Ana SayfaManşetKutsal kadınlık rollerine tutkulu bir başkaldırı: Sevgi Soysal

Kutsal kadınlık rollerine tutkulu bir başkaldırı: Sevgi Soysal

HABER MERKEZİ – Kaleminden kavgasına inançla, tutkuyla yaşanmış bir hayatın yaratıcısı; Sevgi Soysal. Cezaevinden tiyatro sahnesine, oradan da sürgüne uzanan zor ama iyi ki dedirten yaşamıyla geçti aramızdan. Geriye Tante Rosa ve fazlasının direngen kadınlarını bırakarak.

Hayata, aşka ve yazıya tutkuyla bağlanmış bir hayat sürdü Sevgi Soysal.

“Tutkularımı gün aydınına çıkarmanın yeri miydi bu kent” dese de coşkunluğuyla yaşadı hayatın ona sunduklarını.

Edebiyata kattığı alışılmışın dışındaki kadın karakter Tante Rosa ile dağarcığımızda unutulmaz bir yerin sahibi oldu.

Sevgi Soysal, 30 Eylül 1936’da İstanbul’da dünyaya geldi.

Liseyi ‘delibozuk ve aklı bozuk’ bir genç kız olarak Ankara Kız Lisesi’nde okudu.

Lisenin ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi’nde arkeoloji okumaya başladı.

Sevgi gençlik yıllarda annesi, tutku ve isteklerini bastırarak ailesine olan görevlerini yerine getiren bir kadın olarak yorumlar, eleştirir bu halini.

Çünkü çocukluğundan düşmüştür içine o hükmedilemez delişmen tohum.

Bu esnada henüz öğrenciyken tanıştığı Özdemir Nutku ile evlenmek istedi. Soysal, ailesinin evliliğe karşı çıkması üzerine intihara teşebbüs etti.

Dedik ya tereddütsüzdü isteklerinde. Nitekim istediği oldu ve ailesi evliliğe rıza gösterdi. Çift evlenip birlikte Almanya’ya gitti.

Sevgi Almanya’daki Göttingen Üniversitesi’nde arkeoloji ve tiyatro dersleri aldı.

1958’de Türkiye’ye dönen çiftin Korkut adını verdikleri bir oğulları oldu.

1960’lar itibariyle yazıya ağırlık veren Sevgi, var olmak ve kadın olarak var olmaktan duyduğu iç çekişmelerini kağıda döktü.

Bu dönemde Sevgi’nin öyküleri Dost, Yelken, Ataç, Yeditepe, Sinema-Tiyatro gibi dergilerde yer almaya başladı.

Cezaevinden sürgüne, tiyatro sahnesinden edebiyat dünyasına uzanan hayatını karşısına çıkan zor  koşullara rağmen alaycılığını yitirmeden yaşadı.

Gülümseyerek yürüdü dünyanın topraklarını.

Kendisi olabilmenin bedelini ödeyen cesur kadın Sevgi, ne aşkı ne de inandığı değerler uğruna verdiği mücadeleden geri durmadı.

Sevgi 1960 – 1961 yılları arasında Ankara’da Alman Kültür Merkezi İrtibat Bürosu’nda ve Ankara Radyosu’nda çalıştı.

‘Tekinsiz’ kadınların güzelliği

Sevgi, içinde çekişen ‘soyut’ sıkıntılarının devamlılığını da değinir eserlerinde sıkça.

“Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz” adlı öyküsünde, çevresinde gördüğü insanları somut “şeylere” tutsak olmaları nedeniyle eleştiren Sevgi sonrasında asıl tutsağın, savaşamadığı soyut sıkıntılarıyla bizzat kendisi olduğuna karar verir:

             En değerli somutlarımı yoktan satarım da kurtulamam ötekilerden, bilirsin…

Bu hikaye denemesi Sevgi’nin yayınlanan ilk eseridir aynı zamanda.

Toplum nezdinde ‘tekinsiz’ kadınların güzelliğiydi Sevgi.

Edebiyattan tiyatro sahnesine

Sevgi’nin o dönemde kaleme aldığı öykülerde toplum karşısında bireyin ‘tedirginliğini’ öne çıkaran ‘yeni gerçeklik’ akımından izler de vardı.

Tiyatroya da ilgi duyan Sevgi Soysal, 1961 yılında Ankara Medyan Sahnesi’nde Haldun Taner tarafından yönetilen ‘Zafer Madalyası’ adlı oyundaki tek kadın rolünü oynadı.

Hemen akabinde 1962 senesinde ilk öykü kitabı Tutkulu Perçem okuyucu ile buluştu.

Onun öykülerinin ruhunda, öfkeli ve isyankar bir kadının çığlığı işitilir çoğunlukla. Bağırarak yazmasa da her daim bilirsiniz Sevgi tüm kadınların öfkesini mayalayıp kaleminden damıtmıştır.

İlk eşinden ayrılan Sevgi, aşık olduğu tiyatro sanatçısı ve yönetmen Başar Sabuncu ile 1965 yılında evlendi.

      Yeni kapıları açmak gerek, yanlış kapıları, doğru kapıları, ama açmak, mutlaka açmak.

Aynı yıl TRT’de program uzmanı olarak çalışmaya başlayan Sevgi’nin öyküleri Papirüs ve Yeni Dergi’de yayımlandı.

Sevgi Soysal bu dönemde ‘Venüs Kadınları’ adlı bir program da hazırlayarak kadın sorunlarını ironik bir dille eleştirdi.

Kadınlık rollerine cesur başkaldırı: Tante Rosa

Sevgi’nin o dönemki edebiyat dünyasında etkili olan kadın tipolojisinin dışına çıkan karakterler yarattığı Tante Rosa’sı, 1968 yılında Dost yayınları tarafından yayımlandı.

Roman o dönemde pek fazla kabul görmedi hatta “yerli ve milli” olmamakla eleştirildi.

Tante Rosa‘da konu alınan kadın anlatırken aynı zamanda toplumsal normlar da sorgulanıyordu.

Toplumsal cinsiyet kalıpları içinde hapsedilmeye çalışılan kadının eşini, evini, ailesini, yani ‘korunaklı’ ve kendisi için inşa edilen yaşam alanını terk etmesi hayret uyandırdı.

Ki aslında toplumda ayıplanan birçok şeyin de yansıması değil midir bu tavır?

Cesaret edemeyeceği şeyleri yaşayan kadınları ayıplayan insanlar hala yaşamıyor mu yanımızda yöremizde zaten?

İşte budur insanları irkilten de: Kutsal kadınlık rollerinin yıkılışı.

Sevgi’nin TRT binasının en üstteki odasında küçük daktilosu ile yazdığı Tante Rosa annesinin, teyzesinin, kendisinin ve evrensel düzlemde tüm kadınların ataerkil bir dünya düzeninde kadın olmaktan kaynaklı yaşadığı sorunların bir izdüşümüydü.

 Kadın, hayat denilen güzelim oluşumun yılmaz, vazgeçilmez savaşçısıdır. Sözümüz hayatsa, kadın hayat adına ölümden de çekinmez. Çünkü kadın, doğumu bilir, yani hayatın ölüme, bereketin kısırlığa, ilerlemenin durgunluğa olan tartışılmaz üstünlüğünü bilir. Kısaca emekçidir o. Hayatın emekçisi: Budur en büyük gücü kadının

Sevgi Soysal’ın 1970 yılında yazdığı ‘Yürümek’ isimli kitap aynı yıl TRT Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

12 Mart Askeri Darbesi’nin ardından Yürümek romanı ‘müstehcen’ bulunarak toplatıldı.

Bu dönemde tutuklanarak bir süre cezaevinde kalan Sevgi, TRT’deki görevinden de ayrılmak zorunda kaldı.

Yıldırım Bölge Koğuşu’ndan sürgün yaşamına

Sevgi, komünizm propagandası yapma iddiasıyla tutuklanan anayasa profesörü Mümtaz Soysal ile tutuklu bulunduğu Mamak Cezaevi’nde evlendi.

Politik gerekçelerle yeniden tutuklanan Sevgi, 8 ay Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda tutuklu kaldı.

Sevgi Soysal, bu ikinci tutukluluğu sırasında Yenişehir’de Bir Öğle Vakti adlı eserini kaleme aldı.

Otobiyografik yanlar taşıyan bu eserinde Sevgi, gözlem yeteneğini kadınlardan toplumsal yapıya kaydırdı.

Aslında daha çok yakınsın bana, sen bu düzeni sadece kafan ve duygunla beğenmediğin için bana daha yakın değilsin. Aynı benim gibi bir kurbansın, kurtuluşunu değişime bağlamış bir kurban…

Bu kitap ona 1974 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandırdı.

İki buçuk ay Adana’ya sürgüne gönderilen Sevgi burada sürgünde yaşamak zorunda kalan bir kadının başından geçen olayları anlattığı ve 12 Mart’ı eleştirdiği romanı Şafak’ı yazdı. Roman, 1975 yılında yayımlandı.

Bu arada Sevgi ve Mümtaz Soysal’ın kızları Defne 1973’te, Funda ise 1975’te dünyaya geldi.

Sevgi bu dönemde Anka Haber Ajansı ve Sosyalist Kültür Derneği’nin kuruluşunda aktif rol oynadı.

Kadınların öfkesi edebiyattan sokağa

Kalemini toplumsal sorunlara çeviren Sevgi, tutukluluğu ve sürgün hayatı sona erdiğinde ise bilhassa 1973’ten itibaren kadın çalışmalarında yer aldı.

Kadınların örgütlediği hemen her eylemde bazen gösterici bazen de konuşmacı olarak yer aldı Sevgi.

Çünkü 12 Mart en çok kadınların canını yakmıştı ve Sevgi de edebiyattan sokağa taşımalıydı kadınların haklı kavgasını.

1976’da meme kanserine yakalanan Sevgi Soysal, 22 Kasım 1976 tarihinde yaşamını yitirdi.

Son kitabı Hoş Geldin Ölüm’e ölümü beklerken başlayan Sevgi aramızdan ayrıldığında kitabın henüz 60 sayfasını yazabilmişti.

Kutsal kadınlık rollerini yıkan sayısız Rosa, adını ve kalemini dilinden düşürmeden adımlıyor dünyanın yollarını hala.