Ana SayfaYazı / AnalizArif AltanBir soluktan bile bozulana inanmak – Arif Altan

Bir soluktan bile bozulana inanmak – Arif Altan


Arif Altan


Bir geçmişin olduğunda bir geleceğin yoktur artık. Gelecek, bir geçmişin olsun diye ömrünce peşinden koşturup durduğun şeydi. Yüksek bir beklenti, bambaşka bir şey sandığın; düşüncelerin boşluklarından, duyguların yarıklarından, parıltılarını dökmüş loş hatıralar yığınından, anlam yitimi kelimelerin yıkıntı çağrışımlı yankılarından ibaretti işte. En kötüsüydü ve en iyisiydi, yokluğun barınağında derin boşluğu örtünürken birbirini yiyerek ağırlaşan bütün hislerin öldürerek canlandırdığı manzaralara dalıp gitmek.

Bir tutkuya hayat vermeyebilirdi belki, ama nefreti diri tutan bir kuvvetsizlik de değildi. Hiçbir şey beklememek, hiç umut etmemek yaşatmazdı elbet, fakat öldürmezdi de. Hazzı sakatlayan ne varsa, mutsuzluğun mükemmeliyetine yarardı. Hiç heves etmeyen, hiçbir beklentiyle sarhoş olmayan, yakıcı bir ürpertiyi hiç tanımayabilirdi, ama yitirmenin gerçek acısıyla da sersemlemezdi hiç olmasa. Işıktan ve yalımlardan kurtulmuş, kendinden yana yontmadan dünyayı kavrayan bakış neye benzeyebilirdi? Bir boş söz, bir kesik çığlık, bir engin sessizlik hangi kendiliğinden sızıyı bir deneyime eriştirebilirdi? Acıyı üstlenmeyen yara, kendi üstüne katlanmış boğuntu, açılmış aralığa kıvrılan hiçlik, derin manaya bürünüp kendi içine sızıp duran mutlak anlamsızlık… Bir başlangıç olamamak, ama bir sona da ebediyen yabancı kalmak. Fena değildi, hiç fena değildi açılıp kapanan gökyüzüne inanmadan tutulmak, canlanıp solan bir çehreyi sevmeden unutulmuş bir zamanın içinde acısızlığın acısını duymadan ve hiçbir şeye çarpmadan yalın bir kayboluşa yol alıp durmak hiç anımsamadan.

Geçmişin canlandığında geleceğin ölmüştü çoktan. Hakikatin dile gelmişse hayallerin susmuş demektir. Hayal, bir hakikatin oluşsun diye çılgınlığın elinden tutup istekle sürüklenen bir şeydi. Vardığın yer, varacağın yerdi. Belleğin her türüne sahipken tam belleksizliğin ham renksizliğine görülmemiş bir üstünlükle, zihinsel yaşamını ilk edindiği düşünceden sonuncuya, en karışık olanından en berrak olanına bütün gelişmeleriyle dondurup bırakan o hiç incelenmemiş istek, hiçliğe denk düşen o ulaşılmaz isteksizlik. Hafif değildi, ama ışığın parçacıklarını taşıyacak bir ağırlığı da yoktu. Deneyim ile düşüncenin geniş çatlağı arasındaki kaynaktan gelmeyen o engelsiz ve sebepsiz yırtıcı durağanlık haz veremeyebilirdi, fakat tiksintiye de pek yakın değildi. İnanmadan yaşamak, sevmeden tutulmak, umut etmeden hep aynı ufukta batan güneşi izlemek. Sonra ruhun uzak geçmişteki durumlarını anımsamak, hepsi de ruhtan aldıkları canlı bir gücün izlerini taşıyan renkler, sesler ve kelimeler arasında soluveren belleğin kendi içinde kuruyup çatlarken çıkardığı sesleri dinlemek…

Bir geçmişi olanın, bir geleceği olana söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Hep öyleydi, hep öyle kalmalıydı. İnanmak, bir şüpheye uyanmak; umut etmek, doğumunu beklemeden o şaşkın hevesi öldürmekti. Her şeyiyle duyulara seslenen, fakat uyandırdığı ilk gerçek duyguda sönüp giden kelimelerden olağanüstü bir hafızanın gücünü beklemek haksızlık. Esrarlı bir ateşte hiç ara vermeden kavrulmak da bir şeydi. Buyurgan düşüncelerin verdiği saflık ve geniş bir zekanın iç ocağıyla alev alarak büyük insanları yüreklendiren o doğurgan duygularda, en basit deneyimin o en bereketsiz kuvveti bile olmayacağını anlamak inciticiydi belki, fakat taşınabilirdi de. En iyisi değildi belki, ama en kötüsü de değildi öldürülmüş şüpheyi bir inanç gibi taşımak.

Güçlü, karanlık ve zor bir fırtınadan sonra ürkmüş ruhun yıkıntıları arasında gülümseyen gökkuşağını görmek gibi bir şeydi. Bir insana inanmak! Çökerken yeniden dengesini bulan belleğin derinliklerinde arzulu benliğin kanlı kıvranışlarını, eşyaların yankılarını, belirsiz seslerin titreşimlerini, silinmiş yüzlerin çizgilerine sinmiş yakarışları duymak yeniden. Her şeyi istediği zaman anımsamayı sağlayan, onları kendi içinde, ilk rastladığında oldukları gibi aynı renkte, aynı ışıkta, aynı yerde bulma gücü veren o hayata ilgisiz ölü zamanın, o en verimli dalgınlığın içinden sırılsıklam bir korkuyla titreyerek çıkıvermek, bir ölü ürperişe sonsuza değin vurulmuş olarak donup kalmak…

Bir insana inanmak! Her zaman boşa çıkan ve her zaman yeniden doğan bir umudun korkunç pençeleri içinde, lekesiz alınıp kanla geri verilen bir nefesi solumak hep. Ateşli bir sabrın, her hayalin sonu kudretli yalnızlığın bağışladığı o muhteşem mutsuzluğa sırt çevirip bir gök gürültüsünden, vakitsiz bir kokudan, hafif bir sesten, küçücük bir şeyden, bir soluktan bile bozulan bir insana inanıvermek olacak şey miydi? Ama beklemek, inanmak, umut etmek yine de; bir geleceği olanın, bir geçmişi olana verebileceği hiçbir şeyi yoksa da…