Ana SayfaYazarlarArif AltanKentler düşerken – Arif Altan

Kentler düşerken – Arif Altan


Arif Altan


Yinelenen sahnelere dönüşüyor. Tepeden tırnağa silahlı erkekler ordusu kaçıyor, önlerini kesen bir kadın “kaçmayın, geri dönün” diyor. Bir an utancın ağırlığıyla başları önlerine eğiyor, ama dinleyecek halleri de yok. Kaçış, olanca hızıyladır. Birlikte sürükleniyor, birlikte kaçıyorlar. Kovalayan tehlike herkese aynı mesafededir, herkes için aynı ayırım bilmez şiddettedir. Gördüklerimiz, okuduklarımızın bir uyarlaması. Bu ilerleyen araçta ayakta dikilen kişi, atı üstünde hızla yol alan Napolyon’un subaylarından biri değil mi? Kenti terk eden şu dehşet içindeki kalabalık, neyi var neyi yok sırtına vurup Moskova’dan kaçan Rus ahalisi olamaz mı? Moskova sokaklarını ıssız bırakan yığınlar için ne demişti Tolstoy, geri çekilme emri veren General Kutuzov’u yerden yere vuran, ama aşağıladıkları yoksullarla birlikte kaçmaktan da zerre utanmayan şu yüksek Moskova sosyetesi neler mırıldanıyordu öyle? Erbil ve Süleymaniye’nin yolunu sivillerden önce kat eden şu gururlu Kürt askerleri, Borodino’da kırıldıktan sonra yaralı ve aç haliyle Moskova’ya giren, ama yiyecek hiçbir şey bulamadıktan sonra, “kılıcı bırakıp sopaya davranan” mujiklerce Paris’e dek kovalanan Napolyon ordusundan arta kalanlar değil mi? İlk sahnede kaçan Ruslardı, sonrasında Amok Delisi gibi gibi gerisin geriye koşan Fransızlar…

Tehlikeyi birlikte göğüsleyemeyenler, yaklaşan tehditten birlikte kaçıyorlar. Kurtulmanın en iyi yolu budur. Bir arada oldukları sürece kaçmak, herkes için aynı şeyi, tehlikeden kurtulmayı ifade eder. Eski bir inanış değil, bütün zamanların yaşattığı ilk deneyimdir; felaket yayılmayı değil odaklanmayı seçer. Dehşet, dışta kalan kör bir noktada gerçekleşir. Kovalayan aç kurt sürüsü, düşenin üstüne atılır. Düşen, ondan bir şey kalıncaya kadar kurcalanacağı için, kaçmakta olan sürüye kat ettiği mesafece zaman kazandırmıştır. Keskin tırnaklar, ölümcül dişler bütün bir sürüyü aynı anda bulması imkansızdır. Öyle görülmüş, öyle tecrübe edilmiş, öyle inanılmıştır. En güçsüz olan bile düşene kadar onca kalabalık içinde düşenin kendisi olabileceğini düşünmez. Kaçış yığıncadır, ama kurtuluş kişisel bir bekleyiştir. Her bittiğinde başa saran aynı sahneler. Hızlıca en önde kaçan bir ordunun perişan görüntüsü, ardı sıra onları izleyen yıkıntı halindeki yığınların çöküşü sürükleyen bitik resimleri.

Bir yerden gözümüz ısırmıyor, kanlı canlı izlediklerimiz, belleğimizi yarıp ulu ortaya fırlayanlar, saman sarısı sayfalar üstünde hikaye ustalarının kalemlerinin ucunda ete kemiğe bürünüp canlananlardan. Tıkanan yolda sıkışıp kalan şu yığınlar, yaklaşan Alman ordularının önünden kaçışan Paris halkı değil mi? Gördüklerimiz, sayfalarını çevirdiğimiz İlya Ehremburg’un düşen Paris’inden değil mi? Birbirini izleyen satırlar, hiç solmamış o capcanlı manzaralara dönüşüp bir insan kalabalığını peşinden nasıl sürükleyebilir böyle! Ardına bakmadan kaçan yiğit ordunun önünü kesip “geri dönün” diye bağıran şu genç kadın mesela! Öfkeli bakışlarıyla fazla tanıdık gelmiyor mu size de? Herkes kaçmakla meşgulken, o işgal altındaki Paris’te kalıp Clemence ananın evinde direnişi örgütleyen güzeller güzeli Denise olamaz mı? Ya şuracıkta mevzilenen delikanlı! Faşist Franco ordularına karşı Madrid kapılarında savaşan, Alman taarruzunda Belçika sınırını koruyan, ülkesi için tehlikeden tehlikeye koşan Michaud’yu hiç mi çağrıştırmıyor? Toprağını ve halkını teslim etmenin utancından birbirini suçlayarak kurtulmak isteyen şu çürümüş politikacıların her birinin yüzündeki doymuş ifade, riyakarlıkta ataları Foche ve Talleyrand ile yarışan bir Tessat, bir Daladier, Almanya’ya uşaklık etmekte birbiriyle yarışan bir Gratel ve Breuteuil pişkinliği ve arsızlığından aşırma aynı hoşnut besili ifade değil mi gerçekten?

Alışkanlığı geçti, durmadan başa sarıp yinelenen aynı sahnelere dönüştü. Hayatı birlikte inşa etmeye ve aynı toprağı birlikte işleyip birlikte bölüşmeye yanaşamayanlar, yaklaşan ölümden hep birlikte delicesine kaçıyor. Hepsini saran korku ve endişe, kaçışın güzergahını bütün engellerden temizliyor. Düşmediği müddetçe parçalanacak av olamayacağını biliyor, düşen her kişinin düşmeyen için bir kurtuluş armağanı olacağını seziyor herkes. Geride ne olup bittiğinin ve ileride ne olacağının bir önemi yok, önemli olan artık bulunduğu yerle varacağı yer arasındaki mesafeyi bir an önce aşıp geçmek. Hiçbir zaman birbirini bu yakınlıkta görmemiş olanlar birbirine yapışmış, birbirinin bakışından, birbirinin heyecanından, birbirinin korkusundan soluyor. Birbirinden ayrılmamaları, düşenin geride kalmakla yüzleşeceği korkunç akıbetten kurtulmanın da tek yolu. Kaçacak bir yerleri yok oysa, dönüp kalmaktan başka bir çareleri de. Kaçtıkları yer, yurtlarını da kendilerini de zaten kurtların önüne atıp köşeyi dönenlerin durduğu yer.

Kovalanan kavimler resmedilmişti, bozguna uğradıktan sonra kaçan ordular yazılıp çizilmişti. Yollarda kırılan uluslar, çöllerde helak olan halklar, kurtuluşu kaçmakta bulan bütün o kalabalıkların her birinde canlanan kendinden öncekilerin anıları. İşgal günlerinde her şeylerini geride bırakarak kafileler halinde kentlerini terk edenlerin yazılı hikayelerinde vaktiyle okuduğumuz ne varsa, şimdi kaçacak bir yeri olmadığı halde nereye olduğuna bakmadan delicesine kaçışan kalabalığın şu perişan görüntüsüyle uyuşuyor. Hem dini hem de edebi metinler, tehlikenin geçtiğine inandıklarında hep birlikte kaçanların, bu sefer birer birer geri döndüklerinden ve sonra her şeyin yine eskiden olduğu gibi sürdürdüğünden söz eder. Her defasında yinelenen bir trajedidir bu. Önce kaçacaklar, kaçarken kırılacaklar, sonra hep birlikte kaçtıkları yere teker teker bir başlarına geri dönecekler.

Kurtuluş, ne onları kumar masalarında hayasızca harcayan toprak ağalarının söylediklerinde, ne de sadece kendi aralarındakini değil aynı zamanda bütün mesafeleri de anlamsızlaştıran ortak bir yönelimin dehşet gücünü açığa çıkaran, yığınsal çılgınlığın bu ürkütücü geri atılışında. Kaçış, negatif bir kuvvetin hayatı içermeyen hızıyla birleştiğinde, olmayan bir kurtuluşu yakınlaştırmayı vaat eder. Bu, düşman sofralarında birer gösteriş budalasına dönüşen öncülerinin vaadiyle de örtüşür üstelik. Halkın ve ülkenin içinde bulunduğu durumdan habersiz, hayatın gerçeklerinden uzak, kişisel çıkarlarından başka bir gündemi olmayan bir asalak güruhun vaatleri işte! Bir halkı, düşen av gibi parçalamaya hazır duran aç kurtların bakışıyla izleyen düşmanları hakkında zihinleri karışık bile değil, bomboş. Ne konuşmalarında, ne vaatlerinde gerçek bir bilgi, hatta gerçek bir yaşanmışlık bile yok.

Uluslararası diplomasinin satranç tahtasında yapılan hamlelerin basit piyonlarına dönüşen bir avuç hırsız politikacının ağzına bakmaktan vazgeçtiklerinde, ancak o zaman şuursuzca kaçışırken önlerinde dimdik ayakta duran o genç kadını görebilir yığınlar. Özgürlüğü ve kurtuluşu, sadece o genç kadın simgeliyor çünkü. Bir kitabın sayfaları arasından fırlamış hayali bir karakter gibi ama her şeyiyle kanlı canlı gerçek bir kişilik. Bu genç kadın, Paris sokaklarından çıkıp kaçışanların önünü Kerkük sokaklarında kesen Denise’in ta kendisidir çünkü. Şu birbirini suçlayıp duranlar da iki gün önceki toplantıda yurdunu ve halkını düşmanlarına sattıktan sonra, şimdi lafı geveleyip duran Tessatlar, Daladierler, Grateller ve Breuteuillerden başkası olamaz. Dağılan ordu, perişan halde kaçışan şu yığınlar mı? Onları da, aristokrasi tarafından aşağılanan ve alınıp satılabilen köylülüğün istilaya direnci karşısında, içinden geldiği sınıfa tüm inancını yitiren Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ındaki Piyer Bezuhov’un ruh hali kurtarabilir ancak. Bugüne dek iman ettiklerine sırtını dönüp gururuyla dimdik ayakta durana tüm içtenliğiyle yüzünü çevirdiklerinde…