Ana SayfaManşetKadının üzerindeki edilgenlik pelerinini yırtıp attı: Simone De Beauvoir

Kadının üzerindeki edilgenlik pelerinini yırtıp attı: Simone De Beauvoir

HABER MERKEZİ – “Kadın: İkinci Cins” kitabı ile dönemin kalıplarını yıkan, varoluş ile feminizmi harmanlayan, deneyimleyerek öğrenen ve öğreten Simone De Beauvoir. O, mutfak ya da ‘süslenme odalarına’ uygun bulunan kadının üzerindeki edilgenlik pelerinini yırtıp attı bir hışımla ve hala evvela kendi içindeki kalıpları yıkmayı öğrenen kadınların gülüşünde yaşıyor.

Biz, kadınlara yöneltilen saldırıların çokluğu ve sertliği karşısında yılmayacağımız gibi; ne ‘sahici kadın’a yağdırılan çıkarcı övgülere kanıp aldanacağız ; ne de paylaşmaya yanaşmadıkları alın yazısının erkeklerde uyandırdığı coşkunluğa kapılacağız.

Simone De Beauvoir, düşünme ve yazma tutkusu ile yoğrulan bir hayatın mimarı.

Özgürlüğün inatlı kadim savunucusu Simone, 9 Ocak 1908’de Fransa’nın başkenti Paris’te doğdu.

Bir Paris kışında dünya ile tanışan Simone, önce bir Katolik okulunda matematik sonra Sainte-Marie Enstitüsü’nde dil ve edebiyat okudu.

Öğrencilik döneminde Simone’un en yakın arkadaşı olan Elizabeth Mabille nam-ı değer kendi taktığı lakabı ile Zaza’yı kaybetmesi hayatında ciddi bir iz bıraktı.

Doktorlar Zaza’nın menenjit yüzünden hayatını kaybettiğini söyledi ancak Simone buna inanmadı. O, ailesi tarafından zorla evlendirilmek istenen Zaza’nın üzüntüsünden öldüğünü söyledi. Elbette ki bu olay Simone’un ilerde oluşacak düşüncelerinin tohumu niteliğinde oldu.

Ardından Sorbonne’da felsefe eğitimi alan Simone bu alandaki başarısı ile Fransa’nın en genç felsefe öğretmeni oldu.

Kadınların sadece eşini iyi ‘temsil’ edip ‘kadınlık görevlerini’ yerine getirmelerinin “kafi sayıldığı” dönemde Simone, kadınının adını hayatın her alanında görünür kılmak için mücadeleye başladı.

Ataerkil dünyanın güdümünde olan sisteme ısrarla kadınların var olduğunu ve inatla hayatın her alanında olacağını tekrarladı.

‘Kadın kendi hayatından vazgeçerek kendini eziyor’

İçselleştirilmiş kadın figürüne karşı çıkışını tane tane anlatan Simone, kadının öncelikle kendinin farkına varması gerektiğini vurguladı üstüne basa basa.

Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.

Simone eserlerinde toplumsal cinsiyeti bir kavram olarak kullanmadı lakin buna giden felsefi zeminin açılmasına ön ayak oldu.

İkinci dalga feminizmin temsilcilerinden olan Simone De Beauvoir, ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ sözü ile kadının toplumsal tarih ve bilinç ekseninde bilince çıkarılacak bir hal olduğunu anlatır.

Simone, siyasi ve yasal hakların elde edilmesiyle ‘kadın sorunu’nun çözülmediğinin idrak edildiği bir düşünceyi kapsayan ikinci dalga ile özdeşleştirildi.

Feminizm kitabının en kıymetli yazarlarından

Cinsiyet eşitsizliğine ve kadının kendine biçilen rollerin içerisinde ne kadar mutsuz olduğuna değindi.

Bir yerde okumuştum, ‘feminizmin kitabını yazan kadın’ diyorlardı Simone için.

Elbette ki bu misyonu tek bir kadına yüklemek doğru olmaz ama ‘o kitabın’ en kıymetli sayfalarında imzası olduğu su götürmez bir gerçek.

Simone’un ilk eseri Konuk Kız 1943’te yayınlandı ve oldukça ilgi gördü.

Simone’un ikinci eseri ise varoluşçu düşüncenin başarılı bir örneği olarak gösterilen Denemeler 1944 yılında yayımlandı.

İnsanın varolma halini irdelediği kitabında Simone şöyle der:

İnsan, varlığını varlaştırmak zorundandadır. (…) Kişi ava çıkar, balık tutar, araçlar yapar, kitaplar yazar: ama eğlenmek için, kaçmak için yapmaz bunları; yaşamak, varolmak için yapar. bunlar birer eğlence ya da kaçış değildir: varoluşa yönelmiş birer hareket, varolmak için başvurulan birer eylemdir. Varolması için kendini aşmak zorundadır insan.

Fransa’da Cezayir ile yaşanan iç savaştan oldukça etkilenen Simone, Cezayirlilere yapılan işkencelerin Nazi yöntemlerinden farksız olduğunu söyledi.

Simone De Beauvoir, Başkalarının Kanı adlı eserinde ise Fransa’daki savaş ortamında geçen bir hikaye kurgular.

Helen’in ölümü benim yaşamıma giriyor ama ben onun ölümüne giremiyorum.

Öte yandan II. Dünya Savaş’ından sonra Simone, Jean Paul Sartre’ın Maurice Merleau Ponty ve diğer arkadaşları ile kurduğu Modern Zamanlar adlı politik gazetede çalışmaya başladı ve hayatının sonuna dek burada çalışmayı sürdürdü.

Ve kadınların başucu arkadaşı raflarda: Kadın

Ve Simone 1949’da kadınların başucu kitabı haline gelen Kadın: İkinci Cins kitabını kaleme aldı.

Simone bu kitap ile kadın haklarını felsefi açıdan irdeleyen ilk feminist yazar olma özelliğini kazandı.

Bu eserde kadınların erkek egemenliği merkeze alan toplum düzeninde ikincil olarak konumlanmış rollerini çözümledi.

Bu kitabı yazarken deneyimlediklerinin feminist bilinçlenmesinde önemli bir rol oynadığını söyleyen Simone, bir röportajında şöyle açıklar yaşadığı farkındalığı:

İkinci Cins sırasında ihtiyaç duyulan mücadelenin farkına vardım. Anladım ki, kadınların büyük bir çoğunluğu benim sahip olduğum seçeneklere sahip değildi, o kadınlar ki, aslında, o tanımlama yıkıldığında tamamıyla çökecek olan erkek egemen toplum yapısı içinde ikinci bir cins olarak tanımlanmışlar ve ele alınmışlardır. Ancak aynı diğer bütün ekonomik ve politik olarak tahakküm edilen insanlarda olduğu gibi, isyan çok zor ve yavaş gelişebilirdi. Bu insanlar önce o tahakkümün farkına varmalıydılar. Sonra, değişim için kendi güçlerine inanmalıydılar. Erkeklerle yapılan “işbirliği”nden çıkarı olanlar, ihanetlerinin doğasını anlamak zorundalar. Son olarak, tavır alınması halinde, benim gibi kariyerlerini, pozisyonlarını kaybedecek olanlar, öz saygılarını kazanmak için risk almak zorundadır. Ve onlar anlamak zorundadır ki en çok sömürülen kardeşleri aralarına en son katılanlar olacaktır.

Simone ile Sartre ya da Simone’un Sartre’si

Simone aynı zamanda düşündükleri ve yaşadıklarıyla muazzam bir uyum içerisinde oldu.

Simone’u varoluşçuluk felsefesenin öncülerinden Jean Paul Sartre’nin ‘sevgilisi’ statüsü üzerinden tarifleyenlere inat özgürce yaşamasını bildi aşkı da mücadelesini de.

Ama kendi olmayı bildi öncelikle.

Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur.

Peki tam tersini deneyelim mi?

Simone’un arkadaşı, dostu ve sevgilisi olarak Sartre ne anlama geliyordu?

Üniversitede tanışan Simone ve Sartre’nin yol arkadaşlığı ölümlerine dek sürdü.

İki yıl birlikte yaşayan çift iki yılın sonunda pek çok anlamda insanlar açısından ilk niteliği taşıyan -bilinirlik düzeyinde- ‘açık ilişki’ yaşamaya başladılar.

Kabul edilmiş toplum normlarına cesur bir başkaldırı olan bu kararları ölene dek sürer çünkü onların arasındaki ‘özgür ilişki’ 3. kişilerin zedeleyebileceği bir çerçeveye oturmaz.

‘Bizim Sartre ile giriştiğimiz tutkulu bir deneydi’

Ki Simone bunu şu sözleri ile itiraf da eder:

Benim ve Sartre’ın bilinçli olarak giriştiğimiz deney çok aşırı, o ölçüde de tutkulu bir deneydir; biz ikimiz arasında yürürlükte olan bağlılık bir yana, başka aşklar da yaşamak istedik, fakat galiba önemli bir meseleyi unuttuk. Acaba üçüncüsü ne diyecek, bu tür bir ilişkiyi nasıl karşılayacaktı? Öyle anlar oldu ki üçüncüsü bizim havamıza rahatlıkla ayak uydurdu, aramızdaki bağ dostluklara, aşk kokan arkadaşlıklara, geçici sevdalanmalara hak tanıyordu. Fakat üçüncüsü daha fazlasını isteyince, bulduğu ile yetinmeyince çatışma başlıyor ve üçüncü hep kaybediyordu.

Bu anlaşmalarının kuralı ise şeffaflıktı.

Onları ayrılmaz yapan en önemli unsur yazmaktan ve düşüncelerini tartışmaktan aldıkları hazdı.
Sartre 15 Nisan 1980 yılında hayatını kaybetti.

Simone ise en iyi arkadaşının ardından 6 yıl sonra 14 Nisan’da hayatını kaybetti.

Feminizm ve varoluşçuluğun unutulmaz iki kalemi şimdi Paris’teki Montparnasse mezarlığında yan yana yatıyor.

Simone hala evvela kendi içindeki kalıpları yıkmayı öğrenen kadınların gülüşünde yaşıyor.