Ana SayfaManşetMezarsızlık politikası: Yer altının lanetlileri – Özcan Kırbıyık

Mezarsızlık politikası: Yer altının lanetlileri – Özcan Kırbıyık


Özcan Kırbıyık


Mezarsız ölüler de dahil…

Mezarlıklar, hem ölülerin hem de dirilerin dünyasına aittir: Ölülerin dünyasına aittir, çünkü mezarlarda yatan ve devletin muarız kabul ettiği kimselerden haber getirir. Dirilerin dünyasına aittir, çünkü katliam, savaş, soykırım vs. felaket alanlarında neler olup bittiğine tanık olmuş kişilere ev sahipliği yapar. Mezarlıklar felaket mahallindeki bütün enkazın, molozların ve mitosların biricik taşıyıcısıdır.

Aynı zamanda ve aynı yerde hem ölülerle hem de dirilerle komşudur mezarlıklar. Bu nedenle ne zaman ve kimden haber veya tanıklıklar getirebileceği kestirilemez. Bu yüzden iktidarın doğrudan doğruya hedefi olarak ortaya çıkabilmektedir.

Egemen olan iktidarın lanetli ilan ettiği kesimlerin ölüleri ile kavga etmesi, tarihte çok sık görülen bir muktedir patolojisidir. Bunun da temelinde yer alan motivasyon, egemenin iktidarına başkaldırmış olan ve giriştiği bu mücadelede hayatını kaybeden ölülerin toplu olarak yer bulduğu mekanlar olan mezarlıkların aynı zamanda, çoğu kez siyasi veya toplumsal zeminde ciddi kırılmalar yaratan mekanlara dönüşme potansiyeli taşıyor olmasıdır. Hele ki bir araya toplanmış olan bu ölülerin ortak noktası, egemene başkaldırmış olmak ise… Ölülerin bu “cansız” halleriyle, diri ve muzaffer olduğunu düşünen muktedire korku salmaları işten bile olmayacaktır. Bu yüzden denilebilir ki, insanlık tarihi aynı zamanda iktidarların ve egemenlerin öteki olarak gördükleri kesimlerin bedenlerine yönelik müdahalelerin de tarihidir.

Bunun yanı sıra, celladın ölüyü mezarsız bırakma uğraşı, tek başına “ötekiyi insanlıkdışına atma uğraşı” değildir. Şayet öteki, diriler dünyasında iken egemenin muhalifi bir kimse olarak yaşamış ve böyle ölmüş biriyse, egemenin bu ötekiyi mezarsız bırakma girişimi aynı zamanda kurban durumunda olan bu ötekiyi “tarih dışına itme” uğraşına da tekabül etmektedir. Devletin “lanetli” ilan ettiği bu ölüler, devlet nazarında sadece “başkasının ölümü” olarak değil, aynı zamanda, Agamben’in işaret ettiği üzere, “gri bölgede” yaşayan, ölümü ve yaşamı tamamen egemenin arzusu ve takdirine terk edilmiş, dışlanarak içerlenmiş olan bir tür  “homo sacer” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Toplumsallık içinde meydana gelen ölümler bir dizi değişimlere de öncülük eder. Buradan bakınca ölüm, sosyal damarları canlandırdığı gibi, bazen de bu damarları törpüler. Ve yine denilebilir ki bu yönüyle ölüm, bireylerin topluma katılımını harekete geçirir ya da sönümlendirir.

Ortadoğu’da ölü, geçmişe ait olan bir varlık olarak geleceğe aktarılır. Bu durum, Ortadoğu inanç ve kültür kalıpları ile beraber düşünüldüğünde kendi içinde gayet tutarlıdır. Fakat son 40 yılda Kürtler açısından ölü defnetme merasimleri ve mezarlıklar sadece geçmişe ait bir vakıa olmaktan çıkmış, aynı zamanda yenilikler doğuran politik bir alan ve anlam da içermeye başlamıştır. Yani Kürtlerin ölüsü de tıpkı dirisi gibi sadece inançsal ritüellerin değil, aynı zamanda politik alanın da mecburi bir uğrağı halini almıştır. Konuya buradan yaklaşınca, Kürt siyasal hareketinin içinden geçtiği bu tür Antigonevari [1] zamanlarda, Kürtlerin ölüsünün de politik güçlerle bezeli, hem bu dünyaya hem de diğer dünyaya ait varlıklar olduğu görülecektir. Kürt kimliğinin varlığı devletliler açısından gerginlik ve çatışma nedenidir. Bu nedenle Kürt kimliğini alenen savunan kimselerin ölüsü de, dirisi gibi politik güçlerle bezelidir. Bu tür ölülerin kaldığı mezarlıklar, ölüsünün de politik olanın ve politik alanın güçlerine sahip olan kimselerin toplandığı yerler olduğu için iktidarın hedefindedir. Ölümün bizatihi kendisinde beliren var olmanın muhteşemliğinin [2] görünmemesi için de muktedir, ölüyü ve ölüden geriye kalanları doğrudan hedef alır. Kimliklerine uygulanan sistematik reddi reddeden ve bu reddin bedelini canlarıyla ödeyen Kürt gençlerinin mezarlarına yapılan saldırıların temelinde de bu var: Ölümün kendisinde beliren var olmanın ve var kalmanın muazzam görünümünün parlamasını engellemek..

Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, ezilen sınıfların veya sosyal tabakaların ölüleri de faşist iklimlerden uzakta kalamaz ve güvende olamazlar. Hatta bazı zamanlar olur ki egemen ulusun kimi bireyleri, alenen barbarlık ürünü olduğu ortada olan “ölüye ve mezarlara savaş açmak” fikrini kültürel bir ritüel olarak savunabilmekteler. Bu barbarlığı yıllar önce Nazi vahşetiyle çıplak bedeniyle tecrübe eden Walter Benjamin şöyle diyecekti:

….Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan. [3]

Buradan yola çıkınca, Türkiye’de muhalif kesimlerin ölülerinin mezarlardan çıkartılması, Kürtlerin mezarlıklarının bombalanıp yok edilmeye çalışılması, Ermeni mezarlığı üzerine tuvalet yapılması gibi kimi politikalar iktidardaki partinin sadece Türk toplumunun banal milliyetçilik duygularına seslenen birer çağrısı değildir. Bu durum bir çağrı olmanın çok ötesinde, devletin varoluşsal kodlarında yer edinmiş bir kuraldır.

Daha önce yazdığım cümlelerin kısa bir özeti olarak şunu söylemek mümkün hale geliyor: Devletler varlığını ancak bedenler üzerinden şekillendirebilir. Biyoiktidar için aynı zamanda bir savaş alanı olan muhalif bedenler, kendisinin bu bedenler/cenazeler üzerinde ortaklık kuracağı bir yer değil, tam tersine üzerinde mutlak hegemonya kuracağı bir fetih alanı olarak görür. Yani kurbanın/ölünün bedeni de, içinde kaldığı mezarlık da egemen açısından bir fetih alanıdır.

Bunun güncel bir örneği geçen hafta içinde yaşandı. Kimisi Türkiye’deki savaş ortamında, kimisi ise Suriye’de IŞİD’e karşı mücadele ederken hayatını yitirmiş olan 267 Kürt gencinin mezarının bulunduğu Bitlis’teki Garzan Mezarlığı’nın iş makineleriyle bütünüyle yıkıldığı ortaya çıktı. Mezarlıktaki cenazelerin ise yerlerinden çıkarıldığı, İstanbul Adli Tıp Kurumu’na kadar gönderildiği ise sonradan anlaşıldı. Yeri gelmişken, Kürt şehirlerinde kolluk güçleri eliyle mezarlıklara yapılan bu tür saldırıların son zamanlarda doruğa ulaşması, Bitlis’te meydana gelen ve mezarlığın toptan yok edilmesi ile sonuçlanan vakıanın bir istisna olmadığını göstermektedir.

Sonuç olarak, mezarlıkların devlet güçleri eliyle yıkılması, yakılması veya ölülerin işkencelerden geçirilmesi gibi eylemler kendi içinde tesadüfi veya alelade olaylar değil, bilakis, muktedirin savaş alanından muzaffer çıkma arzusuyla ortaya koyduğu planlı ve programlı politikalar dizisinin devamıdır. Bu politikalar ile iktidar, kendisine biat etmemiş olan muhalifinin ölüsünü yeniden öldürme girişiminde bulunmuş olur. Bitlis’te mezarlıktan çıkartılıp İstanbul’a kadar sürülen 267 mezarın hikayesi tam da bunun bir örneğini teşkil etmektedir.


[1] http://thalassapolis-mitoloji.blogspot.com.tr/2011/06/antigone.html
[2] Ölüm ve Zaman, Emanuel Levinas, “Başkasının Ölümü ve Benimkisi”i sf.23, Ayrıntı 2.Basım, 2014
[3] Son Bakışta AşkWalter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, sf.42, Metis 2.Basım, Ocak 1995