Ana SayfaManşetBoş mezar…

Boş mezar…


Nurhak Yılmaz


Ayçiçekleri gibidir Kürt anaları. Nerede bir parça ışık, yüzlerini oraya dönerler. Hem de hepsi birden, birbirlerinden haberdar olmadan üstelik. Bir günü bir ömür sayarsak, gün doğumundan batımına, yani ömür tükenene kadar pervanedirler ışığın peşinde.

Işık evlattır…

“Sadece Kürt anneleri mi?” demeyin; çünkü onların yüz yıldır kendi doğurdukları ama bir türlü ulaşamadıkları “ışıkla” imtihanı anlatılır gibi değildir.

Merkezinde evladın olduğu bir galaksidir yaşadıkları. Kulakları haberlerde, gözleri sokaktadır. Hiçbir söylentiyi es geçmezler. Okuma-yazmaları olsun veya olmasın, memlekette olup biteni onlara sorun. Dört duvar bir damın dibinden, “dışarıda” olup bitenlere bu kadar hakim olmak analığın sırlarındandır…

Köyden yola, oradan şehrin “zorunlu” caddelerine kadar enselerinden hiç eksik olmamıştır karanlığın eli. Belki kırıp atamamışlardır o eli ancak nasırlı bacakları, sızlayan tabanları, sakin ve ağır adımları ile arayışın en baş edilmez neferleri olmuşlardır.

Ağzından çıkan “aşıtî” yani “barış” lafı da, işaret ve orta parmağı acemice, yarım yamalak kaldırarak yaptıkları zafer işareti de “bizimki gibi” değildir. Onlarınki, hepimiz adına nefes alma ihtiyacının ilanıdır. Bizimki onların yanında kurgudan öte yol gidemez.

Kat kat entarilerinin altındaki, çok çocuk doğurmaktan sebep şişkin göbekleri “rahatsızlık verir bazen şehirde eşrafa.” O bedenden dünyaya gelen kızların ve oğulların bu dünyadan göçüp gitmesine kaç kez tanık olmuştur aynı bedendeki gözler bilinmez.

Her kamera gördüklerinde “barış istiyoruz” demeleri tuzu kuru polemiklere konu olsa da, onların “buralara gelirken geçtikleri yolları” akıldan çıkarmamak da biz geride kalanlar için bir sınavdır… İnsan, evlat, aydın, ilerici, demokrat, falan filan. “Büyüyünce” her ne olmak istiyorsak artık…

Çünkü 12 Eylül Diyarbakır zindanı var ya? “İçeride” yaşananların roman yazdırdığı o zindan; işte o zindan ve muadillerinin kapısından geldi bu kadınlar. O kapılarda saatlerce yedikleri dayak, küfür ve tacizin ardından sadece bir dakika ile sınırlı görüşte yüzünü gördükleri evladı hafızalarına kazıyıp da geldiler… Bizim sadece bir tek “Kamber Ateş nasılsın” vakası ile sarsıldığımız, onların her günü olan o yıllardan…

Cizre’nin 1993’ünden, 2016’sından geldiler. Demirle ilk kez, panzere dönüşerek can almış haliyle tanıştılar… Suyun sadece ışığa dönüşmediğini, kablolardan geçip evladın canından can koparmaya gittiğini gördüler. İnsanın ateşle hiç tanışmamasını dileyerek geldiler…

Sınırını, “dünyanın bittiği yer” saydıkları köyleri dumanlar içinde kalırken, geçmişi o dumanların arasında yitirip sürüldükleri yollardan geldiler…

Şırnak Roboski’de katır sırtında taşınan evlat ağırlığıyla geldiler…

Diyarbakır Lice’de Ceylan güzelliğinde kız çocuklarının parçalarını eteklerine doldurarak geldiler…

Mardin Kızıltepe’de bir küçük bedendeki kurşunları sayarak…

Toplu mezar aça aça… Adres sora sora… Yüzlere baka baka… Kapıları çala çala… İnsanın beklemekten nefret ettiği beklemelerden geldiler. Birileri zamanı sona erdirecek tek bir kıyameti beklerken, onlar bu çağda “her gün kıyametin kopmakta olduğunu” görerek geldiler…

1970’lerin, 1980’lerin, 1990’ların, 2000’lerin hep aynı yüz ifadesi ile hep aynı şeyi sorar gibi geldiler. Çocukları gibi kuşak kuşak, birike birike geldiler…

Başlangıçta sadece “birilerinin anası” iken, o birilerini kendilerine yol edip yürürken, yolda harmanlanıp yeni bir kimlik yaratarak geldiler…

Ve nihayet, uzak ve soğuk şehirdeki pencereden bir ömür boyunca, bir gün kabul edilmeyecekleri mezarlıklara bakarak geldiler. Evladı beklerken baktıkları o mezarlıkları da “yanılıp yurt saydılar.”

Ömür tükenmeye yüz tutarken, dizlerdeki derman tükenince, meydanlardan sessizce evlerine çekildiler. Sonra aynı sadelik ve beklentisizlik içinde “çekip gittiler.” Sofradaki son lokmayı çocuklarına bırakır gibi gittiler…

Celile Özer, Gülsüm Aslan, Emine Kaplan, Besna Yusufoğlu, Ayşe Avcı, Sedika Abi, Berfo Kırbayır, Hatun Tuğluk ve daha nice eli ayağı öpülesiler… Yüzüne yüz sürülesiler… Eşiğinde yatılasılar…

Yani ey insanlık;

Yılmadılar… Hesap sordular… Korkmadılar… Yürüye yürüye öne geçtiler… Paylaştılar… Ağlayana diz oldular, omuz verdiler… İlham oldular, vicdanın ölçüsü oldular… Sabahın sahibi oldular, senin en temiz yanın… Çünkü “evlat davasıydı”, peşinde oldukları. Paradan, piyasadan, her türlü alıştan ve de verişten daha yapısal, tarihsel, felsefik, edebi…

Yani sevgili annelerimiz;

Sizler, bu devasa ateşin pervaneleri… Siz böylesine terazi kaldırmaz bir trajedinin ortasında gözünüz arkada giderken, peşinizde tabi ki devasa bir boşluk kalır. Tabi ki başkentin bağrında sizi kabul etmeyen kabristan bir anda koca bir cehennem çukuru oluverir. Tabi ki sizden yoksun o boş mezar herkesin uçurumuna döner… Umarım döner, dönmeli…


Hatun Ana – Fatma Sönmez