Ana SayfaKültür-SanatDünya denen sirkin iflah olmaz hayalperesti, bir kadın kahraman: Amelie

Dünya denen sirkin iflah olmaz hayalperesti, bir kadın kahraman: Amelie


Şilan Avcı

“Sinemanın Kadınları” dizisi


İflah olmaz hayalperestler, kazara yaşar. İnsanlar, filler, kaşıklar, bitkiler, pervaneler, ışıklar, yiyecekler, çilekli pastalar, arabalar, uçaklar… Hepsi onlar için, dünya denen eğlenceli ama bir o kadar da hüzünbaz sirkin görsel delilik malzemeleridir. Amelie; gördüğüne ve dokunduğuna sayısız boyutla yaklaşan bir hayalperestin hikayesidir. İyi bir senarist, başarılı bir hikayeci ve romantik bir intikamcıdır bu kadın. Saçları kısacıktır ve ense kökü görünür; büyük memeleri olsa da yolda bir kız çocuğu gibi paldır küldür yürür; sevişmek istese de bu eylem sevgiden uzak bir eylemse onu güldürür. Komiğin hüzünle vücut bulmuş halidir Amelie. İçinden konuşur ve içiyle hayatın rengi kaçmış odalarına bölünür.

Çok eskide yiten sevgi ve peşinden giden orgazm

Eski bir askeri doktor baba ve sinirli bir öğretmen anneye sahip olan Amelie, daha çok küçük yaşta soğuk bir sevginin, soğuk savaşı içindedir. Babasının sadece sağlık kontrollerinde dokunduğu bu küçük kız, kendisine sevgi dolu bir dokunuşun yaklaşması heyecanıyla her defasında hızla çarpan bir kalple babasına karşılık verir. Bu ilgiye muhtaçlığı anlamayan babası ise ona kalp rahatsızlığı teşhisi koyar. Gerçekte olmayan hastalığı yüzünden okula gönderilmeyip, evde annesinden ders görür. Obsesif ebeveynleriyle sıkıcı bir çocukluk yaşayan Amelie için hayat hiç de kolay ve eğlenceli değildir.

Daha o yaşta küçük tatlı intikamlarla yaşar yaramazlıklarını. Evin duvarları ve ona öğretilenin sınırları içinde büyür Amelie. Reşit olup evden ayrılınca, bir kafede garsonluk yapmaya başlar. Olabildiğince mütevazi bir düzen, çok az arkadaş ve olabildiğince az cümleyle geçinip giden Amelie için, hayat güzel ama bir şeyler yetersizdir. Küçük mutluluklarla heyecan içinde yaşayıp, vaktini kıvamsız bir hüzünle geçirir. Yoksa bütün bir ömrün ritmini, insanın çocukluğundan gelen sesler mi belirler?

Sinemada karanlıkta dönüp seyircilerin yüzüne bakmak gibi, kimsenin farketmediği detayları görmeyi sever Amelie. Beklentilerini karşılamayan ve gülüp sadece bitmesini beklediği sevişmeler yerine, küçük anların mutluluğuna verir kendini. Bir mercimek çuvalına elini daldırıp tek tek her taneyi hissetmek, kuşkusuz ki kötü bir sevişmeden daha iyidir. Penceresinden şehrin yanıp sönen lambalarını izlerken, şu anda kaç çift orgazm oluyor diye düşünür. Tahmini on beştir belki ama Amelie henüz hiç orgazm olmamıştır. Ama çocukken şahit olduğu soğuk duvarlı sevginin ve gizlenen duyguların çevrelediği aklının çeperinde, aşkın onu kurtaracak tek şey olduğunu içten içe bilir.

Bir kadın kahramanın zekasında devinen aşk

Galler Prensesi Diana’nın ölüm haberinin herkesi sarsıp her yerde konu olduğu bir zamandır. Bu haberi izlerken elinden düşen kolonya kapağı sayesinde banyosunda saklı bir kutuyu bulup sahibinin peşine düşer.

İlginç karşılaşmalar, planlanmış aşklar, tezgahlı çarpışmalar ve ince hesaplı buluşmalar yaratıp hayatın yorgun ve sıkıcı trafiğine katkı sağlayan Amelie, aslında tam bir zamane kahramanıdır. Robin Hood, Don Kişot, Süperman ve atlı katırlı prensler gibi cinsiyeti hep erkek seçilmiş pek çok kahramandan çok farklı olsa da, pırıltılı zekası ve yaşamı yorumlayış üslubuyla, tam bir düzen karşıtı sihirbazdır.

“Çünkü enginarın bile bir kalbi vardır…”

Komşunun eski aşk mektuplarını çalar, günlerce gecelerce uğraşıp fotokopi makinalarından yardım alıp aynı el yazısıyla yazılmış gibi duran, yeni bir mektup yaratır. 40 yıl gecikmeyle bütün dünyasını değiştirir, yıllar önce aldatıldığını düşünen bir kadının.

Babasının bahçe cücesini çalıp hostes arkadaşına vererek, gittiği her yerden cücenin duygusundan kartpostallar yollatır. Çocukluğunun intikamını alır, soğuk ve kendi içine kapanıklığından habersiz babasından. Cüce dönünce uzun bir seyahate karar veren babasına, aslında dünyanın en büyük iyiliğini yapmıştır Amelie. Hayatın sevgi dinamiğine kapalı babasının kalbini dünyaya sonunda açmayı başarmıştır. Üstelik organize halde ve sonunu buraya getireceğinden belli ki emin.

Babası gibi, daha pek çok insanın hayatına dokunan Amelie, sürekli tek kollu ve duygusal çırağına hakaret eden öfkeli manavın evine girip küçük tuzaklar kurar. Manavın yersiz ve duygusuz öfkesine katlanamadığı bir gün ise yüzüne bağırır. “Siz asla bir sebze olamazsınız, çünkü enginarın bile bir kalbi vardır bayım”. Kafa sesi ve nüktedan laflarıyla, insanı kalbinden yakalayıp sarsar, bu belalı genç kadın.

şehri soyuyorlar

çıplak vuruyorlardı ağaçları

yine de kalmalıyız diyordum

şehirde tek ağaç kalana dek sen,

son yaprak düşene dekse ben..

seni neden sevdiğimi sorsalar,

en kibirli cevabı verecek kadar mutsuzdum şehirden o gün

“öylesine işte”

ihtiyacı vardı bu şehrin,

bir Robin Hood ve bir yel değirmeni delisine*

Stratejinin hüzünlü tökezleyişi ve sakat kalan buluşmalar

Ameli evde tek başına yemek yiyen komşusunu görünce, yine tek başına yiyeceği yemeğe bakıp hüzünlenir. “Çok yalnız bir çocukluk geçirmişti ve asla başkalarıyla ilişki kurmayı beceremedi” repliğini televizyona yerleştirip, kendi umarsız yüzünü izleyen Amelie, yiyip yiyip ağlar. “Amelie Poulain bir Donkişot kararlılığıyla tüm umutsuzluğun kaynağı olan değirmenine saldıracaktı” diye devam eden repliğe, “oysa hayatın küçük mutsuzluklarına karşı ne kadar da hassastı” diyerek başka bir replikle karşılık verir. Amelie, düzenin en sistematik ve en etkili aracı olan televizyonu, kendiyle yüzleşirken kullanır. İçinde çatışmacı ama bir o kadar da terazisi titrek bir dengeyle duran kalbini, ekranın çetrefilli kanalına fırlatır.

Metrolarda, sokaklarda, kalabalık alanlarda gezen Amelie, belki de içindeki gürültülü yalnızlığın sesini bastırmaya çalışır. Tıpkı onun gibi hayalperest bir hayat cambazı olan Nino’yu metroda görür görmez aşık olunca anlam bulur, içinde kaybolduğu sirk. İkisi de çocukken tek kurtuluş yolu olarak gördükleri birlikte oynanabilecek bir kardeş yerine, yıllar sonra birlikte oynayabilecekleri bir diğer hayalciyle karşılaşmıştır. Amelie bunu hissedip Nino’nun peşine düşer ama çoğu zaman olduğu gibi yine çok daha sonra farkeden cinstir Nino. Pencereden kendileriyle oynamayan hayata bağırıp çağırırken, birbirini tanımayan bu iki çocuk, o zamanlar aralarında sadece dokuz km olduğunu bilmez. Dokuz kilometrenin sadece adımlara dönüştüğü bu gençlik zamanlarında ise Amelie bu kez kendi aşkı için bir bulmaca serüveni oluşturmaya kararlıdır. Metroda sahiplerinin beğenmeyerek yırtıp attığı fotoğraflardan bir albüm oluşturan Nino’ya hayran kalan Amelie, kendi gibi bir hayalcinin peşine düşer. Planlayıp bir bulmaca gibi karşı tarafa dayattığı hiçbir buluşmaya, tam olarak dahil olmaz oysa. Çocukluğundan itibaren ona yapışan içe kapanık hali ve korkaklığına öfkelenip kendini eleştirse de, her defasında yalnızlığına kaçar. Neyse ki sonunda kapısına gelen aşkı reddetmeyendir. Kuşkusuz ki uzun süren cinsel ve duygusal orgazmlar vadediyordur artık hayat, içinde açık bir sevgi barındıran. Yine kuşkusuz ki iki cambaz bir ipte oynayamayacağı için, ipi kesip bütün sirki koşarak dolaşacaktır bu iki haylaz…



Yönetmenliğini Jean-Pierre Jeunet’in yaptığı 2001 Fransız yapımı olan bol ödüllü filmin baş rollerinde Audrey Tautou ve Mathieu Kassovitz vardır.


* Yazıda yer alan şiir yazarına aittir.