Ana SayfaGüncelÇocukken katliama, gazeteciyken ‘aklamaya’ tanık oldum – Deniz Tekin

Çocukken katliama, gazeteciyken ‘aklamaya’ tanık oldum – Deniz Tekin

HABER MERKEZİ – Kulp Davası’nda 37 asker hakkında 26 yıl sonra ‘takipsizlik’ kararı verildi. Gazeteci Deniz Tekin, daha 7 yaşında bir çocukken tanık olduğu katliamın sorumlusu olan 37 askerin verilen “takipsizlik” kararıyla aklanmasını yazdı. Tekin yazısında, “7 yaşındayken belleğimde silinmez izler bırakanlar için verilen ‘aklama’ kararı, gazeteci olarak takip ettiğim dosyada da peşimi bırakmadı” diyor.

Yıllarca adliye muhabirliği yapan bir gazeteci olarak, geçmişte bölge illerinde asker ve polislerin yargılandığı ya da soruşturulduğu işkence, infaz, katliam davalarında yargının kanayan yarası olan cezasızlık politikası sonucuna alıştım. Yargılamalar düşürüldü, soruşturmalar takipsizlikle sonuçlandı. Hemen hepsi birbirinin kopyası olan davalarda, katliama adı karışan, işkence yapan, yolsuzluk ve cinsel saldırıyla suçlanan devlet güçleri mahkeme salonlarında çabucak aklanıp paklanırken, “tehdit” olarak görülen Kürtlere ve diğer muhalifler yasalardan kaynaklı demokratik haklarını kullandıkları için ağır cezalara çarptırıldı. Bu nedenle takip ettiğim dosyaların sonuçlarına şaşırmayalı yıllar oldu. Ancak elime geçen son dava dosyası, çocukluğumun derin travmasını açığa çıkardı.

Daha 7 yaşında bir çocukken tanık olduğum katliamın sorumlusu olan 37 asker, 26 yıl sonra verilen “takipsizlik” kararıyla aklandı. Katliam, Bingöl kırsalında yaşamını yitiren 3 PKK’linin cenazesini almak üzere 24 Aralık 1991’de araziye çıkan sivillerin, Diyarbakır’ın Kulp ilçesi girişinde halk tarafından karşılandığı sırada yaşanmıştı.

O sabah neredeyse ilçe halkının tamamı, 3 PKK’linin cenazesinin getirildiği Kulp çayının üzerindeki köprüye doğru yürüdü. 7 yaşındaki bir çocuk olarak, neler olduğunun merakıyla ilçenin biraz dışında, Kulp çayını gören bir konumda olan Mezelê Xulama (Kölelerin Mezarı) denilen mezarlık alandaki küçük tepeye çıktım. Birçok insan da oraya gelerek yaşananları meraklı gözlerle izlemeye başladı. Buradan, katliamın yaşandığı Kulp çayı köprüsünü izlemeye başladım. Olayın yaşandığı yer bulunduğum yerden kuş bakışı olarak yaklaşık 2 kilometre uzaklıkta olmasına rağmen köprünün üstünde zırhlı araçlarla barikat kuran askerler ve bunların karşısındaki kitle ve araçlar görülüyordu. Köprüden 500 metre uzaklıktaki düzlük bir alanda ise askerler mevzilenmişti.

Cenazelerin ilçeye alınmadığını duyan halk, ellerindeki sarı kırmızı yeşil flamalarla slogan atarak ilçenin her tarafından askerlerin barikat kurduğu köprüye doğru ilerliyordu. Daha sonra sadece Kulp’tan değil Lice ve Silvan’dan da yüzlerce kişinin cenazeleri almak için ilçeye geldiğini öğrendim.

Albayın hiddeti

Bir süre geçtikten sonra “pat pat” dediğimiz askeri helikopter köprünün karşısında, askerlerin mevzilendiği alana iniş yaptı. Bu helikopterde, sivillere ateş edilmesi talimatını veren dönemin Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı Albay İsmet Yediyıldız’ın olduğunu çok sonraları öğrendim.

Helikopterin gelmesiyle birlikte köprünün üstündeki askeri hareketlilik arttı. Katliamdan kurtulanların yıllar sonra olay günü yaşananlara ilişkin anlatımlarında, askerlerin cenazeleri ilçeye getirmek için köprünün başında duran kitleye, silah kullanmak için emir aldığını, bir tek kişinin bile köprüyü geçmesi durumunda tarayacaklarını söyledikleri ortaya çıkmıştı. Tanıklar, bir rütbeli askerin, “Bakın 3 cenaze var, az sonra 30 cenaze olacak. Burada adam öldüreceğim” dediğini anlatıyordu. Daha sonra korumaları ile birlikte köprünün başına gelen Albay Yediyıldız, barikatın arkasındaki kitlenin de duyabileceği şekilde askerlere, “Köprüden tek kişi geçirtmeyeceksiniz. Geçen olursa öldürün. Tohumuna para mı verdim” diyerek oradan ayrıldı.

Katliamdan kurtulmak için köprüden atlıyorlardı

Helikopter bir süre sonra indiği yerden havalandı. Kalkış sırasında tepenin üzerinde mevzilenen askerlere burnuyla eğilerek selam verdikten sonra Diyarbakır’a doğru gitti. Bu sırada asker ve sivillerin bulunduğu köprünün üstünden yoğun silah sesleri gelmeye başladı. Bulunduğum yerden kimin ateş ettiği görülmese de köprünün üstünde sivillerin kaçışmasından askerlerin ateş ettiği rahatlıkla anlaşılıyordu.

Yoğun silah sesleriyle birlikte, olayın yaşandığı köprüye doğru giden insanların bir kısmı korkarak geri dönmeye başladı. Bir süre sonra, katliamı gözleriyle görenlerin bir kısmı yaşadıkları dehşetin verdiği korku ile ilçeye doğru ilerlemeye başladı.

Olayı uzaktan gören insanların dehşetli yüzleri aklımdan çıkmıyor. Kendi aralarında köprünün üstündeki sivillerin askerlerce tarandığını, çok sayıda kişinin yaşamını yitirdiğini heyecanla anlatıyorlardı. Köprünün üstünde bulunan bazı insanların sağ kurtulmak için köprüden Kulp Çayı’na atladığını söylüyorlardı. Katliamdan sağ kurtulanlar, dondurucu soğukta ıslak zemin üzerinde yüzüstü saatlerce bekletilmişti. Askerler postallarıyla kafalarına basarak, ağır küfür ve hakaretlerde bulunmuştu. Katliamda ölenler arasında yakınlarının olabileceği kaygısıyla bazı yurttaşlar, ağıt ve feryatlarla ilçeden olayın yaşandığı yere doğru koşuyordu.

Karanlık çökünce ilçeyi adeta bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Kimse tam olarak orada ne olduğunu, kaç kişinin yaşamını yitirdiğini bilmiyordu.

Cenazeler kamyon kasasında camiye getirildi

Katliamın ertesi günü 25 Aralık sabahı, erken saatlerde evimizin yaklaşık 100 metre uzaklığındaki Havuzlu Cami’den gelen ağıt ve feryat sesleri ile uyandım. Zaten o günden sonra da camide ağıt feryat sesleri eksik olmadı. Annem üzüntülü, ağlamaklı bir ses tonuyla eve gelerek, dün Kulp Çayı köprüsünde katledilen sivillerin cenazelerinin askerlerce bir kamyona atılarak camiye getirildiğini söyledi.

Olayın merakıyla hemen üstümü giyerek ağıt seslerinin geldiği camiye doğru koştum. Caminin önünde ilçede tüpçülük yapan bir esnafa ait kırmızı renkteki ISUZU marka bir kamyon duruyordu. Cenazelerin getirildiği caminin etrafında asker yoktu. İnsanlar ağlıyor, feryat ediyordu. Kimisi ise yakınları tarafından teselli edilmeye çalışılıyordu. Ne olduğunu merak ederek korkan meraklı gözlerle kamyona doğru gittim. Kamyonun arka kapısından baktığımda, yan yana dizili cenazeler gördüm.  Cenazeleri daha net görebilmek için caminin avlusunun üstündeki duvara çıktım. Buradan baktığımda aradan geçen 26 yıla rağmen belleğimde silinmez izler bırakan o manzara ile karşılaştım. Kamyonun içinde yan yana tek sıra halinde dizilmiş sivil elbiseli 7 insanın cansız bedeni duruyordu. Kamyonun kasası ölenlerin kanı ile yıkanmışçasına kırmızıydı. Her tarafa ağır kan kokusu sinmişti.

Camide yer kalmadı

Kamyonun arka tarafında ikinci sırada olan cenaze dikkatimi çekmişti. Kirli sakallı ve siyah montlu olan bu sivilin ağzı açıktı. Boynunda duran beyaz atkının yarısı ise kandan kıpkırmızı olmuştu. Bir süre cenazelere baktıktan sonra çevrede bulunan yetişkinler tarafından uzaklaştırıldık.

Yaşanan bu manzaranın çocukların psikolojisinde yaratacağı etkinin farkındalardı. Cenazeler tek tek kamyonun kasasından alınarak yıkanmak için caminin altındaki gusülhaneye götürülüyordu. Bu sırada feryat eden annelerine sarılan 2 çocuk Kürtçe “Vay li min babo” diye ağlıyordu. Camide yeterli yer olmadığı için, cenaze yıkama işlemi çok uzun sürdü. Bazı cenazeler caminin etrafındaki evlerde yıkandı. Bir cenaze de caminin üst tarafında bulunan komşumuzun evinin önüne götürüldü. Teneşir yerine tahta bir masa üzerine yatırılan cenazenin üstündeki elbiseler çıkarıldı. Ben ise ölen kişinin yıkandıktan sonra kalkıp aramıza geleceğini sanıyordum -Belki de ölüm kavramının kafamda netleşmesi bu olayla oldu-. Zayıf ve kirli sakallı olan bu kişinin karnında 20’ye yakın dikiş izi vardı. Cenazenin yıkanması için evin önünde ateş yakılarak kazanlarda su ısıtılıyordu.

Gazetecilerin merakı 

Bir süre geçtikten sonra Diyarbakır’dan gazeteciler geldi. Cami önünde bekleyenlerle konuşmaya başladılar. Gelen gazeteciler meraklı gözlerle etrafa bakıyor, ağlayan ve feryat eden insanların fotoğraf ve görüntülerini çekiyordu. Yakınlarını kaybedenler yaşlı gözlerle, “Yaşadıklarımızı bütün dünya duysun, görsün. Yakınlarımızı devlet öldürdü” diyordu.

Komşumuzun evinin önünde yıkanan cenazenin yakınına gelen gazeteciler, fotoğrafını çekiyordu. Bu sırada ölen kişinin bir yakını etrafta bulunan herkesin fotoğraf çekilmesi için cenazenin başında toplanmasını istedi. Biz de cenazenin bulunduğu masanın etrafından toplanıp parmaklarımızı havaya kaldırarak zafer işareti yaptık. Gazeteciler, fotoğraf ve görüntülerimizi çekti. Ortada devletin yaptığı bir katliam olmasına rağmen gazetecilerin oraya gelmesine neden izin verildiğini anlamış değilim. Yıllar sonra bu gazetelerin katliam ile ilgili yaptığı haberlere baktığımda, katliamı bütün gerçekleriyle ortaya koyacak haberlerin yapılmadığını gördüm.

Cenazeler yıkanıp kefenlendikten sonra ilçenin değişik yerlerindeki mezarlıklarda gözyaşları ve ağıtlarla defnedildi. O günden sonra ölümler eksik olmadı. Yıllar yılı evimizin yanındaki camiye, çatışmalarda yaşamını yitiren yüzlerce insanın cenazesinin getirildiğine tanıklık ettim. O dönemde yaşananları gören 7 yaşındaki ilkokul öğrencisi olarak ölümün gerçek ve soğuk yüzüyle karşılaştım.

O dönem askerler, ilçenin her tarafında yaşamını yitiren sivillerin resimlerini asarak, bunların PKK tarafından öldürüldüğü yazıyordu. Ancak gördüğüm ve tanık olduğum manzara bunun tam tersini anlatıyordu. Devletin acımasız yüzünü gördüm. Savaşın insanlarda yarattığı travma ile çocuk yaşta tanıştım. Köylerin askerlerce yakıldığını gördüm. Çatışmalarda yaşamını yitiren PKK’lilerin cenazelerinin araçların arkasında sürüklenerek ilçe merkezine getirildiğini, teşhir edildiğine şahitlik ettim. Askerler, ilçede yaşayan insanlara “Bize karşı gelirseniz sonunuz böyle olur” diyerek, korku yaratmak istedi. Artık burada yaşanılamayacağını düşünen yüzlerce insan, ilçeyi terk etmek zorunda kaldı. Ancak yaşadıklarını, kendileriyle birlikte gittikleri yerlere götürdüler.

Katliam hakkında 

Diyarbakır’ın Kulp ve Bingöl’ün Solhan ilçeleri kırsalındaki Serê Sipî bölgesinde PKK’lilere ait bir askeri kampın 19 Aralık 1991’de bombalanması sonucu 16 PKK’linin yaşamını yitirmesi ardından Diyarbakır’ın birçok ilçesinden Kulp’a gelen yüzlerce kişi çatışmanın yaşandığı alana giderek cenazeleri aldı. Cenazelerin bir kısmı ilçeye getirilirken, 3 cenaze ise Kulp Çayı köprüsü üzerinde barikat kuran askerler tarafından ilçeye alınmadı. Halkın cenazeleri sahiplenmesinden kaygılanan devlet, çareyi halkı korkutmakta, sonunda ise katliam yapmakta buldu.

Askerlerin, 24 Aralık 1991’de cenazeleri getiren sivillerin üzerine ateş açması sonucu Mehmet Nesip Altın, Neytullah Tekin, Hayrettin Demirtuyi, Felemez Bulut, Ömer Öztürk, Ali Miltaş ve Şahin Tekin isimli siviller olay yerinde yaşamını yitirdi. Mehmet Şah Tekin ve Şeyhmus Altındağ ise yaralandı. 54 kişi gözaltına alındı. Cenazeler için Lice’den Kulp’a gelenlere de saldırıldı ve burada 3 sivil yaşamını yitirdi. Cenaze törenine katılan 54 kişi hakkında dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde açılan davada beraat kararı çıktı.

Kulp Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 sivilin yaşamını yitirdiği, 2 kişinin yaralandığı olay ile ilgili soruşturma başlattı. Savcılık, hazırladığı fezlekede, olay tarihinde Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanı olan, Tuğgeneralliği terfi ettikten sonra emekliye ayrılan ve 1999 yılında Trabzon’da trafik kazasında ölen Albay İsmet Yediyıldız’ın, dönemin il valisinin karşı çıkmasına rağmen sivillere ateş emri verdiği, olayın çıkmasına neden olduğu belirtildi. Savcı, “Görevin ifası sırasında öldürmek ve aynı suça teşebbüs” suçu işlediğini belirttiği Albay Yediyıldız’ın yargılanması için izin istedi. Bakanlığın herhangi bir işlem yapmaması üzerine, soruşturmaya bakan savcı, 7 Temmuz 1993 tarihinde görevsizlik kararı vererek, dosyayı gereğinin yapılması için il ve ilçe idare kuruluna gönderdi. Katliam ile ilgili 2005 yılına kadar hiç bir işlem yapılmadığı, avukat Nahit Eren’in olayda ölen 2 kişi ve yaralanan 1 kişi için yaptığı tazminat başvurusuyla ortaya çıktı.

Avukatın ısrarlı takibi sonucunda dosya 2005 yılında yeniden açılırken, Kulp Cumhuriyet Savcılığı, dosyanın zaman aşımına uğramasına kısa bir süre kala bir katliam ile ilgili 2012 yılında yeniden soruşturma başlattı. Soruşturmayı 2017 yılında tamamlayan savcılık, 37 asker hakkında takipsizlik kararı verdi. Askerlerin sivillere ateş ettiğine ve bu kişilerin ölümüne neden olduğuna ilişkin hiçbir delil bulunmadığı ileri sürülen kararda, askerlerin “kendilerine yönelik saldırıyı bertaraf etmek”, “yaşam haklarını korumak” için ateş etmek zorunda kaldığı, askerlerin meşru savunma halinde kaldıkları iddia edildi.


Deniz Tekin’in yazısı Mezopotamya Ajansı’ndan alınmıştır.