Ana SayfaYazarlarElend AydınDoğumla başlayan varoluş çilemiz – Elend Aydın

Doğumla başlayan varoluş çilemiz – Elend Aydın


 Elend Aydın


“Hayatının son yıllarında neredeyse yatalak hale gelmiş ve bunamış olan seksen üç yaşındaki Henriette Teyzem, birkaç ayda bir tekerlerli sandalyesiyle ya kırk yıl önce ölmüş teyzelerinden birine ya Linz’deki eski evine ya da Ruhr bölgesinde yaşayan, belli belirsiz anımsadığı akrabalarının yanına kaçmaya çalıştığı huzurevinde yatarken, ölümünden hemen önce hayatının en aklı başında cümlesini kurdu: ‘Kim derdi ki’ dedi Henriette Teyzem, kendisini ziyaret etmek için seksek yedi yaşındaki Alzheimerli babamla birlikte Bad Zelle’den trenle gelmiş olan ve neredeyse yetmiş yedisine varmış bulunan anneme, ‘ana babamız bizi bir gün böylesine ortada bırakıverecekler’.”

Alıntı uzun olsa da sıkılmamış olmalıyız, zira Henriette Teyzenin belleksiz buluşları üzerimizde! Kıpırdarsak vuruluruz.  Peki Henriette kimin Teyzesi? “…beyin kanaması sonucu öldüğümde ardımda cam kırıklarından oluşan bir yığın bıraktım. Hayatımla kıyasladığımda ölmek tahmin ettiğimden daha kolay olmuştu. Son bir kez soluk verip bir daha asla almamak büyük çaba gerektirmiyor. Neredeyse kendiliğinden oluyor. Bir kez rıza gösterdiğinizde…” diyen şahsiyetin, yani ölü mü ölü, tatlı mı tatlı, gerçekçi mi gerçekçi, nihilist mi nihilist roman kahramanımızın.

Romanın adı: Hayal Kırıklıkları Kitabı… Olagelen çocukluk güzellemesi geleneğine oldukça inandırıcı, muzip ve haylazca meydan okuyup, ta doğumla-doğmakla başlayan “varoluş çilesini” en ince detaya kadar, kabusvari bir çan çalarcasına ifşa ediyor, kulaklarda çınlayan kâbus çanıyla soluksuz bırakıyor bu incecik kitap… Okuyalım:

“Evet, sonunda bir gün her şeyin sonu geldi. Belki de gerçek hayatta bu değişim her şey bitip gittikten sonra göründüğü kadar çabuk olmamış, sinsice gelişmişti, oynadığım oyunlara inancım giderek azalarak sonunda hiç kalmamıştı: belki de dünyanın sadece olduğu şeye indirgenmesi karşısında sonradan her düşündüğümde hissettiğim o ani şoku yaşamamıştım. Her neyse, kesin olan, hakiki gerçeklik ile hayali gerçekliğin birbirinden ayrılması ve hakiki olanın galip gelmesiydi. En azından oyunun tüy kadar hafif ve bir zamanlar son derece doğal olan düzleminde. Onu geri kazanmaya çalıştım ama olmadı. Halı, halı olarak kaldı, okyanus olmadı, ne kanepe otomobile dönüştü ne de evimiz şatoya. Tüm bunların en korkunç yanıysa hakiki dünyanın tahmin ettiğimden de çirkin çıkmasıydı(…) İşte o zaman anladım dünyanın ardındaki dünyanın benim için ne anlam taşımış olduğunu ve bundan böyle, kirli, renksiz ve sıkıcı olan hakiki dünyaya mecbur kalacağımı. Evimizi dolaştım ve çirkinliği karşısında şaşırıp kaldım(…) Sonraysa (oyuncağı için) onun aslında param parça, çirkin bir oyuncak hayvan olduğunu fark ettim: gözleri biri ipin ucunda sallanan iki düğmeden, burnuysa suratının ortasına iki iğne darbesiyle geçirilmiş siyah iplikten başka bir şey değildi. Geceleri ona sarıldığımda artık beni teselli etmiyordu. Onu bir süre daha bodrumda sakladım ve günün birinde attım.”

Gözlerimizdeki kamaşma ne zaman gider, “büyü” ne zaman bozulur ki büyürüz birden? Bahçe, bahçe değildir artık. Çocuk büyümüştür. Gerçi bir şiirimde “Çocuk büyüse de çocukluk büyümez” demiştim üç yıl evvel. Ama çocuk olarak ansızın, o büyük gün geldiğinde yani, uğur böceğinin bırak kırmızı papuç getirmeyi, uğursuzluğa uçtuğunu anlarız mesela. Ama her birimizin “nerede, ne zaman ve nasıl”a cevabı ayrıdır. Örneğin kitabımızın kahramanı Temerküz kampını ziyaret ettikleri zamandan sonrası için “Tüm dünyanın benden uzaklaşması ve her şeyin üzerine koruyucu bir örtünün serilmesi de aşağı yukarı o zamanlara denk geliyor” der ama oradaki sahnelerden biri de şöyle:

“Nihayet sergi barakasına ulaştık. Her bir tarafta çizgili kıyafetler giyip şapkalar takmış insanların büyük boy fotoğrafları asılıydı. ‘Babamın pijaması gibi’ dedi birisi, ‘ama babam bu kadar zayıf değil. Aksine.’ Bazılarımız kıkırdadık(…) Ardından sıra büyük fırınların olduğu odalara geldi.”

İçimizden durmadan geçen gemilerin, sezgi kayıklarının tanımını bir gün bir kitabın sayfalarında buluruz. Ben buldum:

“Birden fazla hayatı içeren bir hayatın birden fazla manzaradan meydana gelen ya da onları içeren ya da onları yansıtan bir manzaraya bakmanın sonsuz yolları olacağı sezgisinin varlığı(…) Çünkü bir tür çocukluğun yeniden yakalanması gibi bir şeydi bu, hem de bir çocuğun bütünüyle bilinçsiz haline dönmek gerekmeden. Zaman kendi kurallarını yıktı. Her şey yan yana var oluyordu. Ya da aynı anda ya da aynı mekan içinde. Aynı zaman içinde. Ölümümden önceki zaman eriyip tek bir zaman haline geldi(…) Tüm yaşamım hareketsizce karşımda duruyordu. Olduğum olabileceğim her şey içimdeydi. Ama başkalarının da oldukları ve olabilecekleri de öyle. Tüm bunların adı artık “Ben”di. “Ben”in de benimle bir ilgisi yoktu(…) Senfoniler işitiliyor, çoktan ölmüş insanlar yeniden ayaklanıp bir kez daha ölüyor. Çiçeklerin ömrü giderek kısalıyor. Kimi zaman kafada belirmeleriyle solmaya başlıyorlar.”

“Beni bu alıntılar mahvetti” diyenimiz yoktur umarım, varsa eğer hiç okumamış olsun. Ve kesinlikle son bir ek! Lakin ismiyle müsemma değil bu kitap, sayfaları boyunca haylazca esen bir rüzgar, kıvılcımlanan bir şeyler var:

“İçimde, aslında orman olan kara lekeler var, aslında göl olan kabalt mavisi gözler: ormanlar kar kokuyor, göllerse balık. Bunlar bana bir şeyi anımsatıyor (Ama neyi?) Annem kahve hazırlıyor ve solmuş bir karanfili buketten çıkarıyor.”


 

Künye

Margit Schreiner
Hayal Kırıklıkları Kitabı
Çeviri: Ogün Duman
Metis Yayınları