Ana SayfaYazarlarElend Aydın‘O muhteşem hayatınız’ – Elend Aydın

‘O muhteşem hayatınız’ – Elend Aydın


Elend Aydın


Onkolojiye terfi ettim, malum Artık bir ‘Yengeç Avcısı’yım (İngilizce: cancer hunter, Kürtçe: nêçirvana kevjalan). İşte kışa çeken bu son sonbahar günlerinde randevumu beklerken; çok özel, hasretle kavuşmayı beklediğim, sayfalarında yitip gideceğim bir kitap aradım. Hemen buldum o özel kitabı. Son 7 yıldır uzaktan buluşup “az kaldı kavuşmaya!” dediğim kitap; Sevgili Oya Baydar’ın O Muhteşem Hayatınız’mış meğer.

Duru yüzü, eleştirel duruşuyla bana hep, bulutların arkasında kalan, yarısı görünmese de öbür yarısıyla ışıldayan bir dolunayı duyumsatan Baydar’ın yüzünü görme şansını en çok, Şemzinan’ın Umut Kitabevi’li günlerinde bulmuştum. Bir süre sonra da Erguvan Kapısı’nı okumuş ve çok beğenmiştim. Okuduğum bu ikinci kitabından sonra diğer kitaplarını da bulabilirsem soluksuzca okumak isterim; ırmağa karışmak, gerilerde flüt çalmak, karların üzerindeki nar tanelerine ya da kandamlalarının masalını öğrenmek, hayatı bir keman konçertosu gibi yaşamak ve daha nice güzellikte kaybolmak için…

Başımın üstünde, bakışlarımın doruklarına erişemediği sarp kayalık dağlar. Gökle yerin arasında duruyorum. Dünümle yarınım arasında duruyorum. Seninle kendim arasında duruyorum(…) İçimde usul usul büyüyen kurtçuktun. O kadar yabancı bir duyguydun ki kozanı örüp beynime, yüreğime yerleşinceye kadar varlığını fark edemedim, tehlikeyi sezip önlem alamadım. Şimdi ırmakla dağın, gök ile yerin, dün ile yarının arasında, bir adım atsam düşeceğim korkusuyla kaskatı dururken, artık biliyorum.

Böyle diyor Arya Dersim’e varınca, hakikate erince ya da tüm hakikatleri pudra şekeri tozu gibi havaya savurunca… Benim durduğum yer neresi? Ne ile ne, kim ile kim, kendim ile neler arasında duruyorum? “Varolmanın sarılamaz yarası” (Nietzsche) ile hiçbir yerde olamamanın, ama sonbahar yaprakları gibi her yerde olmanın bu kırılgan ama zorlu, ölümüne ölümsüz dansla nerden gelip nereye gidiyorum? “Bir insan kaç insandır aslında? Onu tanıyanların sayısı kadardır bence. Hangisi gerçek ‘o’dur? İnsanın kendisi bile bilemez bunu. Tek insan bile çoğuldur belki, hem kendi hem başkası”.

İçimizde çağıl çağıl yükselen sesler, hangi ben’lere ait? “Susun” dememize, köşe bucak içimize ve dışımıza kaçmaya çalışmamıza rağmen, mehter marşları ve cıyaklamalarla uykularımızı kaçırıp, Nietzschevari olsun olmasın, başağrılarını musallat eden şahsiyetler kim? Ne zaman ve nasıl sızdılar içimize?

“Suçlu benim” diye avaz avaz bağırmak istiyordum. Ama “Ben zalimlerin tarafındaydım” diyebildim sadece.

Bir keresinde, 38’in buralarda nasıl bir milat olduğunu konuşurken Dersimlilerin travmasından söz etmiştin, hatırlıyor musun? Doğrudur, bu travma dedelerimizin, babalarımızın kuşağında korkularla, acılarla, çaresizlikle derinleşti, bizler ise yarayı kanat açarak, konuşarak derinleştiriyoruz. Şimdi de sözler, senin gibiler farkında olmamam travması yaşayacağa benziyor. Seni de etkisi altına almış gibi görünen farkındalık eksikliği travması.

Susalım burada. Cansa Arya’ya cevap versin bu travmalar memleketinde travmalarımızın gözlerine bakalım, halden anlayarak, çareyi bilerek…

İlginç, belli bir bakış açısında iyi anlatan sorunlu bir sözcük. Batılı antropolog gözü, araştırdığı ilkel kültürleri ilginç sayar. Kendi kültüründen farklı olan ‘ilginçtir’ bu anlayışa göre. Batılı, anlamak, sevmek için değil üstün kültürüyle karşılaştırmak için araştırır o kültürleri. Kendi akıl yürütme kalıplarına vurduğu için de ilginç bulur. Oysa bize gereken farklı bir bakış: içinde duyan, yüreğiyle kavrayan, her kültürü, her inancı kendi çerçevesi içinde değerlendiren, kıyaslamayan eşitlikçi bir buluş.

Ana –atalarının nerdeyse tamamını Dersim Katliamı’nda yitirmiş olan Cansa’nın bu sözleri ne kadar yankılarsa yeridir “cennet vatanımız”ın her hücresinde…

Dersim’in Kayıp Kızları’ndan olan “Diva Aliye Sema”nın katledilen annesinden alıp kızı Arya’ya armağan ettiği güzelim kara gözleri; katledilse de kaybettirilememiş olan Dersimlerin, sürmeyen ışığı olarak kitaptaki hayat ve hayattaki kitapta parıldar.

Diva’nın sesinin Rhein Nehri, Seine Nehri’nin, yaban ırmakların değil Munzur’un sesi gibi derin, vahşi, gür olduğunu söylediğinde güzel bir benzetme yapıyordu. Ya gerçekten buranın sesiyse, ya benzeme değil de gerçeğin ta kendisiyse? Gözlerimin anneme benzediğini söylerler çocukluğumdan beri. Gelin kızın fotoğrafındaki gözler annemin gözleriydi, benim gözlerimdi. Anneannemin babama emanet ettiği kutudan çıkan fotoğraflardaki çaputlara sarılı, saçları traşlı, ürkmüş küçük çocuğun gözleriydi.

İçinde Munzur’u ve ruhumuzdaki durgun ya da hırçın suların aktığı kitabı okurken, her kelimede çarpan yüreği, bir serçeymiş gibi avuçlarımda hissettim ve gümüşi bir sessizlik ırmağı olup aktım sonbaharın bu son günlerinde. Bir yandan yengeç (cancer) ile daha iyi savaşabilmek için Amazonvari kuşanırken, bir yandan da beyaz giysili Kemancı’nın katledilen bedeni ve kaybolan kemanında kayboldum. Zaman zaman hüzün, zaman zaman da tebessüm sardı varlığımı… Mesela: “Ali söz verdiği gibi erken geldi, yanağıma rutin öpücüğünü kondurdu. Zaten kocam münasip zamanlarda münasip sözler söylemeyi, münasip kişileri münasip yerlerinden öpmeyi hiç aksatmaz”.

Teşekkürler Sevgili Oya Baydar derken, kitabın benim için “tarihsel önemde” olan bu nekahat zamanında sıcacık kış bahçesi, firari ruhumun deli bir tayı sırtında dört gün boyunca soluksuz, ama bitmesin diye de acele etmeden yol aldığı “bir diyar” olduğunu bilmesini isterim. Ve Arya’nın dilinden son bir parça:

Bilmiyordum, öğrenecektim öğrendikçe, buraların diliyle, gönül gözüyle kavradıkça, içinde yuvalanan acı, isyan, suçluluk duygusu senin aşkına dönüşüyordu. Seni mi, yoksa başkasının acısını, isyanını duymayı öğrenen kendimi mi sevmiştim sende? Seni mi, yoksa senin dağlarını, ırmaklarını, derelerini, kayalarını, efsanelerini, kutsallarını mı sevmiştim? Ben neye inandım gerçekten? Sana mı, denizler deryalar üstü Hızır’a mı?