Ana SayfaKültür-Sanat‘Münasip’ dünyanın, namünasip kadınları: Süfrajetler

‘Münasip’ dünyanın, namünasip kadınları: Süfrajetler


Şilan Avcı

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Oysa,

bir kadının içinden

oluk oluk akıyordu

insanlık…

1912 Londrası… Bir erkek sesi, bütün şehvetiyle bağırarak, karşısındaki topluluğu coşturur. “Kadınlar, sakin bir mizaca ve siyasal ilişkileri muhakeme edebilecek akli dengeye sahip değildir. Kadınların oy kullanmasına izin verirsek sosyal yapımız bozulur.” Dinleyen kalabalığın bağırış ve alkışlar eşliğinde, Maud’un çamaşırhanedeki ağır mesaisini izleriz. Kadınlara “münasip” görülen işler çerçevesinde, çocukluğundan beri bu çamaşırhanede işçidir. Çamaşırhane, yirmili yaşlardaki bu kadının hapishanesidir aynı zamanda. Annesinin ve pek çok kadının tacizlere, küçümsemelere maruz kaldığı, kimyasallar ve kötülüklerle dolu, kapısı açık bir hapishane…

Kocasıyla aynı iş yerinde çalışır Maud. Hayatı, kendisine öğretildiği gibi yaşayan ve özünde mutsuz bir adam olan Sonny, düzenin sıradan, paslı bir dişlisidir. Vakti gelince fırtatılıp atılacak, yerine yenisi konacaktır. Maud ise herkesin bilip sustuğu, çirkin bir düzenin hem yoksulu, hem ikinci sınıf vatandaşıdır. Erkeklerle ve düzen softası kocasıyla aynı iş gücünü göstererek çalışsa da, tıpkı diğer kadınlar gibi, onlardan daha az maaş alır. Tacize uğrayınca susar, küçümsenip aşağılanınca karşılık vermez. Sakin bir mizaca sahiptir Maud. Tıpkı toplumun onda olmadığını öne sürüp, ondan talep ettiği gibi. Kabullenendir; yüzyıllardır akli yetersizliğini öne sürüp, erkeğin arkasından gelen olmayı ona dayattığı gibi… Kendisine öğretilen hayatın, biricik yaşayanı değil, mekanik bir ezbercisidir. Mutsuzdur Maud ve daha da kötüsü, kötürüm hayatı ve mutsuzluğunun henüz farkında bile değildir.

Vitrindeki hayal ve bütün bir gerçeğin çarpışması

İş çıkışı eline tutuşturulan teslimat paketini yerine yetiştirmeye çalışırken, bütün hayatının değişeceğini ve zamanla pek çok kadının hayatına da dokunacağını bilmez Maud. Mağaza vitrininin önünde durmuş, yoksulluğunun izin vermeyeceği bir resmi izlerken, uzak hayallere dalar. Oğluna almak isteyebileceği kıyafetlere ve karşısındaki cansız mankenlerin sahip olduğu ama kendisinin çok uzağında durduğu bir mutluluğa bakar. Tam o sırada bir bebek arabasından çıkardıkları taşlarla, mağaza vitrinini aşağı indiren kadınları korku ve şaşkınlıkla izler. Sürüp mağazanın yakınına getirdikleri bebek arabası, cephanelikleridir. Sistemi, kirli düzeni ve kadından korkan bütün bir geçmişi, Maud’un baktığı vitrini perde kılıp taşlarlar. Çoğu annedir bu kadınların ama bebeklerini evde bırakmış ve arabaya tek silahlarını, “doğadan” aldıkları taşları koymuşlardır. Anneliği, kız kardeşliği, birisinin karısı olmayı, kendilerine uygun görülen meslekleri, yani tüm öğretilmiş/dayatılmış kimliklerini, bir bir vitrine fırlatırlar. Yıkılan vitrinden yansıyan yüzünü görerek hemen uzaklaşır Maud.  Ama kaçıp gitse de “Kadınlara oy hakkı” diye bağıran bu birkaç kadın, Maud’un hayallerine yeni bir pencere açmıştır. Büyük çabalarla yıkılan vitrinin yerine yerleştirilecek, bedeli ağır bir penceredir bu.

“Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı”

Maud, hemcinslerinin istikrarlı mücadelesini ürkek bir tavırla da olsa, altında saklı bir merak ve ilgiyle izler. İş yerindeki arkadaşının verdiği ivmeyle kendini birdenbire oy mücadelesinin içinde bulur. Artık izleyen değil, katılandır; kendi kaderine müdahil olandır. Hayatında ilk defa bir amaç uğruna yola çıkmıştır. Kocasının, komşularının, polisin, hükümetin, şehrin, ülkenin ve hatta bütün dünyanın anarşistidir artık Maud. Sistemin ve erkin kendisine “uygun” bulduğu gibi yaşamış, eğitilmiş ve örselenmiştir ama derinlerde bir yerde kendinde saklı olana iner. Karşılaştığı kadınla tokalaşıp tanışmasının ardından, gücünün farkına varır. Toplumun reddettiği, ket vurduğu, ittiği ve hatta tahrip ettiği muhakemesini kullanmaya başlar. Bedeni ve aklıyla alay eden sistemin, çarkına çomak sokmaya kararlıdır artık ve kararlılık karşısında hiçbir gücün yeterince güçlü olmadığını da görecek, gösterecektir. “Bu hayatı yaşamanın başka bir yolu olmalı” dediği hükümet görevlisini etkilemeyi başarır. Başbakana giden ifadelerin arasındadır kendi ifadesi de. Heyecanla bekledikleri haber, nihayet açıklanır. “Başbakan ‘usulen’ bütün ifadeleri okumuş ve kadınların oy hakkı yasasını değiştirmeyi destekleyecek kanıt bulunamamıştır!” Bu karara yerinde bir öfke ve tepkiyle bağırır, mücadeleye dahil olmuş bütün kadınlar. Vazgeçmedikçe hayatları zorlaşıp, günlük düzenin içinde tutunamamaya başlasalar da seslerini yavaş yavaş daha çok duyurmayı başarırlar.

“Artık sadece karın değilim!”

Evinde onu bir yabancı gibi karşılayan kocası öfkelidir. “Sen bir annesin, bir eşsin. Sen benim karımsın!” diye hatırlatmalarını yapıp, eski güvenli hayatlarına dönmek isteyen Sonny, beklediği cevabı alamaz. “Artık kendimin farkındayım, hayata karşı bir tavrım ve inandığım bir mücadelem var, artık karın olmaktan başka, pek çok şeyim ben” demesine gerek yoktur. Tek bir cümleyle karşılar kocasını Maud. “Artık sadece karın değilim Sonny!” Bunu duyunca öfkeden deliye dönen Sonny, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını ve karısının vazgeçmeyeceğini anlayıp Maud’u evden kovar ve çocuğunu görmesine de izin vermez. Bütün kanunlar erkekten yana olduğu ve kadını hiçe saydığı için, Maud’un ne dediğinin bir önemi yoktur. O da gizlice oğlunu görmeye başlar. Zamanla Sonny, oğlunu alıkoymakla da yetinmeyip, sonunda evlatlık vermeye karar verir. Maud’un bütün çırpınmalarına karşı, kanunlardan aldığı güçle “bütün söz hakkı” benim diyerek bildiğini okur. Oysa karısı olmadan ne hayata karşı güçlü durabilmiş, ne de oğluna bakabilmiştir. Elinden hiçbir şey gelmeyen Maud, oğlunun yüzünü avuçlarının arasına alıp, bir gün kendisini bulmasını tembihler. Anne oğul ağlayarak vedalaşır. Bazen bütün bir dünyayı değiştirmek için, kendi hayatından vazgeçmek zorunda kalabileceğini biliyordur artık.

“Köle olmaktansa asi olmayı yeğlerim!”

Kadın hareketi önderi Emmeline Pankhurst’u ilk defa gören ve dinleyen Maud, kendisini davasına daha da vermeye kararlıdır.

Camları kırıyor, etrafı yakıyoruz; çünkü erkeklerin anladığı tek dil savaş. Kanunlara saygılı olmamı mı bekliyorlar, o halde kanunları saygılı yapsınlar. Yasaları değiştirenler değil, yasaları oluşturanlar olmak istiyoruz. Britanya’daki bütün kadınları asiliğe çağırıyorum. Köle olmaktansa asi olmayı yeğlerim!

Pankhurst’un konuşmasının ardından, kadınlar seslerini duyurmak adına daha çok atağa geçer.  İşi devlet bakanının evine suikast düzenlemeye kadar vardırırlar. Maud yine tutuklanır. Başından beri aktif olarak bu eylemlere katılanların peşinde olan polis, basının kadınlara ilgisinin giderek artmasından endişelidir. Anarşi tırmanmış ve kadınlar daha çok ilgi görmeye başlamıştır. Öte yandan basın, kadınların oy hakkı için talep ve çabalarını sürekli aşağılar bir tutum içindedir. Neyse ki Sürfajetler, basının erkek egemen bir tavır içinde olan bütün dünyanın korkusunu, alaycı diliyle bastırmaya çalıştığını bilecek kadar zekidirler.

Emmeline Pankhurst

“Münasip” dünyanın, namünasip kadınları: Süfrajetler

Süfrajetler’den biri olan Emily Wilding Davison, Kralın katıldığı at yarışında, kendi yaşamını hiçe sayarak atının önüne atlar. Bütün dünya basını, bu sayede kadınların sesine daha çok kulak vermiş olur. Britanya’da binden fazla kadın hapse girse de  bu sayede kadın hareketinin önü açılmış olur. 1918 yılında 30 yaşın üzerindeki bazı kadınlara oy hakkı verilir. 1925 yılında, ilk kez bir kadın çocukları üzerinde hak iddia edebilir…1928 yılında, kadınlar da erkeklerle aynı oy hakkına sahip olur. Emily, 49 kez açlık grevine katılmış ve bütün hayatını kadın hakları için mücadeleye vermiş bir kadındır. Aldığı yaralar ağır olduğu için iyileşemeyip hayatını kaybetse de amacına ulaşmıştır.

“Oy hakkı” anlamına gelen “Suffrage” kelimesini, kadınları küçümseyen ve alay eden bir gazeteci (Charles E. Hands) türeterek, “Suffragette” haline getirir. Küçümsemek için verdiği bu isme, kadınların tepkisi ise sahiplenmek olur. Süfrajetler, tarihe bu isimle damga vurup akıllarda ve hayatlarda yer eder.

Filmin galası ve hayatın erkek sahnesi

Londra Film Festivali’nin açılış filmi olan Suffragette’in galası sırasında, kadına yönelik şiddeti protesto eden feminist kadınlar, barikatların üzerinden atlayıp kırmızı halıya yatarlar. Yüzyıl önceyi anlatan film, yüzyıl sonra da kadına farklı şekillerde uygulanan zulme ses olur. Kadınlar, seslerini bu kez de bir filmin galasında duyurur. Film biter ve herkes evine dağılır. Yüzlerce yıldır erkek hegemonyasının son bulmadığı dünya düzeninde, oy hakkı gibi pek çok insani hakkına geç kavuşan “kadının” filmidir bu. Günümüzde ise her gün dünyanın/ülkenin bir yerlerinde erkek terörüyle öldürülen kadının, filmin içinden taşıp hayata aktığı, akıl almaz bir düzelmezdir; dünya düzeninin filmidir bu.

Sisteme hizmet etmeyecek bireyin, tehlike arzettiği bir dünya düzeninde, kadın ne kadar çok ezilirse çark o kadar sağlam dönecektir. Ne de olsa insanlığı doğurduğu kadar, yetiştiren de kadındır. Bu durumda insanlık tarihin en çok korktuğu, belgelerle sabittir ki kadınlardır. (Kadınların ilk kez oy kullanma tarihlerine göre bazı ülkeler; Yeni zelanda 1893, Norveç 1913,  ABD 1920, Türkiye 1934, Fransa 1944, İsviçre 1971, Katar 2003, Suudi Arabistan 2015…)


Gerçek hayattan/tarihten kesitlerle işlenen ve pek çok ödül alan filmin senaryosu Abi Morgan’a, yönetmenliği ise Sarah Gavron’a aittir. Carey Mulligan, Helena Bonham ve Meryl Streep baş rollerdedir.