Ana Sayfa1915'TEN BUGÜNE1915’ten BUGÜNE | Garabed’in Zir’den İstanbul’a, oradan Arjantin’e uzanan öyküsü

1915’ten BUGÜNE | Garabed’in Zir’den İstanbul’a, oradan Arjantin’e uzanan öyküsü

HABER MERKEZİ – 1915’ten bugüne uzanan Ermeni portrelerinde bu hafta, ailesiyle beraber tehcir edildiğinde daha birkaç aylık olan Garabed Betlehemyan ile ailesinin ve onların yürüdüğü sokaklarda yürümek, izledikleri manzarayı kendi gözleriyle görmek ve onların deneyimini ölümsüzleştirmek için Garabed’in bir dönem yaşadığı İstanbul’a giden torunları Ana Laura Menini’nin hikayesi var.


Eugenia Akopian

Çeviri: Tolga Er


Kalust Betlehemyan, 1915 yılına gelindiğinde sadece birkaç aylık olan erkek çocuğu Garabed, üç yaşındaki kızı Maria, sekiz yaşındaki çocuğu Hovannes ve eşi Maryam Bulbulyan ile Yenikent’te (Zir) yaşamakta olan Ermeni bir politikacıydı. Ermenileri yok etmek için hazırlanan sistematik plan Osmanlı İmparatorluğu’nda uygulanmaya başlamıştı ve Türk yetkililer, Ermeni olan dini, siyasi ve aydın liderleri topluyordu. Bir gün Betlehemyan’ın da kapısı çalındı; listelerinde sıradaki isim Kalust’tu. Kalust, bir süre hapiste tutuldu, sonra da öldürüldü.

Maryam ve üç çocuğu, çoğu Ermeni aile gibi evinden tehcir edildi. Gerekçeleri savaşın an meselesi olmasıydı ve karar, onları korumak için alınmıştı. Ancak başlarına gelenler bunun tersine işaret ediyordu. Ermeniler, muhtemelen öldürülecekleri, açlıktan yaşamını yitirecekleri ya da hayatta kalamayacakları çöle yollandı. Çöle ulaştıklarında akıllarına ilk gelen kesin olarak ölüme doğru yol aldıklarıydı, ancak diğer Ermeniler sayesinde hayatta kalabildiler. Sonrasında da İstanbul’a; Maryam’ın kız kardeşi ve ailesinin yaşadığı kente ulaştılar.

Bahçe dekorasyon dükkanına döndürülen St. Joseph yetimhanesi

Maryam, çocuklarının eğitimini ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmenin en iyi yolunun oğullarının yetimhaneye gitmesi olduğuna karar verdi. Orada her gün yemek yiyebilecek, okula gidebileceklerdi. Bir gün çocukların teyzesi rolüne bürünen Maryam, onları Beyoğlu’ndaki Fransız yetimhanesi St. Joseph’e götürdü. Oğlanların ikisine yetecek kadar yerleri yoktu, o yüzden sadece birini kabul ettiler. Yaşça daha büyük olduğu için girdi yetimhaneye. 1919 yılında girdiği 13’üncü yaşına kadar da orada kaldı. Sonra da kuzeni Dikran (Maryam’ın kız kardeşinin oğlu) ile Arjantin’e doğru yola çıktı. Garabed ise tam o sırada yetimhaneye girdi -toprakla çalışmayı öğrendiği yere- ve orada 1926 yılı gelene kadar kaldı. Maryam, o yıl Arjantin’e taşınmaya karar verdi.

Betlehemyan ailesi 1927 yılında Palermo’da bir mahalleye taşındı. Garabed, eğitimine burada devam etti; tıp okumak istiyordu. Ancak ağabeyine göre onun çalışması gerekiyordu. Garabed de bu yüzden terziliği öğrendi.

Garabed, Arshalois Mateosyan ile tanıştığında sene 1933’tü. Arshalois da dehşetten kaçıp Arjantin’e yerleşmiş bir Ermeni’ydi. Tesadüf o ya, o da Stanos’ta doğmuş, Garabed’in kaldığı dönemde İstanbul’da yaşamıştı.

İki gencin Güney Amerika’da tanışması kaderin cilvesiydi.

Garabed 19 yaşına gelmişti, kız ise daha 13’ündeydi. Beş yıl sonra nişanlandılar. Arshalois 21’ine geldiğinde ise evlendiler ve üç çocukları oldu. Çocukların isimleri Ana Maria, Silvia ve Carlos’tu.

Garabed ve Arshalois, terzi dükkanında çalıştı. Dükkan büyüdü; makinelerin ve çalışanların sayısı arttı. Ancak Garabed yarım kalmış hayalini tamamlamakta kararlıydı. 1953 yılında Garabed 37 yaşına geldiğinde, tıp eğitimi alabilmek için La Plata Üniversitesi’ne kayıt oldu. Sarf edilen onca çabayla ve Arshalois’in ve çocukların desteği ve yardımıyla geçen altı yılın ardından Garabed artık bir tıp doktoruydu.

Garabed Betlehemian’ın torunu Ana Laura Menini, Londra’da yaşayan bir bilişim teknolojisi danışmanı. Büyükbabası ve büyükannesinin hikayesine ve kökenine karşı her zaman merakı ve tutkusu olmuştu Ana Laura’nın. Onların yürüdüğü sokaklarda yürümek, izledikleri manzarayı kendi gözleriyle görmek ve onların deneyimini ölümsüzleştirmek istiyordu. 2013 yılında, sevgilisi Sebastian ile beraber ailesinin geçmişini keşfetmek için yolculuğuna başladı.

Ana, yolculuğa başlayışını ve ailesinin geçmişini şöyle anlatıyor:

Oraya gitmek, bir zamanlar Stanos olan o ünlü Yenikent’i ziyaret etmek istedim. Ancak Stanos’tan geriye hiçbir şey kalmamıştı; üzerine yeni yerler yapılmıştı. Öte yandan İstanbul beni daha çok içine çekti; çünkü orası büyükbabam ile büyükannemin aklının erdiği yaşta yaşadığı yerdi.

İnsanların yüzü çok tanıdık geliyordu… İnanamamıştım. Yaşlı erkeklere baktığımda onlarda büyükbabamın ve amcam Mario’nun yüzünü gördüm. Kumsala gittiğimizde ise kumda oynayan kızlar aynı kuzenlerime benziyordu.

Büyükannemin vaftiz edildiği İngiliz kilisesini ve Fransız yetimhanesini şans eseri gördüğümde sevinçten ağladım. Yetimhanenin kapısında bekliyordum, kapının aralık olduğunu fark ettim ve diğer tarafta ne olduğunu görebilmek için cep telefonum ile o aralıktan fotoğraf çektim. Camlarının sınıflara veya yatakhanelere ve aydınlık yeşil bir bahçeye baktığı bir koridor uzanıyordu. “Ne olursa olsun içeri girmeliyim” dedim kendi kendime. Kapıyı açtım ve çimento torbalarının üzerinde uyuyan bir işçiyi uyandırdım yanlışlıkla. Bana sinirlenmek yerine İngilizce bilen birini aramaya koyuldu. Bulduğu adam da İngilizce bilmiyordu, sadece “Fotoğraf yok” dedi. İstediğim tek şey orayı görebilmekti! Fotoğraf çekmemeyi kabul ettikten sonra içeri girdim ve sebze bahçesi olduğunu düşündüğüm bir alana girdim. Aklıma bir anda büyükbabamın kız kardeşi Maria’nın cümleleri geldi; yetimhanede sebze bahçesi vardı ve Garabed’in bahçesi her zaman en güzeliydi. İçeri girdim, etrafa bakındım ve oradan ayrıldım. Fotoğraflarını çekemesem de oraya adımımı atabilmekten dolayı çok mutluydum.

Büyükannemin, büyükbabamın ve ailelerinin hayatta kalabilmesi için yardım eden ve eğitiminde rol oynayan herkese teşekkür ediyorum. Ayrıca onları hoş karşılayan ve hayatlarını yeniden kurma fırsatı veren Arjantin’e de teşekkürler. Onca ancı ve kısıtlı duruma karşın her şeyin mümkün olduğunu bana gösterdikleri, pes etmeyip ilerledikleri, daha iyi bir dünya hayal ettikleri, onların elinden alınan her şeyi bize sundukları ve diğerlerinin silmek istedikleri Ermeni kimliğine ve ailelerine sahip çıktıkları için onlara teşekkür ederim. Bazı delilerin yok etmek istediği Ermeni mirası sayesinde değerlerimin, kimliğimin ve geçmişimin bir parçası oluşabildi. Onlar olmasa, bugün olduğum kişi olamazdım. Ben, onların hikayesini anlatmak ve paylaşmak istiyorum; çünkü onlar için yeterince şey yapamadığımızı hissediyorum. Dileğim; tüm bu Ermeni soyadlarının hafızalarımızda sonsuza kadar yer etmesi ve onları asla unutmamamız. Eğer tüm bu hikayeleri bugün anlatabiliyorsak, bunun anlamı Osmanlı İmparatorluğu’nun bizi mağlup edemediğidir.

Cecilia Mardirosyan da Garabed’in torunu; Paris’te yaşıyor ve muhasebeci olarak çalışıyor.

“Onların mücadelesi olmasaydı bugün burada olamazdık” diyen Cecilia, ailesinin hikayesiyle ilgili hissettiklerini şöyle anlatıyor:

Ailelerimize kapısını açan tüm ülkelere teşekkür etmek istiyorum. Hayatta kalma ve soyunu kurtarma mücadelesi sırasında Arjantin’e geldiklerinde tek bir kuruşları yoktu. Ancak Arjantin, bize ve onlara bir yer ve gelecek verdi. Bu sayede büyükbabam eğitim alabildi, çalışabildi ve en önemlisi hayatının aşkını bulabildi. Büyükannem ve büyükbabama da teşekkürler. Bugün sahip olduğum aile onlar sayesinde var.

Kaçan tüm Ermenilere minnet duyuyoruz. Pes etmedikleri için teşekkür ederiz; onların mücadelesi olmasaydı bugün burada olamazdık.

Bu hikayenin anlatılmasını istiyorum. Büyükannem ve büyükbabam harika insanlardı. Onlara borçluyum. Ayrıca Ermeni olmayan kişilerin, insanlarımızın neler yaşadığını bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mağdurluktan uzaklaşabilmemiz için iyi bir başlangıç noktasının minnetimizi sunmak olduğunu düşünüyorum. Zaman akıp geçti ve şimdi ileriye doğru harekete geçmeliyiz. Hatırlamalıyız ve unutmamalyız, ancak teşekkür etmek de önemli. Bu yüzden bu fırsat için teşekkürlerimi dile getirmek istiyorum.


Kaynak: Aurora Prize