Ana SayfaYazarlarAdnan ÇelikDevletin zillet makamında Kürt ölüleri

Devletin zillet makamında Kürt ölüleri


Adnan Çelik


Ölümün herkesin, hepimizin, sınırı aşan isimsizlik, sonrasızlık olduğunu; yapılabilecek en kötü şeyin diğerinin aşkınlığına, ölümüne dair tasarrufta bulunmak olduğunu; bütün cemaatin temelini olumsuz bir yapıtın değil ölümün sonluluğunun oluşturduğunu – oluşturması gerektiğini- teslim etmek gerekir. Sonluluk sınırdır. En büyük mahremiyet ihlalinden daha büyük bir sınır ihlalidir ölüm tasarrufu.”

Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi

Karşı-hafızaların ayaklanması ve yeni bir anma rejiminin doğuşu

Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı Evo Morales, ülkesinden sömürgeciliğin izlerini silme politikasına Bolivya’nın başkenti La Paz’daki parlamento binasının tepesinde bulunan saat kulesindeki akrep ve yelkovanı, bilinenin tersi yönünde hareket ettirerek başlamıştı. Dışişleri Bakanı David Choquehuanca, saat reformunun ‘sömürgecilikten kurtulan halkın açık ifadesi’ni simgelediğini söylüyordu.[1] Zamanı tersine döndürmeyi ülkenin kolonyal yazgısını da tersine döndürmeye bağlayan bu müdahale, sömürgesizleştirmenin sembolik düzeydeki ifadesiydi.

Her devrimci özgürlük hareketinin nihai hedefi, uğruna mücadele ettiği territoryal alanı sömürgenin çıplak şiddetinden arındırmak ve mekâna kazınan sömürgeci şiddetin izlerini silerek mekânı kendi kılmak, onu sömürgesizleştirmektir. Demokratik özerkliği ve yerinden öz yönetimi önüne hedef olarak koyan Kürt Hareketi, 2000’lerin başından itibaren özellikle yerel yönetimler ve genişleyen sivil toplum alanı üzerinden Kürt alanını maddi ve sembolik kolonyal şiddet izlerinden arındırmaya girişti. Bu girişimin ilk hamlesi tamamen Türklüğe temellük edilen mekân ve coğrafyayı, geçmişteki etnik ve dinsel çeşitliliğine döndürmekti. Her ne kadar yüzyıllık soykırım, katliam, göçertme ve dışlama ile Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Nasturiler, Ezidiler ve Yahudiler açısından demografik olarak geri döndürülemez bir noktaya gelinmişse de, bu çeşitliliği sembolik yüzleşme ve onarma politikalarıyla tanımaya dair bir anma rejimi ve bu rejim içerisinde ayaklanan bir karşı-hafızanın ortaya çıkışına tanık olduk. Sokak ve yer isimlerinin değiştirilmesi, tarihsel bazı kişiliklerin heykellerinin dikilmesi (Seyit Rıza, Ahmedê Xanî vb), 1915’de yaşamını yitirenler için Vicdan Anıtı veya Roboskî katliamı için anıt dikilmesi, çok dilli tabelaların asılması, Ermenice kursların açılması, kiliselerin onarımı, 1915 anmaları vb pratikler Türklüğün üzerini örttüğü çok renkli, çok sesli geçmiş imgesinin yeniden gündelik hayatın içerisinde yeşermesiyle sonuçlandı.

“Ulusal birlik” mottosuyla kendini kuran anma rejiminin gramerinden bir itiraz paranteziyle çıkan bu yeni karşı-hafıza ayaklanması, aynı zamanda bir karşı anma rejiminin de doğuşu demekti. Ulusal birlik temelli anma rejimi kendini tarihteki şatafatlı zaferler, ulusun yüceliği ve büyük kahramanların tanınması etrafında kuruyor ve bütün bu geçmişin gramerini “Türkiye için[2] vurgusuyla çekimliyorken; itici lokomotifinin Kürt Hareketi olduğu fakat onun ötesinde bir genişlemeyle büyüyen karşı-hafıza temelli anma rejimi ise çoğul ve fragmente bir ulus algısına ve ulusal birlik anlatısının sessizleştirdiği geçmişe dair utanç verici olguların tanınmasına dayalı bir grameri; direnen, mağdur olan ve ölenler için “Türkiye yüzünden” vurgusuyla çekimliyordu. Devletin resmi ideolojisi ve onun etrafında kurumsallaşmış kamu ve sivil alanı içinde kurulan ulusal birlik temelli anma rejiminde Türkiye’nin geçmişi yüceltilip her şey onun ‘için’ olarak düşünülüyorken, Türklük Sözleşmesi’nin[3] dışında kalan diğer kırılgan toplumsal grupların karşı-hafıza temelli anma rejiminde Türkiye’nin geçmişi mahkum ediliyor ve her şeyin onun ‘yüzünden’ kaynaklandığı belirtiliyordu.

2000’lerin başında hareketlenen, Avrupa Birliği üyeliği sürecindeki demokratikleşme adımları, dünya genelinde yükselen çok kültürlülük ve kimlik taleplerinin yükselişi, sözlü ve yerel tarihten güç alan hafıza çalışmalarının artışı, geçmişe dair bilgiye erişim imkânlarının çoğalması gibi olgularla kendini tahkim eden bu karşı-hafıza; özellikle 2007’de Hrant Dink’in katledilmesi ile başlayan ve 2015’deki Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yıl anmaları ile doruğa ulaşan bir karşı anma rejiminin kamusal alanda ortaya çıkışıyla taçlandı. Bu noktada özellikle barış sürecinin başladığı 2013 martından itibaren hem geçmişi onarmanın, hem de sömürgesizleştirmenin bir adımı olarak gerilla mezarlıkları kuruldu. 2013 ile 2015 yılları boyunca süren çatışmasızlık sürecinde, 90’lar boyunca çatışmalarda hayatını kaybetmiş, kimi zaman çöplüklere, yol kenarlarına ve dağ başlarına defnedilmiş; kimi zaman defnedilmeyip açıkta kalmış bu bedenlerin-kemiklerin bulunup defnedildiği Varto, Lice, Dersim, Bitlis ve Şırnak gibi yerlerde 13 mezarlık kuruldu.[4]

Lice’deki Sîsê Mezarlığı / Fotoğraf: Aylin Kızıl

Aslında bundan çok daha öncesinde Kulp’ta devlet tarafından 90’larda PKK saldırıları sonucu yaşamını yitiren korucu ve sivillere yönelik ve yine 90’lar sonunda Silvan’da Hizbullah tarafından kendi militanlarına yönelik mezarlıklar da kurulmuştu. Gerilla mezarlıkları biraz da bu verili örneklerden hareketle ve barış sürecinin içindeki görece yumuşama ortamında inşa edildi. Fakat burada kimin yasının tutulup kiminkinin tutulamayacağına kendi egemen pozisyonundan karar veren devletin gerilla mezarlıklarına ‘tahammül’ edeceğini uman iyimserliğe dair bir parantez açmak gerekiyor. Doktora tezim kapsamında 2013-2015 arası dönemde saha araştırmamın gerçekleştiği Kulp, Lice ve Silvan’da farklı aralıklarla birçok defa bulundum. Mezarlıkların kurulma aşamasında halk arasında da yaygın olan tartışmaya birçok defa bizzat tanık oldum. Bir kesim bu çabayı, barış sürecinin içinde vücuda gelen ve barışın esas muhatabı olan gerillanın ölüm itibarının, haysiyetinin iadesi olarak görüyordu ve sonuna kadar destekliyordu. Bir diğer kesim ise, yapılan şeyin sembolik kıymetini ve önemini tanımakla beraber bunun son derece naif ve iyimser bir yaklaşım olduğunu, farklı yerlerde gömülü bulunan gerilla bedenlerinin oralardan çıkarılıp toplu bir mezarlıkta biraya getirilmesinin risklerine işaret ediyor, “TC Devleti”nin geçmiş pratiklerine referans vererek bu girişimin eninde sonunda devlet saldırısına açık hale geleceğini belirtiyordu. Nitekim bu ikinci kesimin kaygısının karşılık bulduğu ilk olay, 2014’ün ağustos ayında Lice’nin Sîsê (Yolaçtı) köyü yakınlarında kurulan mezarlıktaki Mahsum Korkmaz (Agit) heykelinin güvenlik güçlerince yıkılması oldu. Yıkıma karşı çıkan halka ateş açılması sonucu bir kişi yaşamını yitirdi, iki kişi de yaralandı.

Heykel indirildi fakat kalan mezarlara yönelik sert bir muamelede bulunulmadı. Devletin, PKK’nin devlete karşı ilk silahlı eylemini yürüten Mahsum Korkmaz’ın heykelini yıkması, Kürt Hareketi öncülüğünde genişleyen anma peyzajının sınırlarını hatırlatmak açısından önemli bir milat oldu. Fakat Lice’ye bağlı Sîsê ve Spêynîk bölgesinde oluşturulan iki gerilla mezarlığı, bu yeni anma rejiminde 90’lara dair birer “hac mekânına” dönüştüler. Diyarbakır merkezden ve birçok ilçeden insanlar sürekli bu mezarlıkları ziyaret ediyor, buraları ulusal ölçekte devam eden barış surecinin bir parçası olarak sağaltıcı bir hafıza mekânı olarak konumlandırıyordu. Sadece bu mezarlara gömülen gerilla aileleri için değil, Kürt hareketine sempati duyan daha geniş bir halk kesimi için de bu mezarlıklar sadece ölenleri yad etmeyi, onları tanımayı sağlamak açısından değil; aynı zamanda bir mezara kavuşmaları, imgelerini taşıyabilecekleri bir hafıza mekânına kavuşmaları açısından da sağaltıcı bir pratikti.

Zillet ile gelen hafıza-kırım

Fakat 2015 sonbaharı ile birlikte uzun bir devlet geleneğinin kurucu pratiği olan ölüm üzerinde tasarrufta bulunma keyfiliği, “yaşamın ölümün iktidarına tabi kılınması”[5] olan nekro-siyasetin hınç, nefret, iğrenme gibi duygu repertuvarıyla da genişleyerek gaddarlaşan bir eşiğe vardı. Julia Kristeva’nın zillet (abject)[6] dediği bir imgede toplanan Kürt ölüler üzerindeki tasarruf Varto’da bir kadın gerillanın çıplak bedeninin videoya alınarak teşhir edilmesi, Şırnak’ta öldürülen Hacı Lokman Birlik’in ölü bedeninin panzere bağlanarak sokakta sürüklenmesi, Cizre’deki sokağa çıkma yasağı nedeniyle cenazesi defnedilemeyen Cemila’nın ölü bedeninin günlerce buzdolabında saklanması, sokak ortasında vurulan Taybet Ana’nın ölü bedeninin günlerce öylece yerde kalması, kentlerdeki çatışmalarda öldürülen YPS savaşçılarının bedenlerinin hızlıca isimsizler mezarlığına birer rakam olarak gömülmesi, Sur’da öldürüldükten sonra üzerinden defalarca panzer geçirilerek toprakla ‘dümdüz’ edilen Mahsum Gürkan, ırkçı saldırıdan dolayı mezarından zorla çıkartılmak durumunda bırakılan Hatun Tuğluk’un cenazesi gibi pratiklerle performe edildi.

Devletin, zillete dayalı bu ölülere yönelik tasarrufu son günlerde yaşanan iki vakayla birlikte yeni bir üst eşiğe vardı. Bunlardan ilki, Bitlis’teki Garzan Mezarlığında gömülen 267 gerillanın mezarlarının yıkılarak içindeki kemiklerin “zorla yerinden edilmesi” oldu.[7]  Hemen sonrasında Varto’daki mezarlığa yönelmeyle devam eden ve devam edeceğe benzeyen bu durum, bize kamusal alanda yükselen karşı-hafıza temelli anma rejiminin sonuna işaret etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu anma rejiminden geriye kalanların izlerinin de tamamen yok edilmesini imleyen bir “çifte ortadan kaldırma”[8] arzusunu da gösteriyor.

İkinci önemli vaka ise önce Diyarbakır’da sonra da Silvan’da yaşandı. Kasım 2017’de Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından Büyükşehir Belediyesi’ne gönderilen uyarı yazısı üzerine Yeniköy Asri Mezarlığı’nda bulunan PKK’li gerillalara ait üzerlerinde “şehit” ifadesinin yansıra örgütü simgeleyen slogan ve flamaların bulunduğu mezar taşları değiştirildi. Belediye tarafından yaptırılan yeni mezar taşlarının üzerinde sadece ölen kişinin adı, doğum ve ölüm tarihi ile ‘ruhuna Fatiha’ yazılı. Benzer bir uygulama Ocak ayının ilk haftasında Bismil ilçesinde de yaşandı. Habere göre, gece saatlerinde çok sayıda zırhlı araçla birlikte mezarlıkların etrafını saran polisler, mezar taşında “Şehit, şehadet tarihi ve kod isim” bulunan tüm mezar taşlarını sökerek yerine sadece isim ve tarihlerin yer aldığı mezar taşlarını bıraktı.[9]

Bir diğer tüyler ürpertici haber ise geçen hafta Silvan’dan geldi. 14 Nisan 1992’de Hizbullah tarafından öldürülen Hanifi Kutli[10] ailesine, Silvan Kaymakamı ve aynı zamanda kayyum Adem Çelik’in imzasıyla tebliğ edilen 26 Aralık 2017 tarihli bir yazıda aynen şöyle yazıyor:

“İlçe Emniyet Müdürlüğü’nün ilgi sayılı yazısı ile Terörle Mücadele Büro Amirliği Ekiplerince yapılan kontrollerde, T.C: 389….. kimlik nolu Hanifi KUTLİ’nin mezar taşının üzerinde terör örgütünün propagandasının yapıldığı yazı, söz ve ibarenin yazılmış olduğu, bunun terör örgütü propagandası niteliğinde görüldüğünden bahisle suç unsuru olan bu yazı/resim/ibarenin kaldırılması istenilmiştir. Söz konusu mezar taşının 15 gün içinde, terör örgütü propagandası içermeyecek şekilde sade bir mezar taşı ile değiştirilerek geleneksel (D.T, Ö.T Adı Soyadı ve dua) hale getirilmesini, aksi takdirde bu işin Belediyemizce yapılarak masrafının sizden tahsil edileceği ve Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunacağı hususunu bilginize rica ederim.”[11]

“Örgüt propagandası” içerdiği belirtilen mezar taşındaki yazı tam olarak şöyle:

“Al biraz yüreğimizden, biraz da yüreğimizdeki sen kokulu renkli bahar çiçeklerinin kokusunu çek içine. Her şafak vakti dağın ardından nice yiğitlerin selamları var sana… Gözün arkada kalmasın… Başaracağız.”

Gündüz ortası çarşıda eşi ve çocuklarının gözleri önünde katledilen ve hala resmi kayıtlarda ‘faili meçhul’ olarak geçen Hanifi Kutli’nin mezar taşındaki bu satırlara bile tahammül edemeyecek düzeyde bir nefrete ve bir ölünün mezar taşının üzerindeki satırlar üzerinde bile tasarrufta bulunma hakkını kendinde gören bir nekro-siyaset ile karşı karşıyayız. Sur’daki yıkım ve talan üzerine yazdığım bir başka yazıda, doğrudan kişilerin yaşamını hedef alan can-kırım siyasetine; kentin hafızasını taşıyan bütün maddi ve kültürel yapıları yok eden bir hafıza-kırım siyasetinin eşlik ettiğini belirtmiştim.[12] Bu hafıza-kırım siyasetinin sadece mekânsal ve maddi hafıza mekânlarını yok etmekle yetinmediğini, bunu artık ölülerin imgesini mekâna tutunarak yaşatan mezarlara da genişlettiğini görüyoruz. Ölünün haysiyet hakkına yönelik aşağılama, yeni eşikle beraber artık sadece onun ölüm haysiyetini elinden almaya değil aynı zamanda imgesini kuran, onu ondan geriye kalanın belleğiyle buluşturan mezarlarını tamamen yok ederek veya imgesini kuran bellekte tutunan konumunu kendi tasarrufu ile yeniden belirleyerek bir hafıza-kırıma evrilmektedir.

Kongo’da demokratik yolla seçilmiş ilk başkan olan Lumumba, 1961’de Belçika ordusu tarafından öldürülmüş, izi kalmasın diye asit küvetine atılarak eritilmişti. Fransız filozof Jean-Paul Sartre, Lumumba’yla beraber sadece bir şahsiyetin değil, bütün bir kıtanın, Afrika’nın katledildiğini söyler. Bununla amaçlanan, Afrika’daki özgürlük hareketine dair hatıralar bütününü silmektir. Zira asitte eritilmek istenen, “Lumumban’ın imgesiyle beraber direnişin belleği ve bu belleğin oluşturduğu ortak bilinçaltıdır.”[13]

Bu noktada 2015 sonbaharından beri işe koşulan nekro siyaset repertuvarının ana damarını oluşturan hafıza-kırım pratiklerinin, sembolik ve duygulanımsal olarak yaralayan, egemenliği yeniden bir çıplak şiddete döndüren, de-kolonizasyonu yeniden re-kolonisayona eviren topyekun saldırı olduğunu belirtmek gerekiyor. Hafıza-kırım pratikleri aynı zamanda 2000’ler başından beri günden güne genişleyen anma ve hatırlama peyzajının da sonuna işaret ediyor. Bir karşı hafıza ayaklanmasının mekâna yeniden yayılması, yerleşmesi, mekânı dönüştürmesi arzusunun yok edilmesi, ona dair izlerin silinmesi yeniden kolonize etmenin en temel işaretlerinden birisi.

Gerçek olan, imge ve ölüm ahlakı

Zeynep Sayın yeni çıkan Ölüm Terbiyesi isimli kitabını, memleketin “noksanlığını çektiği en önemli şey üzerine”, “imge ve ölüm ahlakı diyebileceğim bir terbiye üzerine” yazdığını söylüyor. Zira, “ölüm, insanın sınırıdır. İmge, insanın sınırıdır. İmge, ölümü delerek ölümün içinde ölüm olmayan uzaklığı bugüne taşıyan yakınlıktır.”[14] Bu nedenle imgenin gücü, “zamanında düşen yağmur gibi her şeyi yeşertecek güçte olmasındandır. İmgeyi imge kılan, içindeki eylemdir. Mezarın içinde ölü, imgenin içinde geçmiş vardır.”[15] Bunun için de “ceset ile imgenin ayrışması, cesedin imgeye dönüşmesi için cesedin gömülmesi, belleği taşıyanın imge olması gerekir. İmgenin varlığı, cesedin mezarına bağlıdır. Mezar taşları, yatmakta olan ölünün hatırasını ayağa kaldırır. İmge cesedin bir zamanlar canlı olmuş olduğunun kanıtıdır; bir zamanlar insan olmuş olduğuna düşülen bir kayıttır. İmgede korunan bellek, cesedi insan bilime ve insanlık tarihine açacaktır.”[16]

İnsanın mutlak sonluluğununun hepimizi bir ortak ölüm cemaatinde birleştirdiğini belirtir Zeynep Sayın. Bu nedenle mezarlıklar ve cenaze törenleri “gerçek olan’ın alanlarıdır, canlılar ile ölüler arasındaki ilişkiyi tesis eder, ölenlerin ölmesine, yaşayanların hayatta kalmasına, yas tutmasına izin verirler. (…) artık sadece hayal olan ölüler, hayalete dönüşemez, bu dünyaya geri gelemez, ara dünyaya sıkışmaz, huzur içinde uyurlar. Ölülerini huzur içinde yatmaya bırakmak da, ölülerinin yasını tutmaya, ölülerini ziyaret etmeye, gerçek olan’a ağıt yakmaya bırakmak da ölüm ahlakındandır “[17]

Nekro-siyasetini ölüye, onun mezarına çeviren, onun cesedi üzerinde tasarrufta bulunmaya yeltenen egemenin ölüm ahlakını tanımadığı –ve tanımayacağı- tarihle sabit. Sadece yaşayanları ve geleceği değil, ölüleri ve geçmişi de kurtarmaya yeltenen bir direnişe çağırıyordu bizi Benjamin. Aksi halde, “düşman kazanırsa, ölüler bile payını alacaktır bundan. (…) Ve düşman kazanmaya devam ediyor hâlâ.”[18]


[1] « Bolivya’da saatler artık tersine akacak », 30 Haziran 2014, http://www.imctv.com.tr/27691/2014/06/bolivyada-saatler-artik-tersine-akacak/

[2] Burada Johann Michel’in Fransa için kullandığı analojiyi ödünç alıyorum. Johann Michel, Devenir descendant d’esclave : Enquête sur les régimes mémoriels (Rennes: PU Rennes, 2015), 14.

[3] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi (Ankara: Dipnot Yayınları, 2018).

[4] Derya Aydın. “Cemeteries and Memorials: Violence, Death and Mourning in Kurdish Society”, Master’s Thesis. Sabancı University, September 2017.

[5] Achille Mbembe, “Nekro-Siyaset”, çev. Abdurrahman Aydin, Ayrıntı Dergi, http://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/

[6] Julia Kristeva, Pouvoirs de l’horreur (Paris: Seuil, 1983).

[7] Bkz. Özcan Kırbıyık, Mezarsızlık politikası: Yer altının lanetlileri, 25 Aralik 2017, http://gazetekarinca.com/2017/12/mezarsizlik-politikasi-yer-altinin-lanetlileri-ozcan-kirbiyik/ ;Öykü Deniz, Nekro-politika, yerinden edilen kemikler ve direnişe dönüşen yas (II), 5 Ocak 2018, http://gazetekarinca.com/2018/01/nekro-politika-yerinden-edilen-kemikler-direnise-donusen-yas-ii-oyku-deniz/ ; Leyli Doğan, Thebai’den Garzan’a mezarsızlık politikası ve yasla örülen direniş, 6 Ocak 2018, http://gazetekarinca.com/2018/01/thebaiden-garzana-mezarsizlik-politikasi-ve-yasla-orulen-direnis-leyli-dogan/

[8] Jacques Rancière, Görüntülerin Yazgısı, çev. Aziz Ufuk Kılıç (Istanbul: Versus, 2008), 128.

[9] Bu kez Diyarbakır’da ‘mezarlık operasyonu’: Polisler zırhlı araçlar eşliğinde mezar taşlarını değiştirdi, 4 Ocak 2018, http://gazetekarinca.com/2018/01/bu-kez-diyarbakirda-mezarlik-operasyonu-polisler-zirhli-araclar-esliginde-mezar-taslarini-degistirdi/

[10] “Örneklerle Türkiye İnsan Hakları Raporu 1992”, Annuel (Ankara: Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), 1993), 66.

[11] Deniz Tekin, Kayyumdan mezar yıkma tebligatı, 9 Ocak 2018, https://mezopotamyaajansi.com/tum-haberler/content/view/11083

[12] Adnan Çelik, Can-kırımdan hafıza-kırıma: Sur’da yeni-den rejim inşası, 23 Haziran 2017, http://gazetekarinca.com/2017/06/can-kirimdan-hafiza-kirima-surda-yeni-den-rejim-insasi-adnan-celik/

[13] Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi (Istanbul: Metis Yayınları, 2018), 13.

[14] Sayın, 14.

[15] Sayın, 140.

[16] Sayın, 10.

[17] Sayın, 65.

[18] Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, ed. Nurdan Gürbilek, 5. baskı (İstanbul: Metis Yayınları, 2012), 140.