Ana SayfaManşetHatun Ana

Hatun Ana

Hatun Ananın en korktuğu şey, hem de kendi bedeni üzerinden Aysel’ine yaşattırıldı.


Fatma Sönmez


Ankara’da nadir nefes aldığım yerlerden birinde onunla karşılaşmıştım. Ne kalabalık ne de güzel bir kadın eviydi o öyle. Günümüzün siyasi özneleri haline gelmiş tüm kadınlarını neredeyse orada görmüştüm. Bir Anneler Günü olmalı. Sene 2006.

İçimizdeki tek anneye hediye almak için yollara düşüyoruz. Dikmen Caddesi’nde bir anneyi mutlu edebilecek bir hediye arıyor arkadaşlarım. Dikmen Sosyete Pazarı’na kadar yürüdük diye hatırlıyorum. Ben sadece eşlik ediyorum. Sonunda bir demet çiçekte karar kılınıyor. İçlerinde aktif siyasette olmayan ve üniversite öğrencisi bir tek benim.

Çiçekleri verip, elini öpüyoruz Hatun Anamızın. Konuşuyor benimle Hatun Ana: “Evlenmeliydi, siyasete girmemeliydi. Avukatlık bürosunu kurmuştu. Çok acı çektik.” Kızı Aysel’den bahsediyordu. “Soğuk odada, battaniyeye sarılır öyle ders çalışırdı. Çok çekti, çok çektik” diyordu. Avukat olmak için çok emek harcamış kızına, siyasete girerek bedel ödettireleceğini düşünüyordu muhakkak.

Hatun Anayı kaç kez gördüm, o son görüş müydü hatırlamıyorum. Henüz kabuğuma çekilmediğim yıllardı. Henüz inançla umuda sıkı sıkıya sarılmış hallerdeydim. Henüz bir Ananın elini tutup, öpüp, koklayıp gözlerine bakabildiğim yıllardı. Ne zaman ki annemin yüzüne bakamaz oldum, çekildim tüm umut veren alemlerden.

Yıllar sonra bir 10 Ekim gecesi gördüm Aysel’i. Karanlıkta oturmuş, ölülerinden ötürü teselli edemediğim, ağıtların yükseldiği o morg kapısının önünde gördüm onu. Aysel’i, kızlarını ve oğullarını kaybetmiş analara sarılırken gördüğümde, “Aysel candır” demiştim içimden.

Uzun zamandır cebelleştiğim bir ölümler hikayem var benim. O yüzden ne yazsam ne etsem boş gelir. O boşluk ile yaşanılır ama doldurmaya çalıştığın noktada, hele ki o dolduruş kelimelerin dünyasından gelen bir yardım ile olacaksa bunun namümkün olduğunu anlayalı epey oldu. O yüzden yazamam ve anlatmaya kalkmam büyük meselelerden doğmuş acıları. Köyümüzün en sessiz yaşlı kadını ya da adamının ölümünü sessiz sedasız yazabilmiştim mesela. Evet, elbette keder orada da vardı. Ama anlatabilmiştim mesela.

Yazmalı mıdır insan? Bunu sora sora yıllar geçti. Doğu acısını da derdini de anlatamaz diye diye geçti geçmiş zamanım. Kürtlerde belirgin suretlerin acısı öylesine derindi ki yazmamayı yeğ tuttum. Çok net bir vahşet vardır ve net bir trajedi. Ancak dizlerinin üzerine çöker ve avazın çıktığı kadar bağırmak istersin. Öyle ki, delirmek en makulü kalır yaşanılan trajediler karşısında. Siz benim tanıklığıma sahip olsanız susar geçer, bir köşeye bir daha o gözleri açmak istemezdiniz mesela. Ama açıyorsunuz ve çöktüğünüz yerden kalkıp terk ediyorsunuz çoğu şeyi. Ama tekrar ve tekrar yaşanıyor katlanamadığınız tüm acılar.

Belki bazen köyümüzün en silik adamının ya da en silik yaşlı kadının ölümünün ardından bir şeyler yazıp, ince bir sızı ile kendi küçük alemimde paylaştım. Belki de bazen bir cümle ile taa çocukluğumdan gelen bir hayalperestlik ile acıyı tarife kalktım. Tüm bu tanımlama dertlerim esef verici bir içe kapanmadan öteye gitmedi. Giderek küsmeye doğru gidiyorum, kendime dair. Belki de bunun için kızına “siyasete girme, çok çektin” diyen analarımızdan birini kaybedince, ince bir öykünün noktası konuldu diyerekten yazmak istemiştim.

Hatun Anaya çiçekler verdiğimiz günü ince bir keder ile ama katlanılır bir ölüm hikayesi ile elveda demeyi ummuştum. Tıpkı sessiz sedasız gömdüğüm köyümün yaşlı kadınını anlatır gibi anlatmak istemiştim. Ama sıradan bir ölümün trajediye dönüşebildiği bir Ankara gecesinde ben bu yazıya başlamış bulundum. Önce dizimin bağı koptu.

Her şey trajediyi emretmiş bir geçmişten geliyor sevgili Aysel. Aslında öylesine büyük acılara tanıklık etmişiz ki, Aysel’in cezaevinde iken annesini kaybetmesi bile sıradan bir haber gibiydi. Bu kadarıyla bırakılsa katlanılır bir acı ile baş başa bırakılacak bir kadındı aslında Aysel. Ama annesinin “O çok çekti” dediği ve çok çektireceklerini düşündüğü siyaset-politika dünyasının ördüğü ağ ile dayanılmaz ve katlanılmaz acılarla yine baş başa bırakıldı, bırakıldık gibi.

Hatun Ananın en korktuğu şey, hem de kendi bedeni üzerinden Aysel’ine yaşattırıldı.

Bunca yasını tutamamış bir kalabalık ile nasıl baş edeceksiniz? Bunca dizinin üzerine çökmüş ve avazı çıktığı kadar bağıran ‘deliler’ ile nasıl savaşacaksınız? Yaşamıyla oynadığınız bu halkın ölülerine reva gördüğünüz son, sahiden bu mu? Sahiden ölülerimiz ile bizi terbiye edebilmeyi mi hayal etmektesiniz?