Ana SayfaÇalışma YaşamıDr. Cenk Yiğiter: Ankara Üniversitesi’nde Fethullahçılar görevinin başında, tasfiye edilenler Kürt sorununda söz söyleyenler

Dr. Cenk Yiğiter: Ankara Üniversitesi’nde Fethullahçılar görevinin başında, tasfiye edilenler Kürt sorununda söz söyleyenler


Röportaj: Müjgân Halis


Geçen yıl bu zamanlardı. 15 Temmuz’un ardından ilan edilen Olağanüstü Hal sonrası, lügatimize kısaca KHK olarak giren Kanun Hükmünde Kararnameler’in hedefinde bu kez ‘barış akademisyenleri’ vardı. 6 Ocak 2016’da yayımlanan KHK ile ihraç edilenlerin arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Dr. Cenk Yiğiter de yer alıyordu. Ancak onun diğer KHK’lılardan belirgin farkları olduğunu söylemek gerek. Mesela bitmek bilmeyen enerjisi. 1996’da üniversite sınavında Türkiye çapında dereceyle girdiği okuldan, akademisyen olarak ‘atılmasına’ karşı boş durmadı, bu kez yine sınava girerek Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni kazandı. Ancak öğrencilik yapma hakkı da elinden alındı, üstelik neredeyse ona özel bir uygulamayla. Bu kez avukatlık yapmak için staja başladı, şimdilerde ümitsiz de olsa bunun için de hukuk mücadelesi veriyor. Tabii bütün bunları yaparken, Ankara Üniversitesi Rektörü Erkan İbiş ile amiyane tabirle ‘uğraşmak’tan asla vazgeçmiyor. Bu hafta Cenk Yiğiter ile konuştuk ama söyleşiye başlamadan önce öğrencilerinin Cenk Hoca ile ilgili birkaç cümlesini alıntılamadan geçmek olmaz: “Mithat Sancar’ın yerini ancak kendisi doldurabilirdi, ama izin vermediler. Öyleyse bat dünya bat.” Bir diğer cümle ise şöyle: “Sanıyorum yakında okula önce adı Cenk olanlar, sonra adı C ile başlayanlar alınmayacak”.

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat‘ı herkesin bildiği o cümleyle başlar: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti”. Sizin hayatınıza dair böyle bir cümle herhalde “Bir imza attım” diye başlar. Daha önce de Türkiye, Aydınlar Bildirisi gibi süreçler yaşadı. Bu defa akademinin bu kadar güçlü bir ‘barış’ mesajı vermesi, neden hazmedilemedi sizce?

İmza metni önüme geldiğinde, bunun hepimizin hayatını etkileyecek bir süreci başlatma ihtimali olduğunu görmüştüm açıkçası. Hatta eşimi yanıma çağırdım, metni ona da okuttum. “Bu bildiriye imza atmanın sonucunda işimden de olabilirim, bir ihtimal özgürlüğümden de” dedim. Ve kendisi de tereddüt etmeden onay verdi imzayı atmama. Ancak buna ihtimal versem de yine de bu kadar kapsamlı bir biçimde hedef alınmamız, beni yine de şaşırttı. Erdoğan’ın, barış bildirisini ve imzacıları doğrudan, birinci ağızdan hedef alması sürecin hepimiz açısından zor olacağının ilk sinyali oldu. Fakat burada şuna dikkat çekmek gerekir: Erdoğan bizi hedef aldığında imza sayısı 1148’di. Sonrasında, 1000 küsur akademisyen ve araştırmacı arkadaşımız, bu tehdidi görerek ve olacaklara göğüs gererek imzasını verdi. Ayrıca Erdoğan’ın çıkışı aslında bizim bu bildirimizin amacına da hizmet etmiş oldu. Bu sayede bildiri ve bildirinin konusu olan, Kürt coğrafyasındaki ağır insan hakları ihlalleri ve barış talebimiz hakkında çok daha fazla insan haberdar oldu.

Bu bildirinin hazmedilememesinin bir yönü Erdoğan’ın temsilcisi olduğu sağ popülist ve faşizan siyasal İslamcılığın entelektüel düşmanlığından kaynaklanıyor elbette. Bu düşmanlık kendisine akacak bir mecra buldu ve hatta siyasal İslamcılığa uzak olan başka faşizan varyantlar tarafından da sahiplenildi ve yeniden üretildi. Ayrıca AKP iktidarının ve sonrasında tek adam rejiminin uzunca süredir üniversiteler üzerinde bir tasfiye operasyonu yürütmek istediğini tahmin etmek de zor değildi. Bunun için de bu bildiri bir fırsat olarak görüldü, siyasal iktidar tarafından. Ancak bu konuda, Ankara Üniversitesi SBF’den ihraç edilmiş akademisyenlerden Barış Ünlü’nün tespiti de çok kıymetli: Kürt olmayan, Kürt siyasal hareketi ile ilişkisi bulunmayan pek çok akademisyen ve araştırmacının, Kürt coğrafyasında yaşananlara dair, üstelik bedel ödemeyi de göze alarak söz söylemesi Türkiye için yeni bir dönemi, yeni bir algılama ve düşünme biçimini işaret ediyordu. Siyasal iktidar da bu yeni olanı büyük bir tehlike olarak gördü ve tüm gücüyle boğmak istedi. Yeni olan bu biçim, bu sırtını dönmeme, görmezden gelmeme, inkâr etmeme tavrı, Kürt sorununun kadim yönetilme biçimleri için önemli bir sıkıntı olarak tarif edildi muhtemelen siyasal iktidar tarafından.

Kişisel hikâyenizi biraz biliyorum. Örneğin akademideyken bizzat Gülen Cemaati ile mücadelenizi. Cemaat yurtlarına akreditasyon verilmesine karşı çıkmanızı, cemaatçilerin stand açmalarını eleştirmenizi. KHK sürecine geçmeden önce bilmeyenler için o dönemde Ankara Üniversitesi’nde yaşananları anlatır mısınız?

Akademideyken Eğitim Sen’in işyeri temsilciliği ve bir dönem Üniversiteler Şube Yürütme Kurulu üyeliğini yaptım. Sendikamız her zaman kamusal ve parasız eğitimi savundu. Fethullahçıların darbe girişimine varacak kadar güçlenmesinde, yoksul halk çocuklarının kamusal imkânlardan yoksun bir biçimde okumaya çalışırken bu tip örgütlenmelere, bunların yurtlarına, burslarına mahkûm edilmiş olması önemli bir sebep. Erkan İbiş’in rektör olarak göreve başlamasından hemen sonra, kayıt döneminde özel öğrenci yurtları üniversite yerleşkesinin içerisinde üniversite yönetiminden akreditasyon alarak tanıtım ve kayıt masaları açtılar. Bunların içerisinde malum cemaatin yurtlarının da olduğu o dönem muhalif medya tarafından haberleştirildi. Ben de o zaman bu konuyu Eğitim Sen Üniversiteler Şubesi Yürütme Kurulu üyesi olarak üniversite yönetimine ilettiğim gibi, üniversitenin e-posta listesinde de gündeme getirdim. Ne var ki 15 Temmuz’dan sonra OHAL sürecinde hakkımda açılan 5 soruşturmadan bir tanesi bu konuyu tekrar hatırlatmam üzerine açıldı.

‘Ankara Üniversitesi e-posta listesine darbeyi destekleyen mesaj atanlar hâlâ görevde’

Bu arada, 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 02,00’de, henüz darbe girişimi sürerken ve darbenin başarılı olup olmayacağını öngörmek mümkün değilken, Ankara Üniversitesi e-posta listesine,  “Halka karşı silah kullanmak insanlık suçudur. Bu suça da ortak olmayacağız!” şeklinde bir mesaj attım. Aynı ifadeleri twit olarak da attım. Bu twiti ve mesajı atmadan önce de, tıpkı bildiriye imza atmadan önce yaptığım gibi eşimin onayını aldım. Kendisine, “Sabah olduğunda bu darbe girişimi başarıya ulaşmış olabilir. Bu takdirde bu ifadem dolayısıyla da işimden ve belki de özgürlüğümden olabilirim” dedim. O da, “İnsanları öldürüyorlar, tabii ki sözünü esirgemeyeceksin, hiç değilse tarafın belli olsun” diye yanıtladı beni. Bu anlamda Ankara Üniversitesi’nde darbe girişimine karşı açıkça tavrını açıklayan ilk kişi benim.

Darbe girişimi sırasında, aynı e-posta listesine, darbecilere selam duran, darbeyi kutlayan bir mesaj da atıldı Fen Fakültesi’nde profesör olarak çalışan bir öğretim üyesi tarafından. Bu darbesever öğretim üyesi Ankara Üniversitesi Rektörlüğü’nün gönüllü sözcülüğünü ve savunuculuğunu yapmasıyla tanınır üniversite çevresinde. Evet, şu anda bu öğretim üyesi hâlâ görevinin başında, ben ise ihraç edilmiş ve bir sivil ölüye dönüştürülmüş durumdayım. Bu arada şunu da söylemek lazım: Ankara Üniversitesi’nden 100’e yakın barış bildirisi imzacısı akademisyen ihraç edildi. Ancak Ankara Üniversitesi gibi büyük bir üniversitede Fethullahçılara yönelik ciddi bir tasfiye de yürütülmedi. Ve hatta FETÖ şüphelisi olarak tutuklu yargılanan ve adli kontrol şartıyla serbest kalan Hakkari Üniversitesi eski rektörü Ebubekir Ceylan bu dönemde, 15 Temmuz sonrasında Ankara Üniversitesi’ne transfer edildi. Ankara Üniversitesi’nde gerçekten ne gibi işlerin döndüğü şimdilik bir muamma.

“Esas travmayı bildiriye imza atmasaydım yaşardım”

Ve KHK süreci. Bir cümlenize rastladım, diyorsunuz ki “1997’de birinci sınıf öğrencisiyken tanıştığım çömez güvenlik görevlisi 20 yıl içinde güvenlik amiri olmuş, girişimi de o engellemişti”. Dile kolay, 20 yıldan bahsediyoruz. Derece yaparak girdiğiniz bir okuldan böyle uzaklaştırılmayı, psikolojik olarak nasıl tarif ettiniz kendinize?

Bir sosyalist olarak, bir muhalif olarak, akademisyenlik mesleğini tercih ettiğimde, Türkiye şartlarında başıma her an böyle bir şeyin gelebileceğini göze alarak buna girişmiştim. Dolayısıyla üniversiteden bu şekilde uzaklaştırılmış olmak benim açımdan hiç hazır olmadığım bir travmaya sebep olmadı elbette. Hatta üniversiteden tasfiye edilen meslektaşlarımı düşününce, bu isimlerle birlikte bu süreci yaşıyor olmak benim için bir onurdur. Bu bildiriye hasbelkader imza atmamış olsaydım ve bu arkadaşlarımız, meslektaşlarımız bunları yaşarken ben üniversitedeki görevimde olsaydım işte bu benim için kesinlikle bir travma olurdu. Öte yandan, ihraç edilmemin üzerinden bir yıl geçmesiyle birlikte ciddi bir kayıp yaşadığımı kendime yeni yeni itiraf edebilmeye başladım. Akademide belli hedeflerim, hayallerim vardı. Bunlar elimden hukuksuzca alındı. Ve öğrencilerim… Ders yürütmeyi, öğrencilerle birlikte olmayı gerçekten özlüyorum ve zaman geçtikçe bu özlem artıyor elbette. Bu özlemle birlikte öfkem de artıyor tabii ki.

Sizin diğer KHK mağduru akademisyenlerden farklı yönleriniz de var. Akademisyen olarak çıkarıldığınız okula öğrenci olarak dönmek istediniz, o da engellendi. Ben şunu merak ediyorum: Neden İLEF?

Üniversite sınavına girerek Ankara Üniversitesi’ne dönmek öncelikli olarak protest bir eylemdi. Cebeci Kampüsü’nde bir bölüm kazanmayı ve sınırlarından içeri girmeme izin verilmeyen Cebeci Kampüsü’ne öğrenci kimliğimle girebilmeyi istiyordum. Öte yandan Ankara Hukuk’ta öğrenciyken de İLEF’te okuyan arkadaşlarımızı kıskandığımız da bir sır değil. Nitekim tam bizim final sınavları için kütüphanelere ve boğucu hukuk kitaplarına kapandığımız zamanlarda İLEF Radyo Televizyon Sinema öğrencileri kampüste kısa film çekerlerdi. Bu anlamda da İLEF’te okumak bir gençlik hayaliydi elbette. Gerçi Ankara Üniversitesi tasfiyesinden en büyük yara alan okullardan biri İLEF. Pek çok kıymetli hocasını yitirmiş olan bu okulun bizim kıskandığımız İLEF olmaktan çok uzak olduğu da ortada.

“Kendilerini Marksist gibi sunan akademisyenler, ölü taklidi yaptı, suç ortağı oldu”

İhracınızdan yaklaşık iki ay sonra, ana akımda atıldığınız Ankara Üniversitesi ile ilgili bir haber yayınlandı, hatırlarsınız. Ve orada bazı akademisyenlerin “Ankara Üniversitesi gibi bir kent” önerilerini okuduk. Her ne kadar artık o büyükşehir belediye başkanının yerinde yeller esse de, Anadolu Ajansı’nın dahi refere edildiği bu toplantının size ne hissettirdiğini merak ediyorum?

Evet, Ankara Üniversitesi’nin 100’e yakın hocası tasfiye edildikten, hocaların cüppeleri polis postallarının altında ezildikten kısa bir süre sonra, tasfiyenin baş sorumlularından Erkan İbiş’in itibarının onarılması ve yeniden parlatılması için sipariş edilmiş bir haberdi o. Bu haberin içerisinde görüş bildiren ve bu operasyonun içinde gönüllü olarak bulunanların arasında Ankara Üniversitesi İLEF’in hocalarından kendini Marksist ve muhalif bir akademisyen gibi sunmuş bir isim de vardı. Ki bu kişi, bir dönem Akit Gazetesi tarafından hedef gösterilmiş, bu süreçte de sonradan ihraç edilecek meslektaşları koşulsuz yanında durmuşlardı. Maalesef bu konformist tutum, hem dünya tarihinde, hem ülkemiz tarihinde faşizm dönemlerinde sıkça karşılaşabileceğimiz bir savrulmanın sıradan bir örneği. Sanıyorum bu hikâyelere de hakkından fazla kıymet vermemek gerekiyor. Bu dönemlerde böyle savrulmalar yaşanabiliyor. Ancak bu tip savrulma hikâyelerinden çok daha fazla direnme, dayanışma hikâyesi görmek mümkün.

Eminim şu anda akademide ‘solcu-muhalif’ akademisyen olmak zordur. Ama sanki bir ‘muhalif’ kalanlar var, bir de pozisyonunu korumak için çabalayanlar. Bize dışarıdan öyle görünüyor. Yanılıyor muyum?

Pozisyonunu korumak adına korkuya teslim olmuş, ölü taklidi yapanlar, temel ilkelerini, değerlerini askıya alanlar da var, daha ileri gidip pozisyonunu korumak adına dönemin failleriyle suç ortaklığı geliştirenler de var. Ancak bu konformizm hikâyeleri oldukça istisnai. Sadece küçük ama mide bulandırıyor durumu geçerli aslında. Öte yandan akademide henüz tasfiye sürecinden payını almamış pek çok meslektaşımız böylesi zor bir dönemde onurlu bir şekilde ilkelerinden ödün vermeksizin mesleklerini sürdürmeye çabaladıkları gibi biz ihraç edilenlerle de dayanışma içerisinde olabilmeyi, bize moral ve güç verebilmeyi başarıyorlar.

Öğrencilik hakkı elinden alındı, avukatlık hakkı da yargıda

Şu anda stajyer avukatlık yapıyorsunuz. Ama sanırım o da tehlikede değil mi? Bu sürece dair bizi bilgilendirir misiniz?

21 Mart 2017 tarihinde avukatlık stajıma başladım ve staj sürecimin bitmesine 3 aydan daha kısa bir süre kaldı. Bu süreçte yaşanmış bir başka skandaldan da burada bahsetmekte fayda var. Ankara Barosu staj başvurumu değerlendirirken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Suçlar Bürosu’na hakkımda bir FETÖ/PDY soruşturması olup olmadığını soruyor. Ve Anayasal Suçlar Bürosu’ndan bir savcı bu soruya verdiği yazılı cevapta, hakkımda yürütülen ve Kasım 2016’da takipsizlik kararıyla sonuçlanmış olan 2013 tarihli Ankara Gezi Soruşturmasını, sürmekte olan bir FETÖ soruşturması gibi gösteriyor. Bunun üzerine ben dosyanın içeriğini ve takipsizlik kararını Ankara Barosu’na kendim teslim ettim. Resmi evrakla yalan beyanda bulunan bu savcı hakkında da HSYK’ya şikâyette bulundum. Bu savcı daha sonra Ankara Barosu’na bir yazı yollayarak önceki yazının sehven – yanlışlıkla yazıldığını, hakkımda bir FETÖ/PDY soruşturmasının aslında olmadığını yazdı. Yeri gelmişken bundan da bahsedeyim. 2013 tarihli bu Ankara Gezi soruşturması takipsizlik kararına kadar benim haberimin olmadığı, gizli olarak yürütülmüş bir soruşturma bu arada. Haziran 2013’ten Kasım 2016’ya kadar telefon sinyallerim izlenmiş, telefonlarım dinlenmiş. Savcılık kamuya açık yerlerde ve işyerimde de izlenmem için karar aldırmış. Evimin içi hariç her yerde izlenmişim yani. Sonunda hakkımda herhangi bir delil bulamıyorlar ve takipsizlik kararı veriliyor. Bu takipsizlik kararının üzerinden bir buçuk ay geçtikten sonra da terörle ilişkili denilerek ihraç edilmiş oluyorum.

21 Mart’ta avukatlık stajıma başladım ve stajım devam ederken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, KHK ile ihraç edilmemden ötürü Türkiye Barolar Birliği’ne itirazda bulunuyor ve stajımın son verilmesini talep ediyor. TBB bu itirazı reddediyor. Adalet Bakanlığı vesayet yetkisini kullanarak bu ret işlemini TBB’ye geri gönderiyor. TBB Yönetim Kurulu nitelikli çoğunlukla kararında direniyor ve avukatlık stajımın durdurulamayacağı yönünde tekrar karar alıyor. Bunun üzerine Adalet Bakanlığı, TBB’nin bu kararını idari yargıya taşıyor ve yürütmenin durdurulması talebini içeren bir iptal davası açıyor. Şu anda konu idari yargının önünde. Yargı yürütmenin durdurulması kararı verecek olursa benim staj sürecim de sekteye uğrayacak. Şu anda Adalet Bakanlığı’nın davacı olduğu bir davada, idari yargının Adalet Bakanlığı’nın taleplerini reddebileceğini beklemek fazla naifçe. Çok büyük ihtimalle mahkeme yürütmenin durdurulması kararı verecek ve staj sürecimi bitiremeyeceğim. Bu arada bu konudan etkilenen tek kişi de ben değilim. Adalet Bakanlığı avukatlık stajı yaptığını tespit ettiği tüm KHK’liler için bu süreci işletmek istiyor. Danıştay’ın avukatın kamu görevlisi olarak sayılamayacağına ilişkin kararları olmasına rağmen, idari yargının hukuka uygun kararlar vereceğini bekleyemeyeceğimiz bir dönemdeyiz maalesef.

Eğitim Sen ve KESK üyesisiniz. KHK sonrası sendikalarınızın, mağdurlar için önemli bir maddi dayanışma ağı ördüğünü biliyorum. Bilmeyenler için, bu dayanışmayı biraz da örnek olması amacıyla anlatırsanız sevinirim.

Eğitim Sen üyesi bir öğretmenin çocuğuyum. Henüz çocukken annemle birlikte Eğitim Sen’in ve KESK’in pek çok eylemine katılmıştım. Bu anlamda çocukluğumdan beri KESK’li ve Eğitim Sen’li olduğumu söyleyebilirim. Eğitim Sen’in de, KESK’in de bu dönemde dayanışma adına iyi bir sınav verdiğini düşünüyorum. Belki böylesi bir sürece daha hazırlıklı girebilirdik ama şu dönem bundan sonrası süreçler için bize pek çok deneyim kazandırmış oldu. İhraç edildiğimiz günden bu yana Eğitim Sen pek çok maddi zorluk çekmek pahasına ihraç edilen üyeleriyle hem maddi hem manevi olarak dayanışma içinde bulundu. Eğitim Sen’in ihraç edilmiş üyeleriyle dayanışmak için açtığı bir hesap da var:

Yurtiçinden yapılacak bağışlar için:
Hesap Sahibi: Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası
Banka/Şube: Ziraat Bankası/Başkent Şubesi
IBAN: TR50 0001 0016 8339 0090 6653 47

Yurtdışından yapılacak bağışlar için: Education International / ING Bank

IBAN: BE05 3101 0061 7075
SWIFT/BIC: BBRUBEBB

(Yurtdışından Education International dayanışma hesabına katkı yapacak olanların para transferinin açıklama bölümüne “UAA Egitim Sen” ibaresi konularak bağışın Eğitim-Sen için olduğunun belirtilmesi gerekiyor, orada birikenler Eğitim-Sen’e düzenli olarak aktarılıyor.)

Şu an KESK’in iki eş genel başkanı da KHK ile ihraç edilmiş kamu emekçisidir. Eş genel başkanlarımızdan Aysun Gezen de KHK ile ihraç edilmiş bir barış bildirisi imzacısı akademisyen.

Biraz da muzır bir soru sorayım izninizle: Cenk Yiğiter deyince akla doğal olarak ikinci bir isim geliyor, Rektör Erkan İbiş. Sosyal medya profilinizde, yılmadan usanmadan Erkan İbiş’le ilgili paylaşımlar yapıyorsunuz. Ben şahsen bu enerjiyi nereden bulduğunuzu merak ediyorum?

Bu çok da büyük bir enerji gerektirmiyor açıkçası. Şu anda faşizan bir tek adam rejimi var karşımızda. Bu tek adam rejiminin sürmesi için de birtakım aparatçıların hayati rolleri var. Erkan İbiş de bu rejimin aparatçıklarından sadece biri. Benim amacım ise bu aparatçığın toplumsal hafızadan silinmesini engellemek. Ve bu süreci arkamızda bıraktığımızda da hem hesap vermesi hem de bu dönemin bir faili olarak utancının onu takip etmesi için elimden geleni ardıma koymamak.

Siz 679 No’lu KHK ile ihraç edilmiştiniz. Sizden sonra ne KHK’lar gördük. En sonuncusu herhalde, en iz bırakanı olacak. Bilim insanı kimliğinizi de unutmayarak söyleşiyi sürdürmek istiyorum. Dünyada benzer örneklerini çokça gördüğümüz ‘yönetememe krizi’ne dair hem yorumlarınız hem de gelecek öngörülerinizi öğrenmeyi çok isterim. Ne söylemek istersiniz?

Bu konuda çok uzun konuşmaktan korktuğum için cevabımı çok kısa tutmaya çalışacağım: Bu yönetememe hali sürdürülebilir görülmüyor. Türkiye toplumu da bu faşizan tek adam rejimi ile uzun süreler yönetilemeyecek olgunluğa erişmiş bir toplumdur. Fakat bu sürdürülemezlik hali bizi naif bir iyimserliğe de sürüklememeli. Bu yönetememe krizinin pek çok yeni siyasal, toplumsal ve ekonomik krizleri tetiklemesi ve yeni yönetememe krizleri doğurarak bu topluma çok daha fazla bedeller ödetmesi mümkün. Bu süreci olabildiğince az hasarla atlatmak da, sonrasında yeniden, barış içinde yaşayan adil, demokratik bir toplumsal hayatı inşa etmek de bu ülkenin emek ve demokrasi güçlerinin sorumluluğudur.

“Korkuyorum elbette ama en çok barışın inşa edilemediği bir ülke olmaktan”

Aslında ilk sormak istediğim soruyu sonlara bıraktım: Korkmuyor musunuz? Çünkü diyorsunuz ki, bizim çekeceklerimiz Cizre’nin, Sur’un, Nusaybin’in acıları yanında hiçbir şeydir.

Korkmadığımı söyleyemem. Evet korkuyorum. Daha ödeyecek bedellerimiz var, bunlardan da korkuyorum. Bu korkunun hayatımı, eyleme biçimlerimi belirleyemediğini de söyleyemem. Öte yandan 3 yaşında bir kız çocuğum var. Onun geleceği için, onun gelecekte yaşayacağı ülke ve dünya için duyduğum endişeler şu anki korkuma da baskın geliyor. Barışın inşa edilemediği, insanlarımızın acılarıyla yüzleşilmediği, sorumluların hesap vermediği, insan haklarını temel alan bir hukuk devletinin, laikliğin, çoğulcu demokrasinin hayata geçirilmediği bir ülke çocuklarımız için parlak bir gelecek vadedemez. En çok bundan korkmamız gerekiyor sanıyorum.

Belki de bu sorudan sonra, şunu da sormalıyım: Ülkeyi tek parça halinde tutmak için, şimdi amfide olsaydınız öğrencilerinize hangi kitapları okumayı salık verirdiniz?

Aslında öğrencilerden de sıkça duyduğum bir soruydu bu. Ve genel olarak da cevap vermekten kaçındığım bir soru. İddialı bir okuma önerisinde bulunamayacağım maalesef. Ama şunu söyleyebilirim: Bu ülkeyi tek parça halinde tutmak ve ayrıca özgür bir ülke, özgür bir dünya inşa etmek genç arkadaşlarımızın da omuzlamaları gereken bir sorumluluktur. Okudukları, çalıştıkları alanı iyi tanısınlar, derinleşsinler. Fakat asla kendilerini bir disiplinin içine hapsetmesinler. Tek boyutlu insanlar olmaya da dirensinler. Ve özellikle, edebiyatı, romanı, şiiri ihmal etmesinler.