere büküldüğünde büyür her yerli. Büyümek, yerli için masumiyeti çocukluk hatıralarına gömmek değil de ne? Yerli yitirdiğine az, fırtınanın yolduğu ovalara dağılmış ağaçlar kadar seyrek; sömürgeci, kendine kattıklarıyla kalabalık, uçsuz bucaksız çayırları kaplayan otlar gibi sık. Toprağa göz dikmek ne gülünç şey oysa! Sömürgecinin toprak isteğini anlayamayan yerli ne düşünür? Toprak insanın sahibiyse ve insan toprağın sahibi değilse berrak havayı, ağaç yapraklarına tüneyen rüzgarı, köpüren suları kim kimden nasıl alabilir? İçinde güneşin serinlediği gölleri, saçlarında buharlar tüten ağaçları, karların ve otların göğsünde uyuya kaldığı dağları, derin vadilerin üzerinde salınan sisi, hafızalara kutsal anlamın ezgisiyle sızan arıların neşesini, tutkun tebessüme kırların genişliğini veren hoş kokulu çiçeklerin nefesini, kim kimden nasıl esirgeyebilir?

Ormangülünden ‘deli balı’, nergis çiçeğinden zehir devşiren, menekşe kokusunu gasp edip ırmakları yatağında boğan, neyi kimlerden esirgemez! Nefes almasını çok gören, yerliye özgürlük mü sunar? “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde” o hiç yenmeyecek şeyler için birbirini boğazlayanlar, sömürgelerine hayat, kölelerine adalet mi bağışlar?

Yakılacağı direğe bağlanan son Kızılderili reisin sözüdür:

Madem siz inanmışlar da gidiyorsunuz bu ebedi huzurun göklerine, sizinle beraber olacağım böyle bir cennettense, cehenneme gitmeyi tercih ederim.

En hesapsız sevilenin çehresi bile henüz hakikatin soluk gölgesiyken, en içten pazarlıklı olanın kardeşlik sözleri üstüne en sevdalı, en hülyalı düşler içinde bir kez daha düşünmek gerekmez mi? Çöken geçmişse yarılan gelecektir, ötesi uzayıp giden sonsuz bir bekleyiş. Sömürge dediğimiz, birbirine boğulmuş seslerin tutunduğu yanlış yankılar vadisidir; inleyen arp ise sızlayan kırbaçtır orada hep.