Ana SayfaYazarlarEmre Tansu KetenDevrim’in sanatı – Emre Tansu Keten

Devrim’in sanatı – Emre Tansu Keten


Emre Tansu Keten


Yüzüncü yıl dönümünde Ekim Devrimi enine boyuna tartışılıyor. Herkes politik olarak konumlandığı yerden devrimin çeşitli yönleri hakkında yazıyor. Üstelik bu tartışma sosyalistler ve anarşistler gibi devrimi sahiplenenlerle de sınırlı kalmıyor, BBC gibi büyük yayın kuruluşları da, Anadolu Ajansı gibi devrime antipatik bakan resmi kuruluşlar da, Putin Rusya’sı da devrimin hikâyesini, kendi meşrebince, yazıyor.

Yüzüncü yılında Ekim Devrimi’nin en çok bahis edilen yönlerinden birisi de sanat ve devrim ilişkisi. Devrimin politik yönünü ön plana çıkartmaktan, her zaman arka planda kalan devrimci Rus sanat akımları, bu vesileyle Türkçe yazında da kendine bir yer buluyor nihayet (seneler önce yayımlanmış Akif Kurtuluş’un Daktilo Yazıları ve Ahmet Oktay’ın Toplumsal Gerçekçiliğin Kaynakları başlıklı kitaplarını ayrı bir yere koymak gerek tabii ki).

Öncelikle Ekim Devrimi’ni basit bir iktidar değişikliği olarak görmemek gerekiyor. Kilisedeki keşişlerin ayaklanıp başkeşişi manastırdan kovduğu, garsonların onurlarına bir saldırı olarak gördükleri bahşiş verme adetine karşı sokaklara çıktığı, çarın heykellerinin bir kez daha yıkılması için tekrar dikildiği, hemen hemen her kamusal ortamın politik tartışma mekanı haline geldiği böyle bir dönemde sanat konusunda da, geleneklerin ve evrensel kuralların yerle bir edildiği bir pratik geliştirildi Rusya’da.

Kolaj: e-skop

Aslında devrimci sanat akımları devrimden seneler önce filiz vermiş ve git gide radikalleşip, büyümüştü. Koloniler halinde örgütlenen sanat grupları, seneler boyunca soylu ve ayrıcalıklı sanatsal alanı yıkıp, yepyeni, henüz denenmemiş yöntemler bulma konusunda birbiriyle yarışıyordu. Örneğin, Mayakovski ve Burliuk’un başını çektiği Rus fütüristleri henüz 1912 yılında, “Şairlerin kendilerinden önceki dile önüne geçilmez bir kin duymaları, sözcükler ve keyfe bağlı üretimle söz dağarcığını oylum olarak büyütmeleri ve bir ıslık ve kızgınlık denizinin ortasında biz sözcüğünün kıyısına tutunmaları” çağrısını yapıyordu.

Maleviç, “Siyah Kare”, 1913.

Siyaseti estetize etme derdine düşen ve bu yolda bir kısmı Birinci Dünya Savaşı’na katılarak hayatını kaybeden İtalyan fütüristlerinin aksine Rus fütüristleri estetiği siyasallaştırarak devrime hizmet sunma amacını taşıyordu, tabii ki aynı zamanda sanat alanında da bir devrimin peşinde olarak. Aynı dönemlerde ortaya çıkan Suprematizm akımı sanatın egemen ideolojiler tarafından araçsallaştırılmasına karşı bayrak açıyordu. Akımın önderi Maleviç’in sözleriyle “Sanat artık devletin ve dinin hizmetinde olmak istemediği, değişen kültür tarihinin kaydını tutmak istemediği için objeden kopmak istiyor ve şeylerin engeli olmadan yalnızca kendi başına, kendi için var olmak istiyor”du.

Boris Groys’un dediği gibi, o dönem ve sonrasında avangardı derinden etkileyen Maleviç’in ünlü Siyah Kare isimli eseri “her tür kültürel nostaljinin, geçmişin kültürüne her tür duygusal bağlılığın ölümünü ilan ediyordu. Siyah Kare, radikal yıkımın devrimci ruhlarının kültür alanına girip onu küle çevirmek için kullanabileceği açık bir pencere gibiydi”.

Devrimin ruhunu en çok etkileyen sanat akımı olan konstrüktivizm ise toplumun bazı fiziksel ve entelektüel gereksinimlerinin sanatla giderilebileceği ve bu konuda yaratıcı tasarımcıların, yani sanatçıların, öncülük etmesi gerektiği düşüncesiyle ortaya çıkıyordu. Susan Buck-Morss’un deyişiyle, modadan, mimariye, grafikten, dekora kadar bütün sanatları tasarım adı altında toplayan ve aynı prensiple ele alan konstrüktivistlerin “yoldaş metaları etkileşimselliğin zirvesindeydi. Başlıca erdemleri çok-işlevlilik, hareketlilik ve dönüştürülebilirlikti. Kullanım değeri sergileme değerine galebe çalıyordu. Hoşluktan kaçınılıyordu. Yataklar masaya dönüşüyor ya da koltuk oluyordu. Mutfak aletleri katlanıp küçük paketlere konabiliyordu. Üniseks elbiselerle hareket rahatlığı övülüyordu.”

Bu akımın önderi konumundaki Tatlin, sanatı maddenin formasyonu üzerinde bir çalışma olarak algılıyordu. Tasarıma, özellikle heykele, o güne kadar görülmemiş bir şekilde cam, plastik, karton gibi maddeleri dahil ediyordu. Kapitalist dünyanın simgesi sayılan Eyfel Kulesi’ne karşı sosyalizmin simgesi olması amacıyla tasarladığı Üçüncü Enternasyonal Anıtı, Rus konstrüktivizminin simge eseri haline gelmişti. Bir vida imgesi düşünülerek yapılan bu anıt, birisi bir yılda, birisi bir ayda, diğeri ise bir günde dönüşünü tamamlayan mekanik hacimlerin üst üste bindiği dev bir kuleydi. Ama aynı zamanda bir yayın aracıydı: Çevresindeki ekranlarda haberler gösteriliyor, projektörlerle gökyüzüne sloganlar yazılıyor; telefon ve telegraf istasyonu işlevi de görüyordu. Ancak Mayakovski’nin Ekim’in ilk nesnesi olarak tanımladığı bu anıt hiçbir zaman tamamlanamamış, bir maket olarak kalmıştı.

Konstrüktivizm, sanatsal disiplinler arasındaki duvarları kaldırmayı amaçlıyordu. Tiyatro sahneden çıkıyor, kalabalıkları içerisine alan bir performans haline geliyordu. 1918’de Meyerhold ile Tatlin’in bütün Petrograd’ı bir tiyatro sahnesine çevirmesi ve fabrikaların sirenlerinden bir senfoni icra etmesi ile 1920 yılında binlerce “sıradan” kişinin “oyuncu” olarak katılımıyla Kışlık Saray’ın ele geçirilmesi performansları bu örneklerin en ünlülerindendi. Bunun yanında Eisenstein ve Vertov gibi yönetmenler geliştirdikleri yeni tekniklerle hem kalabalıkları sinemanın başrolü yapıyor, hem de sinemaya yepyeni ufuklar açıyordu. Vertov, montaj tekniğini şu sözlerle anlatıyordu:

“İzlediğim yol, dünyaya ilişkin yepyeni bir algının yaratılmasına götürüyor. Bilmediğiniz bir dünyanın şifrelerini yeni bir yolla çözüyorum”.

Gördüğümüz gibi, gerçekçilik ile sosyalist dünya görüşü arasında zorunlu bir bağ kuran alışılmış fikirlerin aksine Ekim Devrimi, sanatsal alanda da yerleşmiş pratiklerin ve egemenlik ilişkilerinin sonuna kadar sorgulandığı bir ortam yaratıyordu. Avangard sanatçılar devrimin sanatını yaratmaya çalışırken, devrim de bu sanatçıların önüne büyük imkânlar seriyordu. Şair Aleksandr Blok’un “bir mucize gerçekleşti. Hiçbir şey yasak değil… neredeyse her şey olabilir” sözleriyle özetlediği 1917 Rusya’sı, sanat alanında da her şeyin en sonuna kadar denendiği bir ortam yaratıyordu. Ve bu ortamda gelişen Rus avangardı, kendisinden sonra gelişen akımları da kapsamlı bir şekilde etkileyecekti.


Ekim: Aşağıdakilerin devrimci hikâyesi – Emre Tansu Keten