Ana SayfaYazarlarArif AltanOkunmuş ruhlar – Arif Altan

Okunmuş ruhlar – Arif Altan

Arif Altan


Hayatlarının bir döneminde aldıkları övgü, hayatlarının her döneminde sattıkları bir şeylerin karşılığı. Çenelerini kapasalar, zihinlerinin berraklığına yansıyan yürek bozukluklarıyla ilgilenmeyebilir; varlıklarını böyle öne sürmeseler, lüzumsuzluklarını dert etmeyebilirdik. Ama en yüksek perdeden atıp tutuyorlar, bir gelecek yatırımı olarak bugünkü sözlerini tarihe not düşmemizi istiyorlar. Yoldan geçip mırıldanan bile cehennemin saç ayağına oturtulurken, ilişilmeyen bu keskinlikleri ve cesaretleri nereden geliyor o da ayrı bir tuhaflık. Ama geçelim şimdi hayatları boyunca içine sinip gizlendikleri şu korkaklık meselesini. Okumuş mu, okunmuş mu, kendine seçkinlik payesi biçen Kürt kafa karışıklığı ve ruhsal bozukluğundan söz ediyoruz. Bugün, herhangi bir direnişin parçasıymış gibi yazıp çizen ve konuşanlardan. Yağmacılığın yerel ayakları, bugün yürürlükte olan zalimliğin, düşünsel ve kültürel kıyımın kadrolu koruculuğunu ilk üstlenen, ama şimdi gururun arka kapısından dolanıp temize çıkmak isteyenlerden. Dükkanlarının kapısından, korunaklı evlerinin penceresinden başını uzatıp itlaf edilen çocuklardan, baskı ortamından, enkazın altında can çekişen bir halkın huzursuzluğundan, suskun kalanların korkaklığından söz edenlerden.

Nereye yazıyorlar, nereden geçiniyorlar, cambazlıklarını kimin için sergiliyorlar, düşüncelerini ve hikayelerini kime satıyorlar, ne veriyor ne alıyor, aldığını neye yatırıyorlar? Tava gelip iyice yumuşamış ruhları bir köşecik kapmak, biraz konfor, biraz çıkar, az biraz bahşedilmiş şöhret için böyle gevşeyip yayılmamış gibi. İtlaf edilenlerden arta kalanın üstüne oturmaları karşılığında parlatılan şahsiyetsizlik simgeleri değillermiş gibi. Bilgelik kürsülerine, kültür elçiliklerine, haysiyeti ayaklar altına alınmış halkın makul ve kabul görülen seslerine, itlafın haklılık kanıtlarına, neyin karşılığında yükseltildikleri bilinmiyormuş gibi. Sömürgeci kültür piyasasının ayartılmış yerel üreticileri olarak en akıllıca yatırımı ne zaman, nerede ve neye yaptıkları asla bir sır değildi. Ama zamanında öldürülmüş çocukların hikayelerini, perişan bir halkın yıkım ve acılarını satıp bugünkü unvanlarını ve kabul görmeyi satın aldıkları hiç bilinmiyormuş gibi yazıp çiziyor, konuşup duruyorlar durmadan.

Kişiliksizliklerine değmeden başkasını bulacak o yıkıcı sözü bulmak için canını dişine takıp süslü metinler döşüyorlar. Kendilerinin bulundukları yer, asla yargılayıcı bir analizin konusu yapılamayacak kadar korunmuş tertemiz bir mertebeymiş gibi. Övgü, liyakatlerini teğet geçtiğinde kendilerini yersiz yurtsuz hissetmeleri bu yüzden. Bütün hayatları sömürgeci kültür bekçilerden bir övgü kapmak için sergiledikleri gülünçlüklerle geçmemiş gibi. Yerdikleri anda bir övgü alsa kötülediklerinden, bürünmeyeceği maymunluk, yapmayacağı soytarılık kalmayacak olan bu çokbilmiş sinik dalavereci, şimdi kendisini asaletin imgesi gibi öne sürüyor. Neoliberal evrenselci bir kafa karışıklığının tortusu bile değilken, onun vahşi bekçilerinin en fazla sömürgedeki acınası görünüşünün bir türevi konumundayken, beslediği ve beslendiği sömürgecilikle bir mücadele içindeymiş gibi sunuyor kendisini. Geçmişte tutan hileye, gelecek adına da daha şimdiden kefil.

Bir tanesi hikayelerinin süslü malzemelerini, kontracılıkla suçladıklarının ölülerinden seçiyordu. Kendi yapıtlarından bile daha güçsüz silik mi silik bir öteki, yılışık şahsiyetsizliğiyle pek orantılı küfürlerinin karşılığı olarak vahşi düzenin kültür merkezlerinden bol teveccüh ve ihsanlar kapıyordu. Ayağına gelene kalbini kapatmak, günahkarlığa kapıyı aralardı ve elbette fırsatı kaçırmamak gerekiyordu. Kabul görme ihtimali, varlık mücadelesi verenlere karşı bu “cesur aydın çıkışına” bağlanmıştı bir kere. Sömürge okumuş yazmışının, edebiyatın sağlam dokusuna aşina sömürgeci kulağa ezelden beri kurala bağlanmış seslenme biçimi buydu. Bir başkası kültürel kıyımı meşru kılmak için ilim irfan kürsülerine vaiz yazılıyordu. Vahşi iktidarın bugünkü geçerliliğinin gönüllü koruculuğunu bir geçimlik karşılığında üstlenirken, ezelden beri barbarlığın kurbanlarıyla omuz omuza mücadele ediyormuş gibi parıltılı cümleler kuruyordu. Daha beceriksiz olanları ise insanı aynı coğrafyanın havasından soluduğuna utandıran halleriyle, kıyımın bir panayır gösterisi tadında sürüp gitmesine zihinsel ve kültürel bir arka plan sağlıyordu.

Çenelerini tutsalar soytarılıklarına, cesur savaşçılar gibi ortaya atılmasalar korkaklıklarına, düşkünlüklerini yüksek maneviyat diye öne sürmeseler kıyım ortaklıklarına aldıran olmayacaktı. Ama susmuyorlar, ulu ruhlarmış gibi çığırıyorlar sinikliğin kovuğunda. Kötü bir ikramı, küçük düşüren bir ihsanı geri çevirecek kadar kişilik sahibiymişler gibi. İçini sömürgecisiyle doldurmuş bu yaratığın incelmiş diline bakmayın, vazifeleri el vermediğindendir, yoksa bir korucu yeleği giyip üstüne bir tane de silah kuşanmamak için hiçbir sebepleri bulunmazdı. Kürt’ün bu zarafet ve maneviyat şakıyanının cesaret dolu bu düş kırıklığı, efendilerine olan inançları sarsıldığı için “kendini halkına adama” dönemine denk düşmüyor. Bozgun zamanlarının hiçbir dövüşün izini taşımadan ayakta kalmış savaşçısının ucuza getirilmiş bu vakitsiz yiğitliği, yarının muhtemel avantajlarına dikili bakışlarıyla ilgili.

Hikayelerini satabilirler, acılarını pazarlayabilirler, mertebelerine eriştirildikleri metropoldeki muadilleriyle kafayı çekip içinden çıktıkları pis halktan ne kadar farklı olduklarını gösterip yine o yüksek kafaların takdirini alabilirler. Hatta bir gelecek yatırımı olarak mahallelerine, kanlı ve tozlu sokaklarına dönebilir, kendi insanlarıyla dıştan biri gibi ilişki kurduğunda yine sadece hatırlamakla da yetinebilirler. Kimsenin bir diyeceği olmaz, hatta yine baş tacı edilir, çokça okunmuşlar olarak hayran bakışlarla bir kez daha ödüllendirilebilirler. Bütün bunların karşılığında kendileri de oturup en bilge halleriyle eski çocukluk anılarını gizlendiği kuytuluklardan çıkarabilir, yitirilmiş olan o yoksul hissiyatı geri çağırabilir, “eski efsaneleri ödünç alınmış estetizmin ve başka gökyüzlerinin altında keşfedilen bir dünya kavramının ışığında yeniden yorumlayabilirler”. Ama sadece görünürdeki sıvaya yapışmışken eski bir yiğitliğe tutunmuş gibi her yanından kemiklerin fışkırdığı bir enkazın üstüne çıkıp kendilerini erdem ve cesaret numuneleri gibi sunmaları yok mu, işte o bütün arsızlıklarını katlanılmaz kılıyor.

Çok şeyini yürütmese, çulsuz insanına çok şey vermiş olacak olan bu kişilik noksanlığı, mümkünse mizah ve alegoriye, acı, kötülük ve iğrenmeye batmış “yüksek sanatlarını” da alıp gitseler, sadece dirileri değil bu halkın ölüleri bile kendilerine minnettar kalacak. Hem ruhlarının çürümüş dokuları altından pervasızca duyurdukları bugünkü kahkaha seslerini, kendilerine geri yansıtacak olan efendilerinin o geniş mekanlarına saklasalar, şu anki atılganlıklarından çok daha büyük bir yiğitlik göstermiş olmayacaklar mı? Erdem, bazen uzağa çekilmek ve sadece içi içimize denk olanın erişebileceği, başka da hiç kimsenin nüfuz edemediği bir suskunluğa gömülmek değil miydi? Öyleyse, mümkün olduğunca uzağa çekilip susun ki, ölülerinin kemiklerinden bile soğurduğunuz tüm o yoksullar ordusu, tıpkı eskisi gibi yine tüm günahlarınızın diri erdemlerinizden geldiğine inansın ve sizi bir kere daha hayal bile edemeyeceğiniz o yüksek mertebeye çıkarsın.