Ana SayfaYazarlarAkın OlgunHassasiyetleri değil, haysiyeti görebilmek – Akın Olgun

Hassasiyetleri değil, haysiyeti görebilmek – Akın Olgun


Akın Olgun


Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi 28 Kasım 2015 yılında katledildi.

Bu cümleyi kurmanın ızdırabı içimize oturuyor, boğazımızda düğümleniyor ve kelimelerimizde kendini kavuruyor. Sözler ağıt olup göğsümüzü yarıyor, ses sese gömülüyor, içimiz içimize doğru çöküyor ve o son görüntüye kırılıyor dizlerimizin dermanı.

Bir tarafta “toplumun hassasiyeti” diyerek, kalemi kırılanların yok edilişlerine ideolojik zemin sunanlar, diğer yanda bildiğini ve inandığını dile getirebilen bir haysiyetin gücünü taşıyanlar.

Haysiyetin yüzü kederlidir evet.

Haysiyetin yüzünde derin çizgiler vardır evet.

Çekilenlerin ve çekilecek olanların derin çizgileri yer etmiştir.

Ve evet, bunların hepsi dik durmanın bedelidir. Kuşaktan kuşağa, her gidenin ardından yüreğe atılan çentiklerden alır haysiyet olgunluğunu.

Tahir Elçi’nin karşısına “toplumun hassasiyeti” ile kaşınan bir soru sürüldü. “Devlet bekası” çizgisinde “tabii canım”, “elbette, kuşkusuz” diyerek icazet alanından yer kapanlar için cevabı da net bir soruydu.

Sorunun muhatabı Kürt’tü. Sorunun muhatabı Diyarbakır Baro Başkanıydı. Sorunun muhatabından beklenen icazetli cevapla kurtarılacaktı memleketin kanlı çizgisi. Kırk yıldır yağdırdıkları lanete yeni bir tane daha ekletecek ve bunu bir Kürde söyletmiş olmakla alkışlayacaklardı yeni kendi kendilerini.

Olmadı.

Düşüncenin ve fikrin haysiyeti salladı ülkeyi. Ezberlere tutunmuş bir ülke için hakikatin sarsıcılığı bir söz, birkaç cümleye sığmış ve o “büyük”, “yüce”, “güçlü devlet” sarsılmıştı. Öyledir. Duymak istemediğiniz sarsar insanı. Duymak istemediğiniz bazen sarsar devleti, ülkeyi, ülkeleri. Gerçeği duymaya alışık olmayanlar, gerçeği bastırmakla hayatta kalanlar için sarsıcıdır bu ama en korkutucu olanı hakikatin haysiyetine sahip olmaktır. “Yıkıcı” olan budur yalanlarla yönetilen bir ülke için.

Tahir Elçi, tabancaya sürülen mermili soruyu, PKK terör örgütü değildir. Bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile, PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan bir siyasal harekettir” diyerek, savunduğu hakikatin haysiyetini her şeyin üstünde tutarak karşılamıştı.

Tahir elçi çok kısa zaman sonra katledildi. Devlet, kendi bekasını ve toplumda yarattığı “terör” hassasiyetlerini böyle gözetiyordu.

Kimini asit kuyularında eritiyor, kimini kaçırıp yol kenarında infaz ediyor, kimini işkencelerde katledip kışlaların arka bahçesine gömüyordu. Hepsi “toplumun hassasiyetlerinde” aklanıyordu.

Devlet, bunların hepsini yaparak “koruyordu” ülkeyi. Benim, senin, sizin, onların hayatını çalarak ve ben, sen, siz, onla: Kürt, sol, sosyalist, devrimciydi ve çeper her defasında genişliyordu. Barış savunucusu, akademisyen, gazeteci, sendikacı, öğrenci, işçi, memur. “Oluk oluk kanlarını akıtacağız” diye sesleniyordu yüzümüze. “Milli” olan hassastı, hassas olan toplumsallaştırılmıştı, toplumsallaştırılan irinleşmiş bir yalandı.

Ahmet Şık, sorgulayanları sorguluyordu. “Hakikati tahrif etmeden, ihanet etmeden sahibi olan halka teslim etmenin, bir görev, sorumluluk olduğunu düşünüyorum” diye sesleniyordu. Bir söz sarsar insanı. Bazen bir cümle sallar ülkeyi, ülkeleri. Gerçek sarsıcıdır çünkü ve şimdi yeri mi, zamanı mı, mekanı mı hesabı yapılarak ertelenecek bir şey değildir ve Ahmet, gerçeğin haysiyetine tutkundur. Yoksa bütün ülke yalan kokmaya, koklatılmaya devam edecek hiç şüphesiz.

Veli’nin sesi duyuluyor uzaklardan. Evet, uzak durduğumuz için uzaktan duyuluyor.

“Onurumu koparamayacaksınız” diyor Veli.

Demirtaş “cesaret bulaşıcıdır” diye sesleniyor. Seher içimizde yolculuk ediyor.

Bazen tek bir söz sarsar insanı, sarsar devleti, ülkeyi, ülkeleri. Bazen tek bir söz iradenin kendisi olur.

Nuriye ve Semih, “yiyorlar” diyenlere karşı, “yiyoruz ama ömrümüzden” diyerek cevap veriyor.

Öyle işte, devletiniz pek güçlü!

Lakin bazen birkaç söz, cümle, birkaç insan sarsar tüm ülkeyi. Haysiyet hakikattir çünkü. Baş edemediğiniz şeydir işte o.

Belirlenmiş, köşeleri devlet tarafından çizilmiş “Hassasiyetler” için yalanı, susmayı tercih etmek ve herkesi buna çağırmayı kendine iş edinmek, kariyer merdivenlerini üçer, beşer çıkmayı sağlıyor belki ama o kadar. Bilin ki, gerçeğin karşısında yazıksınız sadece.

Belki artık zamanı gelmiştir ağzı biraz laf yapıyor diye “onur” payesi biçmemenin,

Belki artık zamanı gelmiştir “milli” olmaya davet ettikleri hassasiyetleri elimizin tersiyle itmenin,

Belki artık zamanı gelmiştir iktidara her atar yapanın muhalif olmadığını söylemenin,

Belki artık zamanı gelmiştir ağzı açık dolaşıp, her popülizmi yutmamak gerektiğinin,

Belki artık zamanı gelmiştir haysiyetle sınanmamış her sözün, cümlenin içinin kof olduğunu duvarlara kazımanın… Bağırmanın yani…

Egosunu yükselttiğimiz her şey, bir böcekmişiz gibi bakıyor çıkardığımız tepelerden bize. Suç onların değil, onları yükseklere çıkaran kimsesizliğimizin belki. En iyilerimiz içeride, en yiğitlerimiz yok edildi. O kadar çok boşaltıldı ki etrafımız, “demirin tuncuna, insanın piçine kaldık” vesselam.

Ağır mı oldu?

Ölümüzü gömmemize laf sokuşturuyorlar oysa,

Mezarlardan çıkarıyoruz gömemediklerimizi,

Kaç binler içeride bilmiyoruz,

Duvarlarımızda “devlet buradaydı” yazıyor,

Moloz yığınlarının içerisinde uzuvlarını arıyorlar hala çocuklarımızın,

Taybet ana hala vurulduğu yerde yatıyor,

Çocuklar, panzerlerin tekerlekleri altında can veriyor,

Tutuklanıyor kalemimiz, sözlerimiz, cümlelerimiz,

Fermanlar yazılıyor,

İşimiz, ekmeğimiz gasp ediliyor,

Ve

Gömüldüğü yerden çıkarılıp, “hassasiyetlerle” parçalanmasın diye, bir baba çocuğunu evinin bahçesinde gömüp, üzerine beton döküyor mezarın.

Sizin o “toplumun hassasiyeti” diyerek çektiğiniz “milli” zeminde oluyor hepsi işte.

Hassasiyet mi, haysiyet mi diye sormamız bundan.

Sekiz gün sonra, öldürülecek Tahir Elçi! Sekiz gün sonra kalbimize attığımız çentik kanayacak yeniden.

Biliyoruz, en tumturaklı sözleri seçip, itekleyerek yanınızda, berinizde olanları en öne geçeceksiniz. Kadraj hassasiyetiniz en uygun zamanı, anı, mekânı koklayacak.

Belki de artık zamanı gelmiştir “defolun, kirletmeyin anlarımızı, gözyaşlarımızı” demenin.