Ana SayfaKadınDirenişin ve kırımın görünmeyeni: Kürt kadınlar – Rojda Yıldız

Direnişin ve kırımın görünmeyeni: Kürt kadınlar – Rojda Yıldız


Rojda Yıldız


2015 yılında “çözüm sürecinin” sona ermesi ile yeniden çatışmalı sürece dönülmüş olması yeni bir momentin doğmasına yol açtı.

40 yılı aşkın bir zamandır devam eden savaşın “kırılgan bedenleri” olarak Kürt kadınlar, devlet şiddetinden ve toplumsal ataerki kodlarından fazlasıyla nasibini almış; ne kadar direnseler de “görünmez kılınmaya” ve direnişin bedelini çokça ödemeye mahkum kılınmışlardır.

1980’lerle beraber ortaya çıkan Kürt hareketinin içerisinde yer almaya başlayan Kürt kadınlar, 1990’larda kitleselleşen eylemlerin birçoğunun öznesi olmuş[1], devlet şiddetinin çıplak halinin karşısında politik bir eyleyişin içerisine girmişlerdir. Cezaevi önlerinde çocuklarını, eşlerini bekleyenler, cenazelerinin peşine düşenler, köyleri yıkılanlar, tacize ve tecavüze uğrayanlar ve fail-i “meçhul” cinayetlere kurban gidenler olarak bu savaşın en görünmeyen “mağdur”u olarak kodlanmışlardır. Cinsiyet kodlarından bağımsız olarak ele alınamayacak bu “görmezden gelerek yok etme” biçimi, kuşkusuz Kürt coğrafyasında bir ulus-devlet yapısı ve sömürge iktidarının yasal gücü olarak “yargılanamaz” hükmünü doğuran, “homo sacer olarak Kürt kadınları” yasa önünde hükümsüz sayan kodların tarihteki tezahüründen bağımsız değildir.

Bu yazının konusu ısrarla adı anılmak istenmeyen Kürt kadınlarının 2015 sonrası politik ve toplumsal yaşamlarıdır.

Kadınların ulusu vardır

Virginia Wollf’un “Yalnızlık Ömür Boyu” isimli kitabında dile getirdiği; “Bir kadın olarak ülkesizim. Bir kadın olarak bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak ülkem tüm dünya.”[2] sözleri ulusun kadınlarını ya da ulus-devlet içerisinde yaşayan kadınları evrenselliğe gönderme yaparak var olan durumun kendisini “kör ve dokunulmaz” hale getiriyor. Bir kadın olarak ülkesiz olmak, ulus-cinsiyet ilişkilerini “ulusun bir erotik inşa olarak kadın bedeni üzerinden kendini var ettiğini” savunan Nira-YuvalDanis[3] ve benzer yazarların belirttiği gibi ancak İngiltere’de ya da Kanada’da yaşıyorsanız varsayılabilir. Fakat uluslaşma süreçlerini hala büyük bir sancı içerisinde yaşayan Ortadoğu toplumlarında ulusun kendisinden bağımsız olarak ele alınabilecek bir “sorun analizi” ve kadın mücadelesi oldukça eksik kalacaktır.

Yaşanılan ve var olunan ulusun kendi tezahüründen ve “kaderinden” azade bir kadın kimliğinin mümkünlüğü üzerine düşünmek, bu kaderin imtiyaz ve dezavantajları yokmuş gibi davranmak, tahayyül etmek ve hareket etmek ancak “Bütün kadınlar aynıdır” söyleminin boşluğunda asılı kalır. Bu noktada Kürt kadınlarının mücadelesini Kürt sorunundan ayrı ele almak ve karşılaştıkları zorlukları salt bir “kadın sorunu” olarak okumak oldukça zor. 2015 sonrası başlayan savaş sürecinde en fazla “saldırılan” kesiminin Kürt kadınlar olduğunu görmek ise bir o kadar “kolay”.

“Homo Sacer” olarak Kürt kadınlar

Özyönetim ilanları sonrası tekrardan başlayan savaş koşullarında Kürt kadınlara yönelik politikalar kadın gerilla cenazelerinin teşhiri ile yoğunlaştı diyebiliriz. 1990’larda başlayan bir sindirme uygulaması olarak çıplak bedeni teşhir etme politikası 10 Ağustos 2015 tarihinde Varto’da öldürülen Ekin Wan ile bir kez daha kendini gösterirken, sonrasında bunu “sıradanlaştırma çabası”nı gördük.

Bedenin teşhiri ve ölümün cezasız kalması politikası[4] genel bir politika olarak uygulansa da çıplak bedenin bir “erotik” imge ile doğrudan kadını ve kadın bedenini hedef alması Kürt kadınlarının “bir de” cinsiyet kontenjanından susturulmasına ve direnişlerini görünmez kılmaya yönelik olmuştur.

Agamben’in “homo sacer” olarak tanımladığı, öldürülmesi herhangi bir cezaya tabi olmayan, yani “yasal” olmayan bedenler kategorisindeki Kürt kadınların bedeninin teşhirinin de bir cezaya tabi olmaması, yapılanın her daim yapanın yanında kalacağı bilinci devlet tarafından bir politik argümana dönüşmüş durumda.

Türk erkekliğinin cezasızlık ilkesi” bedenin teşhirinden kadın mekanının ve “özel” alanın teşhirine kadar kendisini sürdürmüştür. Sokağa çıkma yasakları boyunca evlerini terk etmek zorunda kalan kadınların iç çamaşırları “sergilenmiş”, kişisel malzemeleri kullanılarak sapkın yazılamalar yapılmış ve Türk erkekliğinin ulusal savaş fanatikliği Kürt kadınların bedeni ve nesneleri kullanılarak canlı tutulmaya çalışılmıştır. Bir önceki başlıkla ilişkilendirecek olursak, hem olan hem de olmayan (devletsizlik bağlamında) Kürt ulusu, ulus ve kadın bedeni arasında kurulan tarihsel ilişkiye referansla yukarıdaki örneklerde yeniden üretilmiştir. Başka bir ifade ile teşhir edilen, tecavüz edilen Kürt kadınının bedeni aynı zamanda Kürt ulusu olarak kurgulandığı için egemen tarafından bunu seyirlik bir eyleme dönüştürmektedir. Başka bir şiddet biçimi ve hafızasızlaştırma pratiği olarak karşımıza çıkan ve 2015’ten sonra sistematikleşen cenaze, mezar ve yas gibi alanlar üzerindeki denetime kısaca bakalım.

Hem dağlardan hem özyönetim ilanından sonra kent savaşlarından gelen (ya da bulunamayan, verilmeyen) cenazelerin artması, ölümü ve yası “evin içinde” yaşamak zorunda bırakılan Kürt kadınlarını bu noktada yalnızlaştıracak bir noktaya itiyor. Yasal normlara tabi tutulamayacak “yas”ın toplu olarak tutulmasının suç sayıldığı, cenazelere katılımın yasaklandığı Kürt coğrafysında yakınlarını kaybeden Kürt kadınlarının çoğu zaman “yalnızlaştığını” görmek hiç de zor değil. Mezar ve yas ile erkeklerden farklı olarak “uzun süreli ve içkin” bir bağ kuran kadınlar kendi var olan yalnızlık duygusunda kaybedilenin arkasından daha fazla kaybolduğunu ve daha fazla eksildiğini düşünür çoğu zaman[5]. Bu kendi varlığını kendinden ziyade başkasıyla kurduğu ilişki üzerine tanımlamanın getirdiği bir sonuç olarak duruyor önümüzde.

Devletin cenaze, mezar ve yas üzerinde kurduğu tahakküm, ölü bedenin tahrip ve teşhirinden kaçırılmasına ya da verilmemesine, gömülü bedenin yerinden edilmesine, özellikle Kürt kadınları için kitlesel yas ve anma merkezleri olan mezarların yok edilmesine ve dolayısıyla yasın ve dolayısıyla hatırlamanın ve hafızanın yok edilmesine kadar geniş bir yelpazede kendini gösteriyor.

Buraya kadar özellikle son iki yılda Kürt kentlerinde şiddetin kadınlar için ne manaya geldiğini kadın ve onun bedeni ile ilişkilendirilen mefhumlar üzerinden kabaca yapmaya çalıştık. Fakat son iki yıl içinde Kürt coğrafyasında devletin sergilediği şiddet çok boyutlu ve katmanlı. Bu katmanlardan biri de kayyum uygulaması ve beraberinde getirdikleridir.

Bir kayyum politikası: Kadınsızlaştırma

Dayanışmanın ve yalnız kalmamanın daha yaşanabilir mekanlar kılma durumu en çok kadınların ihtiyaç duyduğu, çoğu zaman hayat kurtaran bir pozisyonu var. Ortak hareket etmek, etmesek bile edecek birilerinin “var olduğunu” bilmek, hissetmek kişide yalnızlık duygusunu sönümlendiren ve daha güçlü kılan bir duruma vesile oluyor. Bu noktada bir yalnızlaştırma politikası olarak Kürt kadın kurumlarının kapatılması “göründüğünden” çok daha fazla şey ifade ediyor.

11 Eylül 2016 tarihinde başlanan kayyım atama politikası ile 3 Büyükşehir Belediyesi olmak üzere 10 il, 72 ilçe ve 12 belde ile toplamda 94 DBP belediyesine kayyum atandı. 11 Aralık 2017’de DBP’nin açıkladığı kayyum raporunda[6] yer alan bu bilgilerin bir kaçını sıralarsak;

-27 tane kadın eşbaşkan tutuklu

-43 tane kadın merkezi (belediye bünyesindekiler ve özerk dernekler) kapatıldı

-Kadın merkezlerinin bir çoğu kuran kursuna ve evlendirme dairelerine dönüştürüldü.

-Sayısı net olmayan binlerce Kürt kadın hareketi aktivisti tutuklandı.

Bölgede kapatılan derneklerin yanı sıra İstanbul’da faaliyet gösteren Gökkuşağı Kadın Derneği ve genel bir çatı örgütü olarak faaliyet gösteren Kongreya Jinen Azad (KJA) çıkartılan KHK ile 11 Kasım 2016 tarihinde kapatıldı.

Kayyumların bir kadınsızlaştırma politikası ile savaşın “ardında” kalanları yalnızlaştırma, bağları koparma, hafızayı silme gibi bir misyon ile hareket edip Kürt kadınlarının “sığınakları” olan bu örgütlenmeleri kapatması erkek-devlet şiddetine maruz kalan kadınların tek başlarına bırakılmasının önünü açmış durumda.

Eşbaşkanlık temsiliyetlerinin çoğunun tutuklu olması ile siyasal temsilleri, dernekleri, kadın sığınma evleri kapatılan kurumlar ile de toplumsal dayanakları yıkılmaya çalışılan bir durum ile karşı karşıya kalma hali var Kürt kentlerinde. Diyarbakır, Van, Bağlar ve Akdeniz belediyelerinin kayyum öncesi açmış oldukları kadın sığınma evleri kapatılmış, -Mardin Kızıltepe Belediyesi’nin açtığı Ubeydullah Kadın Yaşam ve Sağlık Merkezi örneğinde olduğu gibi- birçoğu kuran kurslarına çevrilmiştir.

Bu kadın kurumlarının çoğunun “din ve evlilik” kurumlarına dönüştürülmesi Kürt hareketi ile girilen toplumsal mücadelenin bir tezahüründen başka bir şey değil; şiddete karşı oluşturulan sığınma evlerinin, tam tersi bir okuma ile din ve evlilik içerikli kurumlara dönüştürülmesi gibi… Kadınların başvuracakları bir mekânlarının olmaması, sosyal yaşamlarını idame ettirecekleri bir alanlarının olmaması bir kadın yalnızlaştırma politikalarının aracı olarak görülüyor.

Kadın mekanlarının bu denli azaltılması kuşkusuz önce devletin sonra da Kürt erkeklerin önünü açan bir algılayışa sebep oldu. Daha önce kalabalık olduğunu bilen, kendilerine yol gösterecek, dayanışacak onlarca kadın aktivistin tutuklanmasından ve mekânsızlıktan sonra şu diyalogları bölgedeki aktivistler sayesinde öğreniyoruz. Şiddet gördüğü için eşine şikayet edeceğini söyleyen bir kadına adam; “Git git, sanki şikayet edecek yer kaldı” diye tehdit savuruyor.

Her ne kadar Kürt kadın hareketi bölgedeki ataerki kodlarla mücadelede büyük bir rol kat etmiş olsa da “bastırılan” erkek duygusu, parçalı gördüğü her çatlaktan ortaya çıkmayı ‘çok iyi’ yapıyor. Bir devlet politikası olarak Kürt kadınlarının eskiye nazaran “özerk hayatları” hedef haline getiriliyor. Sağlık merkezlerinden, kültür merkezlerine; sığınma evlerinden cinsiyet atölyelerine kadar bir şekilde birbirine dokunma olanakları olan kadınların bu yaşam soluk alanları kayyım ile ellerinden alınmaya çalışılıyor.

Bu yazılanların günlük ve politik yaşamda çok daha farklı ve fazla tezahürleri muhakkak ki var. Dünyada başka bir örneği olmayan kadın haber ajansların kapatılması örneği bu tezahürün başka bir boyutudur. Kürt kadınlarının kurduğu haber ajanslarının (JİNHA, Şujin)  kapatılması zaten zor şartlarda duyurulmaya çalışılan sesi daha da kısık bir hale getiriyor.

Politik bir özne olarak yerel siyasetten, meclis siyasetine kadar yaşamın bir şekilde direniş figürleri olarak Kürt kadınlarının yaşadığı bu süreçler kuşkusuz yeni değil. Yukarıda sayamadığımız daha binlerce “musibetin” başımızda olduğu da kesin. Yalnızlaştırma politikalarına “mağdur” figürleri ile destek veren kadınlardan, erkeklerden ve devlet aklından çok daha politik tasavvurlar içerisinde görüp okuyabileceğimiz Kürt kadınlarının bugününün dünden daha görünür ve güçlü olduğu hakikatini görmekle beraber bugün yaşananlara ve sistematik yalnızlaştırmalara karşın “tek” başına mücadele ettiği bir durum söz konusu. Politik tasavvurlar içinde her ne kadar “destek” pozisyonunda olan dayanışma biçimleri mevcut olsa da “sıradan” Kürt kadınının yaşadığı ve bir kadın olarak şu anda Kürdistan’da “var olmanın kendisinin bir karşı koyuş olduğu” bu süreçte adı anılmayanlar olarak yaşamaya ve direnmeye devam ediyorlar.


[1] “Cizre Serhilhanı”nın Berivan ile özdeşleşmesi gibi.

[2] Wollf, Virginia, Yalnızlık Ömür Boyu, 2015, İstanbul: Zeplin Kitap

[3] Nira-YuvalDanis, Cinsiyet ve Millet, 2016,İstanbul: İletişim Yayınları

[4] Mekan olarak sadece Kürt kentlerinde değil. Kürdi olana Türkiye topraklarında da uygulanan bir örneği için bkz: Muğla’da gözaltına alınan Kürtler https://www.evrensel.net/haber/334465/kurkcuden-mugla-aciklamasi-infaz-suphemiz-var

[5] Butler, Judith, Kırılgan Hayat, 2013, İstanbul: Metis Yayınları

[6] DBP’nin kayyum raporu http://gazetekarinca.com/2017/12/dbpnin-kayyum-raporu-belediyelerde-meclis-toplantisi-yok-butcelerin-nereye-harcandigi-bilinmiyor/