Ana SayfaManşetFeminist ve deneysel sinemanın ilk örneklerinden: Madam Beudet’in Gülüşü

Feminist ve deneysel sinemanın ilk örneklerinden: Madam Beudet’in Gülüşü

 

Şilan Avcı

“Sinemanın Kadınları” dizisi


Bir evliliğin içinde ölmüş gülümsemeler

Madam Beudet, yüzünde bütün acısını taşıyan, bir yaşam kötürümüne dönüşmüştür. Sessiz ve gülüşsüzce gömülüdür evliliğine. Gösterişli bir sadelikle çevresinde döndüğü hayatın, kabul bilmez mutsuzudur. Muhtemel bir izlenimle, daha başından sevmemiştir kocasını. Sebepler üzerine evlenmiş, sebeplerle bir türlü sevememiş ve sebepsizce “kaderine” teslim etmiştir kendini. Taşrada burjuva bir hayatın içinde olsa da sade ve özensizdir. Dönemin kadın profiline aykırı, gündüzleri hayal kuran bir yalnızlar yalnızıdır. Bütün gün evin içinde elinde kitabıyla dolaşan bu kadın için zaman, başında vızıldayan uyumsuz bir sarkaçtır. Üstüne eğreti bir tavırla bindiği bu sarkacın, pas tutmuş atlısıdır Madam Beudet; duyularını kapatıp uzaklaşamadığı evinin, her köşesine uzun uzun savrulan… Bir rüzgar çıksa fırtınaya her parçasını seve seve verecek olandır. “Bekleyen” bir ölümlüdür oysa. Yaşamını bir adama duyduğu sevgisizlik ve kızgınlığın gölgesine itendir. Fiilsiz bir anarşisttir Madam Beudet. Sarsıntı bekleyip, hareketsizce bekleyendir… Ait olduğu dönemin, her dönemin ve dünyanın bütün mutsuz kadınları gibi, dört duvar arasında hayatın koşullarına çarpıp durandır. Evliliğinin içinde, gülüşünü kaybeden her kadın için, aslında Madam Beudet gerçeği sırıtan mıdır?

İnsanın tabiatında kırılan eşya; eşyanın tabiatında insanın mutsuzluğu

Şiir okur, gazete okur, aşka özenir, hayal kurar ve nihayetinde kendi içinde debelenip durduğu bir hapishaneye çevirir evini. Saatine, yüzüğüne, penceresi ve kendi gölgesine bakıp, çarşaflar ve dört duvar arasında sıçrayıp durur. Aynı yatağa yattığı ve oysa kendini paylaşamadığı bir bedenle çırpınıp durduğu hayatın içinde, mutsuzlar mutsuzu bir piredir Madam Beudet.

“Mezarlar kadar derin yataklar ve etajerin üzerinde yabancı çiçeklerle”… Kendini kitaptaki tasvirin içinde hissedip kitabı yere fırlatır Madam Beudet. Derin bir mezara benzetilen yatak, sahiden de kendinin midir? Masanın üzerinde duran çiçekler ise yabancılık hissiyle şekilsiz, tasvir edilen çiçeklerdendir. Hep kenarda tutmayı sevdiği bu çiçekleri, kocası her defasında farkedip masanın ortasına yerleştirir. Madam Beudet için ise çiçeklerin olduğu vazoyu masanın kenarına özenle itmek, artık inada binmiş bir ritüeldir. Tıpkı kendisi gibi kenarında durur ait olduğu mekanın. Her an düşecek ve ayrılacakmış gibi, hep kenarda… Bir evin içinde eşyalara nasıl davranıldığıyla etrafa yansıyan mutluluk ya da mutsuzluk, Madam Beudet’in evinde kendini daha da açık eder gibidir. Eşyanın tabiatı, kendine dokunan enerji üzerinden mi devinir?

Kafası kopuk kuklalar ve evliliğin karışan ipleri

Yüzüğüyle oynar Madam Beudet. Takıp çıkarır, çevirir… Parmağında duran ince yüzük, kalın bir üzüntünün meselesi gibidir. Her yerde kocasının yaşam izleriyle yüzleşen Madam Beudet, ona duyduğu sevgisizliğin şiddetiyle garip nöbetler halindedir. Öfkesi, gülüşünün dahi kendisini çıldırttığı kocasının yok oluşunu hayal edecek kadar güçlü ve derindir.  Elindeki kuklanın kafası kopunca, kadınları “hassas” kuklalara benzeten kocası, sessizlik içinde mutsuzluğunu yaşayan karısının onu ortadan kaldırma planları yaptığını bilmez. Uzak ve dahil olmaktan ayrı bir kimlikle evin içinde sürekli hesap kitap yaparak gezen koca, karısının yüzündeki ifadenin anlamını bir türlü göremez. Bir kadının kararlılığı ve mutsuzluğunun birleştiği yerde, ne denli “cüretkar” olduğunu da… Bu evliliğin kafası kopuk kuklası, gerçekten Madam Beudet midir?

Kazara karı koca olma üzerine

Kendisini Faust’un sahnelendiği tiyatroya götürmek isteyen kocasını reddeder Madam Beudet. Karakterlerin tahayyülleri üzerinden işlenen sahneler, yarattığı çağrışımlarla filmi güçlü bir yere taşır. Faust’u izlemeyi teklif ederken kocanın hayal ettiğiyle karısının hayal ettiği birbirinden farklıdır. Yaşar haldeki insanın, bir meseleyi konuşurken sürekli hayalinde canlandırması üzerinden yola çıkan sahne, herkesin algısının farkını sergiler. Madam Beudet’in, tek kaçış noktası olan gündüz düşlerine de bulaşmaya başlayan kocasını ortadan kaldırmaya karar verdiği zamanlardır. Bu “şeytanca” fikri beslerken, Faust’u izleyip üzerine düşünmek istemez belki de. Kocasının evde şakalaşmak için sürekli kafasına dayadığı boş silahı, kurşunla dolduran Madam Beudet, muhtemel olay anı yaklaştıkça paniğe kapılır, çünkü kararsızlığa düşmüştür. Kocasının yanlışlıkla ateşlediği silahtan çıkan kurşun, vazoya isabet etse de korkudan fenalık geçirir. Bu kazayı hiç üzerine alınmayan kocası ise karısının kendi kendini öldürmek istediğini düşünüp ağlamaya başlar. Hassaslığı yüzünden kendisine zarar vermek istediğini düşünüp “sensiz nasıl yaşayabilirim” diyerek karısına sarılır. Madam Beudet, bezgin ve omuzları çökmüş halde boş gözlerle önüne bakar. Evliliğinin hapishanesinde, bir kat daha demir parmaklıkla çevrilmiş gibidir.


Feminist ve deneysel sinemanın ilk örneklerinden, 1923 Fransa yapımı olan filmin yönetmeni Germaine Dulac, ataerkil düzen içinde çırpınan ve bunalmış olan kadının öznel kimliğine ışık tutar. Dişi bir perspektifle yepyeni bir sanat dalı olan sinemayı aracı kılan Dulac, kadının toplum içindeki sıkıntılı/hapsedilmiş halini sunar. (Kendi yansımasına/aynaya bakıp ağlayan kadın sahnesi, pek çok filmde kendine yer bulacaktır.) Film, 1972’de New York’ta gerçekleştirilen ilk Kadın Filmleri Festivali programında yer alır.