Ana SayfaKültür-SanatAidiyetsizliğin ayıpsızlığı

Aidiyetsizliğin ayıpsızlığı


Şilan Avcı

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Direksiyondaki kadın ve oysa erkek duraklar kenti toplum

Bütün mekansalı küçük bir arabayken, film uçsuz bucaksız dünya otoritesinin duygusunda izleyiciyi uzun uzun gezdirir. Şoför ve ön koltuğa misafir olanlarla kahramanları sayılı hikayenin bütün mevzusu, hayatın tam içindendir. Mekanın, zamanın ve kahramanların farklı bir duygunun bütünlüğüyle taksiden taştığı hikaye, bizi sık sık başka başka ışıklarda durdurur. Duayla hayata tutunan kadınların durağı bir türbeden geçeriz bazen. Bazense gecenin kör vakti seks işçiliği yapan bir kadının beklediği köşeden… Kadın şoförün, çocuğunu eski kocasından teslim aldığı yolun karşısıdır bağırıp kaçmak istediğimiz yer; ya da yolun hakkını ihlal eden kavgacı adamların karşısıdır daraldığımız alan, arabayı parkederken… Hep bir kırmızı ışık yanıyor gibidir, bütün duraklarında hayatın. Oysa direksiyondaki, hayatın güzeli bir kadındır; kendi varlığının kaynağından beslenen…

Özgür anneye yabancılaşma: Anne kavramının ‘bencil kadın’a evrilişi

Filmin çekimlerinden, içinde Abbas Kiyarüstemi’nin de olduğu bir kare

Boşanmış ve yeniden evlenmiş bir kadının, ergenliğine yeni yeni girmeye başlamış oğluyla tartışması, bize önce İran toplumunda kadının yerini hatırlatır. Boşanabilmek için kocasının uyuşturucu kullandığı yalanını söyleyen kadın, çıktığı bu yolculukta başından oğlunun güvenini kaybetmiştir. Oysa verdiği cevap izleyici için yeterince sarsıcıdır: “Mecburen yalan söyledim; ya uyuşturucu kullanıyor diye ya da dayak yediği için boşanma şansı var burada kadınların”… Toplumun ataerkil düşünce yapısını temsil eden erkek evlat için, bu cevap elbette tatmin edici değildir. Aksine, direksiyondaki artık onun için bir anneden çok, keyfi şekilde kocasını boşayan bir kadındır. Ayrılmak için geçerli sebeplerin ancak sürekli şiddete maruz kalmak olduğu bir toplum düzeninde, annesini “bencil” olmakla suçlayan erkek evlat için, direksiyondaki kadın, ancak ve ancak öğretilmişin tam da reddidir. Kabullenmez…

Aidiyetsizliğin ayıpsızlığı

İnsanın hiç kimseye ait olmadığını ve hatta kendi oğlu olduğu halde, onun da kendisine ait olmadığını vurgulamaya çalışan anne, oğlunun sert tepkileriyle karşılaşır. İşine daha çok önem veren, ev işlerini aksatan, babasının sözünü dinlemeyen, babasını mutlu etmekten çok kendine önem veren bir kadın olarak aklında sıfatlandırdığı annenin, kadın kimliğiyle öfkeli bir halde kavgaya tutuşur çocuk. Annenin bütün tartışmaya açıklığı ve kendini ifade etme arzusuna karşı, öfke ve bağırışlarla yan koltukta çırpınan erkek evlat, kadın kimliğini kabullenmeyen toplumun resmi gibidir. Annesi sesini yükseltince, “sokağın ortasında bağırma!” diye bağırır çocuk. Kadına “ayıp” olanı hatırlatan toplumsal tutumun, tipik  sinyallerini verir. İşini, özgürlük anlayışını, yaptığı yemeklerin tadını ve hatta kullandığı yolları dahi küçümser. Kendi ötelenmesinin hesabını, öğrendiği üzerinden annesine sorar. Örselenen kadının anlattığı hiçbir şeyin temel bilgi ve duygusu çocukta yoktur. Karşılığı kendinde olmayan herkesin yaptığı gibi, avaz avaz bağırarak annesini bastırmaya çalışır. “Babanlayken yaşayan bir ölü gibiydim” diyen annesine kulak vermeyen erkek evlat, gittikçe daha büyük bir yabancılık duygusuyla sırtını döner. Bu yabancılık duygusu, tam da sevgisizliğin başladığı yer midir?

Birbirine bağlanır bütün hikayesi dünyanın

Arabaya binen ablanın, sürekli başındaki örtünün altından boynunu ve göğsünü yelpazelemesi, zorla giydirilen bütün kalıpları sorgulatır bir duyguyu ikram eder. Gözleri dalar, dudağının kenarıyla oynar, dalgındır ama doğru analizlerle direksiyondaki kardeşine seslenir. Bütün kısıtlı imkanlarına rağmen, kadının analitik ve duygusal zekasını hissettiren film, bizi kadın dünyasına bir arabanın ön koltuğunda buyur eder. Yolculuk boyunca sık sık sarsıntılar yaşatan arabanın şoförü, bizi sağsalim varmak istediğimiz yere; kadının özgürlüğüne götürüp bırakır.

Yol sürer ve başka bir gece yolculuğu sırasında, arabaya aldığı seks işçisine neden bu işi yaptığını soran şoförümüz, alaycı bir tepkiyle karşılaşır. “Sen neden bu işi yapmıyorsun” diye soran işçiye ne diyeceğini bilemez. Bir kimsenin, başka bir kimsenin hayatına üstten bakar ve acır tavrına karşı, sert bir tokattır bu diyalog. İnsana bir anda haddini bildirir. Arabayı kullanan evli kadına; “sen toptancısın, biz perakendeciyiz” diyen işçi, kendi dünyasından bütün özgürlük kavramlarını alaşağı eder. Üstelik, diğerine göre çok daha özgür bulduğu, bizzat kendidir.

Yol sürer ve kocasından/sevgilisinden ayrılan, bu yüzden durmadan ağlayıp, onsuz ne yapacağım diye hayıflanan arkadaşı, direksiyondaki kadın için dayanılmazdır. Ustaca çevirdiği direksiyonla, yolunu kaybetmiş arkadaşına destek olmaya çalışır. Kadının bir erkekle birlikteliği üzerinden mevcudiyet bulmasını eleştirir. “Hayatın bir insana mı bağlı” diyerek, kadının bir ev ve bir erkeğe sahip olma/sahip olunma ikiliğini sarsacak cümleler kurar. Yanında hala ağlamaya devam eden arkadaş, toplumun öğretilmiş kadın kimliğinin tam da tipik bir resmidir.

Yol sürer… Sürüp gider bütün hikayeleri kadınların. İran sineması örneği olan ve usta yönetmen Kiyarüstemi’nin sihirli kadrajından yansıyan film, aslında bütün dünya kadınlarının yaşadığı ortak sıkıntıların yansımasıdır.


Yol sürer, çünkü Kiyarüstemi ölse de ardında böyle derin filmler bırakır… 2002 İran-Fransa ortak yapımı olan filmin senarist ve yönetmeni Abbas Kiyarüstemi, baş rol oyuncuları Mania Akbari ve Amin Maher’dir…