Ana SayfaÇalışma YaşamıSÜRGÜN ÖĞRETMENLER – 1 | ‘Dua et bir cenaze gelmesin’

SÜRGÜN ÖĞRETMENLER – 1 | ‘Dua et bir cenaze gelmesin’

…Cezaevlerine gönderilemeyenlerse aileleriyle birlikte oradan oraya sürgüne gönderildiler. Bu insanlar için bu ülke adeta açık bir cezaevine dönüştürüldü. Daha sonra “geleneksel bir tavır!” olarak benimsenen sürgünlerin, baskıların, kıyımların ardı arkası kesilmedi. Elbette, öncelikli hedef aydınlardı… (12 Eylül Sürgünleri – Adnan Gerger)

…Beni verdikleri mezraya bir köy korucusu ile dağları, yaylaları aşa aşa gittim. Sözde okul olan yer Kuran kursu. Koyun sürüsü de aynı çatı altında. Oradan bakınca iki yol gözüküyordu; ya öğretmenliği bırakmak ya da çıldırmak… (Entellektüelin Dramı-12 Eylül’ün Cadı Kazanı – Haldun Özen)


Nurhak Yılmaz


12 Eylül’ün getirdiği idamlar, tutuklamalar ve işkencelerin yakıcılığı karşısında gölgede kalmış bir konudur işten atmalar ve sürgünler. Milli Güvenlik Kurulu’nun 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na yaptığı bir ekle yaklaşık 5 bin kamu görevlisinin işten atılması yine de tarihe “1402’likler olayı” diye geçti. İşten atılanlar arasında tiyatro sanatçılarından, öğretmenlere, gazetecilerden, araştırma görevlilerine kadar çeşitli meslek gruplarından insanlar vardı. Görevden alma uygulaması 1983 yılına kadar devam etti.

Ülkenin bir ucundan diğer ucuna sürgüne gönderilenler ile cuntadan kaçıp zorunlu olarak yurt dışına sürgüne gidenler ise şarkılara, filmlere, romanlara konu oldu. Çünkü sadece 1968 veya 1978’lileri değil kuşakları etkiledi yaşananlar.

Kimileri gittikleri şehirler ile güçlü bağlar kurdu ve geri dönmedi. İç Anadolu’daki birçok kişisel hikâyede, “solcu bir öğretmenimiz vardı, bir sürü şeyi ondan öğrendim”, “Bir gün köye bir Kürt öğretmen geldi, hiç de anlatıldığı gibi değildi” cümleleriyle yer aldı. Birçoğu ilk fırsatta memleketin yolunu tuttu. Kimi geri dönmek için emekliliği bekledi, ama mutlaka döndü. Kimisi ise “kömünist, bölücü” denilerek saldırıya uğradı, yaşamını yitirdi…

Bundan 36 yıl sonra, 2016 yılının yine bir Eylül ayında 11 bin öğretmen açığa alındı. Bu, şimdiye kadar görülmemiş kitlesellikte bir uygulamaydı. Bu sebeple çok tartışıldı. Sonra bu öğretmenlerin büyük kısmı göreve geri döndü. Ancak geçtiğimiz Ağustos ayında göreve geri dönmüş olan bu öğretmenler arasından yaklaşık bin kişinin zorunlu yer değişikliği kararı ile “başka illere ataması” yapıldı. Karar, Eğitim-Sen başta olmak üzere kamuoyunda “sürgün” olarak adlandırıldı…

Ve bu “tekerrür”, sürgün uygulamasının bir kez daha masaya yatırılması, “öncesi ve sonrası” ile konuşulmasını farz kıldı. Acaba 12 Eylül’lü 1980 ile 37 yıl sonrasının bugünleri arasında benzerlik ya da farklılıklar nelerdi? Hatta “mevzunun daha öncesi” var mıydı? Sürgünün 1990’lı, 2000’li halleri nasıldı? Sürgün nemenem bir şeydi ki, durup durup kullanılırdı?

“En iyi yaşayan bilir” dedik ve kuşaklar boyu sürgünü, ihracı, cezaevini tecrübe etmiş öğretmenlere sorduk… “Bugünkü sürgünlerle ilgili gerçekten kaygılanmamız gerekiyor mu, yoksa abartılıyor mu?” sorusunu iki gün boyunca okuyacağınız dosyamızda hep sorduk. Yanıtını hocalarımıza bıraktık…

“Her şey basamak basamak uygulandı”

Haydar Kılıçoğlu

Haydar Kılıçoğlu, 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleştiğinde Diyarbakır’ın Dicle İlçesi’nde TÖB-DER, yani Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin şube başkanıydı.

“Zaten 12 Eylül gelir gelmez TÖB-DER’i kapattılar. Bizimkini de diğer kurumlar gibi mühürlediler. Ben gözaltına alındım bir hafta kaldım. İllegalite ile bağlantı kurmaya çalıştılar, kuramayınca bıraktılar. Ülke sorunları ile biraz ilgilenen, halk arasında sevilen sayılan bir sürü arkadaşımız gözaltına alındı, cezaevine girdi. Bazıları çıktıktan sonra haklarında işlem başlatıldı, bazılarının hakkında başlatılmadı. Birçok arkadaşımız zorunlu olarak yurt dışına çıktı. Her şey basamak basamak uygulandı” diye özetliyor cuntanın ilk icraatlarını.

Yurt dışına gidenler hariç “içeride” sürgüne gönderilenlerin büyük kısmı sonradan bir şekilde memleketlerine geri dönmüş. Tayin isteyip gelen de olmuş, emekliliğini bekleyen de varmış geri dönmek için. Bilmedikleri şehirlere ailelerini götürmeye “cesaret edememiş” bazı öğretmenler. Ama gittikleri şehirlere yerleşip, bir daha geri dönmeyenler de olmuş. “Mesela Konya’ya giden bir arkadaşımız vardı, Kocaeli’ne yerleşen başka bir arkadaşımız oldu. Onlar orada yaşamayı tercih ettiler” diyor Haydar hoca.

Gözaltına alınması ve çalıştığı derneğin kapatılmasını saymasak, 1980 sonrası sürgün edilmemiş, öğretmenlikten atılmamış. Tam “şanslıymışsınız” diyecekken devam ediyor:

Tabi sonra 90’lar başladı. 90’lar 12 Eylül’ü arattı. 1990’lı yıllarda Eğitim Sen’de faaliyet yürütüyordum. Eğitim Sen Diyarbakır Şubesi yönetimindeydim. Gözaltılar işkenceler, baskılar. Zor yıllardı. 1993 yılında öğretmen arkadaşlara diyorduk gelin bir çayımızı için başka bir şey istemiyoruz. Çünkü kelle koltuktaydı. Bir sürü insan yaşamını yitirdi. O dönem şube başkanımız Nebahat Akkoç’tu. Eşi Zübeyir Akkoç’un faili meçhul cinayetle yaşamını yitirmesinden bir yıl sonra Nebahat hoca sendikadan ayrıldı. 1996 yılında ben şube başkanı seçildim. Başkan seçildikten sonra başımızdan çok şey geçti.

Haydar Kılıçoğlu’nun sürgün hikâyesi de böyle başladı. Tabi “başımızdan çok şey geçti” cümlesi sadece sürgünü anlatmıyor diyelim ve haritadaki en uzak şehre gönderilmesinin hikâyesine gelelim…

“Beni araştırırken 20 yıl geriye gitmişler”

1996 yılında Eğitim-Sen Diyarbakır Şube Başkanı olduktan hemen sonra ifade vermek üzere Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele’ye çağırılmış Haydar Hoca. Gerisi şöyle:

İfadeye gittim, buyurun dedim. “20 yıldır seni arıyoruz” dediler. Allah allah dedim. Ben 20 yıldır devletin memuruyum, burada çalışıyorum. Niye arıyorsunuz beni. “Siz TÖB-DER’in 1976 yılındaki mitingine şu şu kişilerle birlikte katılmışsınız” dediler. Bir liste var ve listede TÖB-DER’in o dönem Diyarbakır Şube Başkanının ismi, bir sürü arkadaşın adı var. Doğrudur mitinge gitmişim ama siz o mitingden dolayı ne diye beni arıyorsunuz dedim. “Demek ki sen de bu işlere karışmışsın” dediler. Dedim bu demokratik bir hak ve ben de gidip katılmışım. İfademi alıp bıraktılar. 1970’li yıllarda memurlardan kesilen kesintiler, vardı “meyak” kesintileri deniliyordu. O kesintiler devlet tarafından ödenmiyordu. Bu nedenle bizim TÖB-DER genel merkezi 1976 yılında Ankara’da bir miting yapmıştı biz o mitinge katılmıştık. O kayıtları nereden bulmuşlarsa, Haydar Kılıçoğlu Diyarbakır Şube Başkanı oldu hele araştırın bu kimdir, nereden geldi, neyin nesidir diye araştırırken 20 yıl öncesine kadar gitmişler.

Bu olay, Haydar hocanın gelecekte yaşayacaklarının bir işareti olmuş. Ve gözaltılar, tedirginlik, baskılarla dolu 2 yılın ardından 1998’in Mart ayında kendisine, Kırklareli’nin Vize İlçesi’nin Kızılağaç Köyü’ne tayin edildiği tebliğ edilmiş. Bulgaristan sınırına 10 kilometre mesafedeki bir köy.

Sadece şube başkanı olarak Haydar hoca değil, şubenin tüm asil ve yedek yöneticileri de sürgün edilmiş. Hatta sendikanın yüzlerce üyesi, KESK genelinde bine yakın kamu emekçisi sürgüne gönderilmiş. Emekliliğine bir buçuk yıl varmış ve o dönem dernekler masasında görevli bir memurun “Hocam seni bu defa öyle bir yere gönderiyoruz ki bir daha hafta sonları bile buraya gelemezsin” sözü kulağında Kırklareli’nin yolunu tutmuş. “Emekliliğime az kalmıştı, çocukları götürmedim, 1998’in Ekim ayıydı, gittim” diyor.

“Sürgün de bir ölümdür”

Tabi sürgün edilen yer küçük olunca, Haydar hocanın deyimiyle “Bir tane Kürt sürgüne geliyor acaba neden? Hırsızlık mı yapmış, uyuşturucu mu satmış diye önceden konuşulur.” Çünkü şehrin insanlarının kafasındaki “suçlar” bunlar. Memleketin ta öbür ucundaki politik meselelerden haberdar değil kimse. Ancak “demokrat bir yapıya sahip” olduğunu söylediği Kırklareli’nde “halktan olumsuz bir tavır” görmemiş Haydar hoca. “Ama devlet seni takip ediyor. Takip eden aracın plakasını görüyorsun arkanda.”

Peki sürgünde olmak tedirgin ediyor muydu?

Kendi çalıştığınız alandan, bulunduğun çevreden bir sürü şeyi geride bırakarak gidiyorsunuz. Onlar sizinle gelmiyor. O dönem sürgüne giden arkadaşlarımızdan faili meçhule gitmedik şanslıyız diyenler vardı ama aslında sürgün de bir ölümdür. Çünkü sürgün seni her şeyden koparıyor. Hedeflerin var, hedeflerini yerine getiremiyorsun. Orada çocuklara bir şey veremiyorsun. Psikolojik olarak baskı altında hissediyorsun. Örneğin objektif anlatım, çocukla ilgilenme, çocuğu geleceğe hazırlama senin için ikinci planda kalıyor. İdealizmi kaybediyorsun, verimlilikten düşünüyorsun. Şeyh Said’den bu yana süren bir mesele bu.

Haydar hocaya bugün yaşanan ihraçlar, açığa almalar ve sürgünleri soruyoruz. Yanıt şöyle:

Einstein’in dediği gibi delilik; aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir. Mesela Eğitim-Sen 2 gün boyunca Ankara Kızılay Meydanı’nı işgal etmişti. Bir gece orada kaldık. Sonra bizi coplarla gazla dağıttılar. Sonra döndük Diyarbakır’a geldik. Baktık üye olmaya gelenler var. Bir iki tanesine sordum dedim “hocam hayırdır”. “Siz orada gaz yiyorsunuz bizim elimizden de üye olmak geliyor” dedi. Biz sürgüne gönderildiğimizde üye sayımız beş bindi. Biz gittikten sonra 8 binlere ulaştı.

Ve deneyimli bir eğitimci olan Haydar Kılıçoğlu’ndan bugün sürgünü gitmiş olan genç meslektaşlarından, yaşayarak öğrenilmiş “bir ders ve öneri”:

Bugün insanlar iktidara yaranmak için bir araya geliyorlar ya bir heykele saldırıyorlar, ya bir kadına saldırıyorlar niye böyle giyiniyorsun diye. Sürgüne gitmiş bir öğretmenin yaşamı da tehlikededir bu sebeple. Çünkü terörist olarak görülüyor. Demokrasi isteyen, özgürlük isteyen bir insan olarak değerlendirmiyorlar. Sen Kürtsün, teröristsin bir de sana maaş veriyorlar, bir de sana ekmek veriyorlar diyor. Ama tüm bunlara rağmen “ben burada sürgünüm, herkes bana düşman” psikolojisi ile hareket kabuğuna çekilmemek gerekiyor. İnsani ilişkileri geliştirmek gerekiyor.

“Sürgün bir boşluktur, insani değil”

İsmini vermek istemeyen başka bir öğretmenden dinleyelim sürgün olduğu Mersin’in Mut İlçesi’ndeki köyde yaşadıklarını. Bu arada yıl 2001. 80’ler ve hatta 90’lar bile geride kalmış. Öğretmenimiz ’78 kuşağından.

Mut İlçesi’nin bir dağ köyüne verdiler beni. Daha köye varmadan benim Diyarbakırlı olduğumu öğrenmiş muhtar. Eşimle lojmanı temizlemek için köye gidiyoruz. Yolda karşılaştık muhtarla. Selam verdim selamımı almadı. Lojmanı temizledik, sonra muhtar geldi. Kendisine bir liste imzalattırmam lazım. “Hocam sen nasıl geldin buraya” dedi. “Beni devlet görevlendirdi geldim” dedim. “Hayır biz ODTÜ mezunu öğretmen istiyoruz” dedi. Ben de dedim “sen listeyi imzala istersen Oxford mezunu iste. Hemen o gün valiye telefon açmış. Demiş buraya bir PKK’li öğretmen göndermişler. Tüm köylü isyanda. Halbuki köyde böyle bir durum yok, çünkü ben daha göreve başlamamışım. Gitmedim o köye, daha uzak başka bir köye gittim. Çünkü o okula gitsem kahveye gitsem kimse selam vermeyecek, bakkal bana ekmek vermeyecek. Veliler çocuklarını okula göndermeyecek.

Aradan birkaç yıl geçmiş, 2005 yılında Mersin’de “bayrak yakma olayı” olarak adlandırılan provokasyon yaşanmış. Öğretmenimiz o tarihte Mut’ta yine bir köy okulunda görev yapıyor. Köy büyük, taşımalı eğitim yapılıyor. O gün öğretmenler çocuklara birer bayrak verip köyde yürüyüş yaptırıyor. Ancak kendisinin deyimiyle “sakıncalı piyade” sayılan sürgün öğretmenimiz sınıfını çıkarmıyor. Ve bu sebeple müdürle aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

Hocam sen niye çocukları çıkarmadın? Ben de dedim milli eğitimden size bu konuda gelmiş yazılı bir talimat var mı? Ders yapmayın, çocukların eline bayrak verin köyde gezdirin diyor mu talimatta. Eğer böyle bir talimat yoksa siz şu anda suç işliyorsunuz. Düşündü, hizmetliyi gönderdi dedi git çocukları topla getir.

Uzun yıllar geçirmiş Mersin’de sürgün öğretmenimiz. Bazen çocukları okulda “Kürt diye dışlanmış”, bazen de komşu çocuklar “külüstür öğretmen arabasını ateşe vermiş.” Ve sonunda emekli olmuş, yeniden memleketin Diyarbakır’ın yolunu tutmuş. Sürgün ruh hali için yorumu ise şu:

Sürgün bir boşluktur. İnsani değil. İsmi üzerinde işte, sürgün. Mecburi iskan yasasından beri Kürtlere uygulanıyor.

Sürgünde bir an…

Nuri Özdemir

Mehmet Nuri Özdemir, “16 yıl öğretmenlik yaptım. 2016’da bitti” diyor. Geçen yıl ihraç edilmiş. “Bugünden” bir örnek.

Sürgünün tarihsel geçmişi ve nasıl bir politika haline geldiğini yarın Nuri Özdemir, Eğitim-Sen Diyarbakır yetkilileri ve 12 Eylül sonrasını cezaevinde geçirmiş Hüseyin Barış ile konuşacağız. Ancak bugünkü bölümü “son söz” niyetine Nuri hocadan bir anıyla bitiriyoruz:

Tatvan’da görev yaparken Ziya Hoca vardı. Trabzon’da sürgünken başına gelen bir olayı anlatmıştı. Şöyle diyordu; “Beni Trabzon’a sürdüler. Gittik. Başladık. Bir gün öğretmenler odasında oturuyorum. Birisi bana döndü dedi ki dua et ki buraya bir cenaze gelmesin. Tabi o esnada hızlı düşünmek zorundayım. Bir yandan Kürt damarım tutmuş, bir yandan yumuşak davranayım diyorum. Ve Kürt damarım tuttu kalemi fırlattım yüzüne, üstüne atladım. Sonra bizi ayırdılar. 10 gün sonra beni başka bir yere gönderdiler.


Yarın: “Sürgün veya yerinden etmenin kökeni nereye dayanır?” “Bugünkü sürgün öğretmenleri ne bekliyor?” “Geçmişten bu yana ne değişti, ne aynı kaldı” sorularının yanıtlarını vermeye çalışacağız…