Ana SayfaÇeviriDevrimci dalgaların özneleri hareketlerdir, devletler değil | Raúl Zibechi

Devrimci dalgaların özneleri hareketlerdir, devletler değil | Raúl Zibechi

HABER MERKEZİ – Siyaset bilimci, gazeteci ve yazar Raúl Zibechi, Chiapas Support’ta İspanyolca’dan İngilizce’ye çevirisi yayınlanan röportajında Decio Machado ile birlikte yazdıkları ‘Dünyayı Alttan Değiştirmek’ kitabından bahsediyor. ‘İlericiliğin üzerine kurulduğu maddi ve toplumsal zeminlerin gerçeklik tarafından yapısının bozulduğunu’ ve ‘burjuvaların ve bizlerin devrim kelimesinin altını yanlış doldurduğumuzu’ öne süren Zibechi’ye göre ‘devrimci dalgalar her zaman aşağıdan geliyor, onları hükümetler ya da devletler oluşturmuyor’.


Çeviri: Ezgi Gül


Bir devrim, devletin baskıcı araçlarını yok etmeyi öngörür

Kitabın alt başlığı ‘İlericiliğin sınırları’. Şüphesiz bu, çok da derinleşmeyen fakat günümüzde her zamankinden daha acil olan bir tartışmaya işaret ediyor. Kitabı basma fikri nereden çıktı ve kitabın amacı nedir?

Kitabın birçok amacı var. Bir yandan sürdürülmesi önemli olan bazı tartışmaları yeniden ortaya atmak istedik. Örneğin, bir tarihi ve içeriği olan devrim kelimesi. Her şey bir devrim değildir. Burjuvalar bunu saptırdı, ‘bir araba almak’, tüketicilik reklamlarda devrim olarak lanse ediliyor. Aynı zamanda biz de devrimi saptırdık, her şey siyasi devrim değildir. Sosyalizmin kültleri Marks, Lenin, Mao devrimin ne olduğunu, hatta Sosyal Bilimler’i tanımlamıştır. Bir devrim, devletin baskıcı araçlarını yok etmeyi öngörür. Başka bir deyişle seçimde kazanılan bir zafer devrim değildir. Devrim daha kavramsal ve ağır bir kelime, dolayısıyla devrim hakkında konuşurken ne hakkında konuştuğumuzu bilmemiz önemli. İkinci olarak bir kısmımızın ilerici döngünün bittiğini düşündüğü bir zamandayız, bu döngünün bitişinden ne anladığımızı da kesinleştirmek istedik. Bu artık ilerici olduğunu iddia eden hükümetler olmayacak demek değil, bu demek oluyor ki ilericiliğin zeminini oluşturan maddi ve toplumsal dinamikler krizde ve aynı gerçeklik tarafından yapıları bozuluyor. Temelde iki soruna ulaşıyoruz. Birincisi ekonomi. İlericilik çok yüksek fiyatlarla ham madde ihraç edilmesine dayanan bir ekonomiye yaslanıyor, petrol yüz dolardan fazla, soya ve madenler de pahalı. Bu fiyatlar hızla düştü, Venezuela örneğinde bu çok açık. Petrol yarısından az fiyatta ve ciddi bir borç var. İlericiliğin maddi zemini de toplumsal zemini ile birlikte çöktü. 2013’ün başında Brezilya’da açıkça gözlemlediğimiz gibi halk kesimlerinin siyasi sahnede yer almasıyla toplumsal barış bozuldu, ve solcular ne olduğunu anlamaya muktedir olamadığı için sağcılar bu halk kesimleri üzerinde avantaj sağladı. Örneğin Lula eğer haishanede olmasa seçimleri kazanabilir fakat Lulizm’i canlandırabilir mi? Bizce hayır. Lulizmin yönetebilirliğine dair her şey yok edildi ya da zayıflatıldı dolayısıyla 2003’ün başında yarattığı gibi bir hükümet yaratamaz. Şimdi Dilma hükümeti altında Lulizm krizine girdi, ve unutmayalım ki Dilma bugün korkunç olan düzenlemeleri hazırlayandı. Bugünküler onun devamıdır demiyorum, onun yerine Dilma’nın kayıtsızca başlattıklarının korkunç bir şekilde derinleşmiş halidir. Bu da ikinci sorun. Kitapta üçüncü bir yerde ise birkaç tartışmaya yer verdik, örneğin sosyal politikalar ve tüketicilik gibi. Sosyal politikaların amacı nedir? Latin Amerika’daki başlıca ülkeler üzerinde ne etkileri var? Bunlar bu kitapta tartışmaya açtığımız bazı şeyler. Son olarak entelektüellerin rolü; hareketler bugün akademi ya da medya entelektüellerine ihtiyaç duyuyor mu? Bence hareketlerin kendi entelektüellerini yaratmaları çok güzel.

Yolsuzluk bugün bir sapma değil sermaye birikiminin bir parçası

Kitapta ilericilik ve yolsuzluğun ilişkisinden bahsettiğiniz bir bölüm var mı? Solcular arasında çok zor bir tartışma olan bu temaya nereden yaklaşıyorsunuz?

Bugün yolsuzluk, kapitalizm tarihi boyunca olandan farklı, sistemik. Ülkelerimizin (Latin Amerika) tarihinde yolsuzluk keskin bir sapmaydı, devlet pozisyonlarında olup işlerine avantaj sağlamak için yolsuzluk yapanlar olurdu. Bugün sistem yolsuzluk olmadan düşünülemez. Size bir örnek vereyim: Almanya, merkez ülke, gelişmiş, sermaye ‘göreceli’ olarak dürüst. Bunu bir kenara koyalım, Berlin’e yıllarca bir havaalanı yapamadı. Daha sonra, havaalanı yapısal sorunları yüzünden hükümetin para verdiği özel şirketler tarafından yapıldı. Demek istediğim havaalanı yaparken büyük bir hata yaptılar. 20. yüzyılın en dikkatli sosyal demokrat kapitalizmlerinden Almanya’da dahi yolsuzluk gelene kadar durum buydu. Yolsuzluk bugün bir sapma değil mülksüzleştirme ya da hırsızlık yoluyla sermaye birikiminin bir parçası. Aynı suyu bizden çalıp soya için, maden için kirletmeleri gibi. İnsanların evlerini, işlerini, haklarını çalıyorlar. Sistem bu şekilde işliyor. Sonra Brezilya gibi özel sermayenin seçim kampanyalarını finanse ettiği, hediyelerin seni temsilci olarak seçiyorum anlamına geldiği ülkelerde, ben senin sırtını kaşıdım, sen de seçim kampanyaları sırasında yaptığımı öde mantığı devreye giriyor. Hatta kamu ihaleleriyle, belki iki katıyla ödeniyor. En azmışlardan biri olan Brezilya kapitalizminin çalışma şekli bu. Sistemin çalışması onu onayladığım anlamına gelmiyor. Lula’nın hükümetinden ayrılan ve PT (İşçi Partisi) hükümetinde olan papaz Frei Betto Mavi Sinek isimli kitabında açıkça iddialarda bulunuyor. Ona göre bir mavi sinek seni ısırdığında, seni yozlaştırır. Rahatı sevmeye, araba, yazlık hayali kurmaya başlarsın. Rahat seni ısırmaz. Solcular bunu geçmeli ve yozlaşmış sistemin içerisinde çalışmaktansa onu dönüştürmeli. PT’nin Brezilya’da yaptığı yolsuzluk ile oynamak, ve bunu Brezilya siyasi sahnesindeki eski caudillolar(lider) için değil, PT’nin yönetebilirliği için yapıyor. 2005’te PT hükümete geldiğinden sonraki iki yılda da bu görüldü, ‘Mensalao’ uyarınca muhalif milletvekillerine hükümet projeleri ile oy kullanabilmeleri ve devlet şirketlerini kullanabilmeleri için aylık ödemeler yapıldı. Ders anlaşılmamıştı ve aynı şekilde devam etti. Dolayısıyla şüphem yok ki sağcılar ve kendisi de sağcı olan Judge Moro, PT’yi batırmak için yolsuzluğun avantajını ele geçirecektir. Fakat eğer siz de oyundaysanız, orada olmaktan ve oyunu değiştirmemekten dolayı siz de sorumlusunuz.

Sosyal refah devleti sona erdi

Aynı devrim kelimesi gibi solcuların çoğu zaman unuttuğu bir şey daha var, sömürü. Brezilya’da işçi reformları daha yeni oylandı, Arjantin’de birkaç gün önce devlet işçilerinin işgal ettiği Pepsico fabrikasını tahliye ettirdi. Sınıflara saldırılan bu bölgesel panoramayı nasıl okuyorsunuz?

Bence hırsızlık yoluyla sermaye birikimi çağında işçilerin sömürülmesi dünya çapında katlanarak artıyor. Örneğin, krizde yok olan bütün işler geri veriliyor, çünkü sermaye buna ihtiyaç duyuyor; fakat çok daha kötü koşullarda, düşük ücretlerle. Böylece sosyal güvenliği derinden yerinden oynatmış oluyorlar, emeklilik yaşını yükseltiyorlar, emeklilik koşullarını zorlaştırıyorlar ve geldiğimizden de sömürücü bir sisteme doğru gidiyoruz. Sosyal refah devleti, gelişmekte olan devlet sona erdi. Artık sermaye sadece maquila gibi bir sistem ortaya atabilir. Peki, maquila ne? Bu fabrikaların hapishaneye dönüştüğü bir sistem. Yani artık haklarınız yok, 8 saat değil sermayenin istediği kadar çalışan bir mahpussunuz, ya da kenara atılır öldürülürsünüz Guetemala’da olduğu gibi. 40’ların başında sistem işçileri daha iyi çalışma koşullarıyla, Peronizm ve gelişmeler ile işçileri entegre etmeye çalıştı. Diktatörlük onu yıkmaya başladı, neoliberalizm daha da yıktı ve artık bitti. Bugün sömürü sistemi çok zalim; madenleri işlemeye dayalı model nüfusun yarısı için istihdam sağlıyor, diğerleri motoqueros olarak istikrarsız işçiler oluyor, ya da direkt ölüyor. İllegal bir şekilde narkotikle ilişkili iş ağlarında istihdam ediliyorlar, serbest meslek yapıyorlar vesaire. Fakat sistemin reddettiği bu nüfusun yarısının şimdiki sistemde yeri yok, böylelikle Meksika’daki savaşta da, kadınlara ve gençlere yönelen ve sürekli artan şiddette de yerleri yok. Sistemin böyle yürüdüğünün anlaşılması gerek. Bize daha çok nefes aldıran hükümetler gelebilir 1973 Cámpora hükümeti gibi, fakat ne kadar sürdü, ne kadar halk kitlelerine hizmet edebildi? Bitti, sermaye en büyük iddiasını kazandı. İlerici hükümetler bazı pozitif şeylerin yanında madenleri işlemeye dayalı modeli ancak derinleştirdi. Arjantin’de soya fasulyesi en çok ne zaman arttı? Kirchner zamanında. Bugünkü model geniş halk kitlelerini dışlamaya, sömürmeye odaklıdır, çünkü artık nüfusun yarısına ihtiyaçları yok, hatta hırsızların bile ihtiyacı yok çünkü onlardan çalacakları bir şey yok. Ve bu yarının tükettikleri düşük kaliteli şeyler, iPhone kullanmıyorlar örneğin. İşte böyle bir durumda olduğumuzu düşünüyorum.

Bir elimizde iPhone bir elimizde silah ile sosyalist bir cennete varacağımızı düşünemeyiz

Bu bağlamda medyanın rolünün ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Sistemin medyası, Clarín’in Oglobo Brazil’de daha yeni yaptığı mega füzyon sistem medyasıdır, belli ki bizim yararımıza çalışmayacak. Onlar zulmün medyası, sistemin dikkat dağıtma aracı. Dolayısıyla bizim kendi medyamız olmalı ve bu medyaların servis ettiğinin bizim için olmadığını çok iyi bir şekilde kavramalıyız. Romalıların eski bir deyişi vardır: Ekmek ve sirk. Fakire biraz gıda verirsin, dolayısıyla sevinir, sirk gibi. Bugün sirk bizim başımızı döndüremez. Bu sirk bizim değil, sirk derken tüketiciliği kastediyorum. Gerçeği dönüştürmeyi düşünemeyiz. Militan aktivistleri, yürüyüşe katılan binleri, sisteme karşı olanları düşünüyorum. Bir elimizde iPhone bir elimizde silah ile sosyalist bir cennete varacağımızı düşünemeyiz. Belki de topluluk kanallarına ayarlı bir radyo ve diğer elimizde dövüşmeye hazır bir yumruk daha iyidir. Sistem medyası tarafından kandırılmamıza göz yumamayız, kendi medyamıza ihtiyacımız var. Sorduğunuz için size beni çok mutlu eden bir şey söyleyeyim. ARECIA’nın (Topluluk dergileri ağı) yaptığı bir sayımı inceledim, online ve yazılı gazeteler 5 milyon insana ulaşmış. Buna radyoları da eklersen… Artık marjinal değiliz. Toplum nazarında bir ağırlığımız var. Hatırlıyorum Monsanto kampları sırasında eğer kampta ne olduğu ile ilgili bilgi edinmek istediğimde Pagina/12 bile bilgi veremezken Ecos Córdoba’dan (bir alternaif medya aracı) bilgi alırdık. Şu anda da geniş ve verimli bir ağımız var ve büyük tekel medyadan ayrı işliyor. Ve bu çok büyük ve önemli bir öğrenme deneyimi, şimdi elimizdekini geliştirebileceğimiz bir durumdayız. Medya tekellerini ifşa etmek önemli fakat her şeyden önemlisi birbirimizi ve yarattığımız yapıyı desteklemeli, dayanışmalıyız. Az değiliz, marjinal değiliz.


‘Şehirle yerliler arasındaki köprü’: Yaşamı savunmak için radyoyu kullanıyorlar


Devrimci dalgaların öznesi hareketlerdir, devletler değil

Kitabınızda yakın zamanda döngünün sonunda, ‘devrimci dalgalar’ döneminin sonunda olduğumuzu iddia eden Álvaro García Linera da dahil entelektüellerden ilericilik ile ilgili siyasi süreçler ile ilgili alıntı yapıyorsunuz. Ona göre, ilericilikle ilişkili bir ilk dalga vardı ve diğer dalgalar gibi o da gelecek zamandaki mücadeleler için iniş ve çıkışlara sebep oldu. Kitapta ilginç bir düşünce tarzı geliştiriyorsunuz, ‘yıkım fikri’, diğer bir deyişle 20. yüzyıl devrimlerinin efsanevi sözcüğü, geleneksel olarak iktidarı ele geçirmek anlamındaki devrim yok. García Linera’nın öne sürdükleri ve kapitalizmin yıkılışı hakkında söyledikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle García Linera hakkında, eğer yeni devrimci dalgalar olursa mutlu olurum, ki bence olacak. İlerici hükümetlerde olan, Álvaro García Linera’nın da Bolivya hakkında söylediği, hükümetler hareketlerin bu dalgalar ile birleşme yollarını kapadı. Bütün ilerici hükümetler hareketleri zayıflattı, bazıları doğrudan bazıları dolaylı olarak fakat sonuçta hepsi zayıflattı. Ben devrimci dalgaların her zaman aşağıdan geldiğini düşünüyorum, onları hükümetler oluşturmaz. Hükümet destekleyebilir ancak. Fakat burada farklı bir şey görüyorum. TIPNIS yürüyüşü hükümet ulusal park olan bir yeri yok ettiği ve otoyol geçirmek istediği için yapıldı, hükümet bu başkaldırıyı bastırdı ve onu suçlaştırdı. Dolayısıyla devrimci dalgaların öznesi hareketlerdir, devletler değil. Aynı yıkım gibi, devrimci düşüncede bunun uzun bir tarihçesi var. Marks ve Engels kapitalizmin yıkılacağını söyler, Lenin de. Halklar hatta İkinci dünya savaşında olduğu gibi Birinci dünya savaşını da gerçek bir yıkım olarak tecrübe etti. Marketlerin yıkımı değil, işte bunlar gerçek yıkımdı. Bence burada iki şey var. Bir: Şu anki sistem bir çok şeyden dolayı yıkıma sürükleniyor, bu bir ana unsur, diğeri ise eğer bir insan devrimciyim diyorsa ya da yeni bir dünya istiyorsa, Lenin’in biyografisi hakkında düşünüyorum da, kendini hangi zaman için hazırlamalı? Kendini ekstrem koşulların geldiği zamana göre ayarlamalısın. Lenin bütün hayatını 1917 için hazırlanmakla geçirdi. Birileri seçim kampanyası yapmayabilir, yine de seçimlere girebilir, girmesin demiyorum fakat ana hazırlığımız bunun için değil. Ana hazırlığımız yolun çatallandığı, sosyalizm ve barbarlığa ayrıldığı yer içindir. Kendimizi buna hazırlarız. Ve bence bu taktiğin, bazı amaçların ve stratejinin tanımından da önce gelen bir sorun. Bu ‘neden burdayım’ı ve ‘kendimi nereye hazırlıyorum’u düşünmek. Bunlar bizim solumuzda eksik olanlar, aktivizmimizde eksik olanlar. Daha önce de dediğim gibi konjonktür hakkında, çok fazla düşündüğümüz hukuk hakkında, baskı hakkındaki stratejik tartışmalar önemlidir. Fakat hareketerin sisteme spesifik cevaplar verdiği bu tartışmalar, uzun süreli stratejimizi ve uzun süreli stratejimizin bizim hareketimize yön vermesi gerektiğini unutturmamalı.


Kaynak: Chiapas Support