Ana SayfaYazarlarHasan DoğanDün İran bugün İdlip ya da İdlib – Hasan Doğan

Dün İran bugün İdlip ya da İdlib – Hasan Doğan

Bugün bölgede sadece iki temel küresel güç değil iki bölgesel güç de kıyasıya bir vekâlet savaşı yürütmekte ancak bir farkla: Erdoğan uluslararası bir projeden güç alarak ‘rol çalmak’ istediği için proje sahipleriyle sorun yaşamaktadır.


Hasan Doğan


Suriye’nin Kuzey batısında Halep’e yaklaşık 60 km uzaklıkta bulunan ve Türkiye ile Hatay üzerinden sınır komşusu olan ama daha düne kadar ismi bile bilinmeyen, tarihi oldukça eskiye dayanan İdlip neden bu kadar önem kazandı?  Neredeyse dünyanın tüm haber ajansları onu haber yapar hale geldi. Hâlbuki daha bir hafta öncesine kadar İran vardı, onunla birlikte Kuzey Kore, Katar, Suudi Arabistan, Yemen ve daha başkaları vardı. Tabi hepsiyle birlikte Trump ve Putin’in isimleri de anılıyordu. Şimdi bütün bu başat konular neredeyse silikleşip bir toz bulutu arkasındaki silüetler haline gelirken birden İdlip tüm heybetiyle öne çıktı. Öyle bir çıkış ki hem bölgesel ve hem de küresel anlamda dost ya da düşmanlık ilişkileri yeniden tartışılır oldu. Özellikle bu tartışmalar içinde Türkiye ve AKP hükümetinin başı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın bölge siyaseti önemli yer tuttu. Tutmaya devam ediyor.

Neredeyse bölgemizin kader belirleyici temel unsuru haline gelen ve her çevrenin düşünce belirtmeden geçemediği İdlip konusu üzerine kısaca da olsa değinmekte yarar var.

İdlip neden bu kadar önemli?

Rakka ve Dere Zor’un IŞİD’den kurtarılmasının arkasından savaşın bittiği, o nedenle başta ABD ve Türkiye olmak üzere yabancı güçlerin Suriye topraklarından çıkması gerektiği konusu temel tartışma gündemleri içinde yer almaya başlamıştı. Bununla paralel olarak Astana’nın bir tamamlayıcı unsuru ve Cenevre’ye koşut olarak geliştirildiği söylenen Soçi toplantıları gündeme gelmişti. Bu anlamda Soçi, savaşın artık bittiği Suriye’nin siyasal yapısının başta anayasal olmak üzere yeniden yapılandırılması misyonunu üslenmişti. Bu sürecin başını çeken Moskova, İran ve Türkiye’yi de yanına alarak sadece Suriye değil bölgede de konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyordu. Diğer yandan Suriye’nin geleceğinde rol üslenmeyi ve bölgedeki konumunu güçlendirmeyi esas alan bir başka küresel güç olan ABD, İran’ı baskı altına almak ve kuşatmak için Suudi Arabistan-Mısır eksenli yeni bir bölge denklemi kurarken Türkiye’yi de diğer bazı politikalarla birlikte bu denklem üzerinden sıkıştırmaya başlamıştı. Yani Astana ve Soçi’nin iki temel aktörü böylesi bir uluslararası sorunla karşı karşıya idi. Rusya üzerinde uygulanan benzeri politikalar uzun zamandır zaten sürmeye devam etmektedir. Burada önemli olan İran ve Türkiye’nin pozisyonu olmaktadır. İdlip’i şimdi bu kadar önemli yapan da bu pozisyon olmaktadır.

O zaman bu iki bölge gücü ile İdlip arasındaki bağlantıyı doğru değerlendirmek gerekiyor.

BOP’tan GOP’a İdlib’te çatışan güçler

Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması çerçevesinde 1990’larla birlikte ABD ve müttefikleri tarafından devreye konulan Yeni Dünya Düzeni, Körfez Savaşı ile bir düzey kazanmıştı. Fakat önemli olan bölgenin yeniden dizayn edilmesi olduğu için yine aynı güçler Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) devreye koyarak Saddam Hüseyin iktidarını yıkmak için Irak’ı işgal etmişti. Bu ikinci aşamayı biraz daha derinleştirilmiş olan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP) ile tamamlamayı esas alan ve şimdi adına Koalisyon Güçleri denilen küresel güçler Kuzey Afrika’dan başlayıp bölgenin tümüne kısa sürede yayılan ayaklanmalardan güç alarak Suriye ile yeni bir dönüm noktasına gelmişti.

Bu süreçler boyunca Türkiye tüm hükümetleriyle aktif olarak yer almıştır. Özellikle AKP hükümetleri ile birlikte bu katılım oldukça önemli roller üzerinden öne çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda AKP hükümetinin ve politikalarının birinci derecede yürütücüsü olan Erdoğan’ın bugünkü politikalarının da temel çıkış noktası olmakta.

Bir NATO müdahalesi ile Kaddafi’nin çok trajik olarak devrilmesi ve katledilerek Libya’nın dışından getirilen cihatçılar yoluyla işgal edilmesiyle başlayan bu rol Mısır’da Müslüman Kardeşlerin işbaşına gelmesi ile güçlenmiştir. En son da Suriye, Libya benzeri bir NATO müdahalesi ile karıştırılmıştır. Bununla birlikte kendi deyimiyle “ustalık” dönemini yaşayan politikalarıyla Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak Yeni Osmanlıcılık projesi ile bölgenin temel aktörü olabileceğini sanmıştır. Yani Küresel güçlerin yanında tarihten de ilham alarak bölgesel güç olma heyecanına kapılmıştır. İşte bu noktadan sonra Halep’in Türkiye’ye katılması Şam’da Emevi Camiinde namaz kılınması istemi güncel politikanın temel argümanı haline gelmiştir. Bunun için “Ertuğrul” adında bir dizi bile çevrilmiştir. Bu dizi ekseninde yeni bir tarih yazımı süreci de başlatılmıştır.

Yani gerekçe olarak gösterilen Esat’ın zalimliğinin karşılığı olarak Şam’a kadar Türkiye’ye bağlanan hatta oradan Müslüman Kardeşlerin Mısır’ı ile birleşen bir Suriye,  AKP hükümetinin temel yaklaşımı olmuştur.  O nedenle üçüncü boğaz köprüsünün adı da “Yavuz Sultan Selim” yapıldı.

Doğal olarak ikinci bir Yavuz Sultan Selim döneminin rakibi olarak ikinci bir Şah İsmail Sasani dönemi bölge siyasetinde “Ben de varım” demiştir. Yani tarihin tekerrür etmesi fikri yalnız AKP iktidarları için değil İran yönetimi için de bölgesel düzeyde nüksetmiştir. Şimdi yeni Sasanicilere göre İran tarihteki gibi Yeni Osmanlıya yenilmeyecek. O nedenle tüm ambargo ve kısıtlamalara-baskılara rağmen nükleer santrallere ilişkin yapılan uluslararası görüşme ve antlaşmadan da güç alarak bölgesel güç olma politikasını tüm hızıyla yürütmeye başladı.

İşte bugün bölgede bu anlamda sadece iki temel küresel güç değil iki bölgesel güç de kıyasıya bir vekâlet savaşı yürütmektedir. Bir farkla; AKP iktidarları boyunca Erdoğan uluslararası bir projeden güç alarak rol çalmak istediği için proje sahipleriyle sorun yaşamaktadır. İran ise esas partneri olan Rusya’ya bölge üzerinde daha aktif olması için onu teşvik etmiştir. Yani bir anlamda Rusya’yı peşinden sürükleyerek daha da aktifleşmesinin ve bölge aktörü haline gelmesinin önünü açmıştır. O nedenle Rusya ile İran’ın başta Suriye olmak üzere bölge politikası önemli oranda en azından orta vadede çakışmaya devam edeceğe benzemektedir.

Şimdi bölge üzerinde en azından bin yıldır rakip olan İran ve Türkiye’nin yanısıra bölgedeki çıkarları sürekli çatışma halinde olan Rusya ve Osmanlının mirasçısı olduğunu söyleyen Türkiye, Suriye’de ortakmış gibi görünmektedir. Eğer dikkat edilirse Rusya çarlık döneminde ve sonrasında sürekli olarak bu bölgede rol üslenmek istemiştir ama 20. yüzyılın başına kadar Osmanlılar, özellikle de 1945’lerden sonra Türkiye’nin engellemelerine takılmıştır. Tarihsel arka planı bu denli karamsar olan, rekabet içinde ve çoğu zaman acımasız savaşlarla geçen bu üç temel gücün ilişkileri şimdi İdlip’te ya tarihi yeniden tekrarlayacak ya da o tarihin yarattığı güvensizlik bulutlarını dağıtacaklar.

AKP’nin amacı Afrin’i işgal etmek

Son gelişmelerin de gösterdiğine bakılırsa tarihte ne olmuşsa bugün de öyle olacağa benzemekte. Bir farkla.  Yeni Osmanlılar ataları gibi aynı tarihi seferleri bir daha yapamayacak gibi gözüyor. İdlip sadece Suriye rejimi açısından değil Türkiye, Rus ve İran ilişkileri açısından da bir dönüm noktası olacağa benziyor. Öyle görülüyor ki, ustalık dönemini sadece AKP başkanı Erdoğan yaşamamakta. Aynı zamanda Putin ve Hamaney de bu konuda oldukça olgunlaştıklarını ve hatta kurt olduklarını gösteriyor.

Bu durum özellikle Halep sonrası süreçle birlikte daha net bir şekilde ortaya çıktı. Erdoğan ve AKP hükümetleri Suriye’de esas olarak Kürtlerin kazanımlarının önünü kesmek için Kürt kantonlarının birleşmesini engellemeye çalışırken, Rusya ve İran Türkiye ve ABD tarafından eğitip donatılıp savaştırılan cihatçı güçleri yine AKP hükümeti eliyle Halep’ten ve Şam yakınlarından çıkarmayı başardı. İdlip bu operasyonun ilk önemli durağıydı. Otobüslerle, kamyonlarla helikopterler eskortluğu altında cihatçı milisler AKP hükümeti garantörlüğü ile İdlip’te konuşlandırıldı.

Astana görüşmeleri esas olarak bu boşaltma operasyonunun yüzüydü. BOP nasıl bir ABD projesi olmuş ve güç vermesi gereken Türkiye, içinde yer alıp rol çalmak istemişse Astana da bir Rus projesi olarak gündeme girmiş durumda. Şimdi, AKP iktidarı bu projeden rol çalarak İdlip’i Afrin’i işgal etmenin ve eğer olur da bir fırsat doğarsa Halep’e gitmenin bir arka bahçesi olarak kullanmak istemektedir. O nedenle ortaya çıktığı kadarıyla Rusya ve İran’la sorunlar yaşamakta.

Peki, İdlip’te ne oluyor?

Şu anda Suriye’de savaşan ve Türkiye’nin direk vekaletini üstlendiği,  büyük çoğunluğu yabancı olan cihatçı gruplar İdlip’te konumlanmış durumda. Astana ve Soçi kararlarına göre Türkiye başta El Nusra’nın tasfiyesi olmak üzere ılımlı grupları müzakerelere katmak için İdlip’de askeri güç konumlandırmıştır. Fakat görünen o ki konumlanan askeri güç El Nusra ile anlaşarak  Afrin’nin kuşatılmasını esas almıştır.

Diğer yandan Fırat Kalkanı Harekâtı ile ele geçirilen topraklarda Türkiye destekli gruplar Milli hükümet ve milli ordu adı altında rejim karşıtı bir oluşuma giderek Afrin kuşatmasını tamamlamaya çalışmaktadır. Yani Astana’da yapılan antlaşmayı ihlal ediyor gibi gözükmektedir. O nedenle Rusya’nın hava desteği ile Hizbullah ve İranlı milislerin desteklediği rejim güçleri İdlip’in önemli bölgelerini ele geçirmeye başlamıştır. AKP hükümeti bu durumu protesto ederken aynı zamanda İsrail, Suriye askeri üslerini hedef almakta ve İdlib’ten yönlendirilen İHA’lar ile Rus üslerine kapsamlı bir saldırı düzenlenmiş bulunmaktadır. Şimdi bu aşamadan sonra İdlip dünyanın gündemine oturdu.

Cadı kazanına dönen Astana garantörlüğü

Esat rejimi ve Rusya bu durumdan biraz dolaylı olarak Türkiye’yi suçlamakta. ABD’nin de parmağının olduğu söylenilen bu saldırıların Türkiye’nin gözetiminde olması gereken alanlardan düzenlenmesi ciddi bir tartışma olarak gündemde.

Öyle anlaşılıyor ki “Afrin, Mimbiç sırada”, “Vurduğumuz gibi oturturuz” diyen iktidar çevreleri sürekli kazık atma üzerine kurduğu ‘ustalığın’ sonuçlarını umduğunun dışında ödeyecek. Her ne kadar Putin-Erdoğan telefon görüşmesi sonrasında “Bu saldırılar Türkiye dışında gelişmiştir” diye yansımışsa da basına, Hulisi Akar ve Hakan Fidan’a gönderilen mektuplar, Rus savunma bakanlığının Rus basınında çıkan açıklamaları durumun hiç de öyle ele alınmadığını gözler önüne seriyor.

Yani Astana garantörlüğü bir cadı kazanına döndü. Diğer yandan IŞİD’in işgali sırasında Musul konsolusu olan CHP milletvekili ile Dışişleri Bakanı arasında geçen komisyon tartışmalarının yanısıra Doğu Perinçek grubu anlamında Ergenekon cephesinden gelen değerlendirmeler ve Devlet Bahçelinin bu durumdan vazife çıkararak Saray’la daha etkili birliktelik arayışı İdlib’de yaşananlardan hiç de bağımsız görünmüyor.

Bu gelişmeler çerçevesinde bir kez daha belirtmekte yarar var: Astana ve Soçi süreci esas olarak Türkiye tarafından eğitilip donatılıp savaştırılan grupların yine Türkiye tarafından tasfiye edilmesini sağlama ve içinde Kürtlerin de olduğu yerel dinamikleri biraraya getirerek Suriye’yi yeniden yapılandırmayı esas almaktadır. Yerel dinamikler bu yapılandırma içinde nasıl yer alacaklar? Şimdi esas olarak bu tartışılmaktadır. Bununla birlikte bir an önce Türkiye’nin vekaletini üslendiği grupları tasfiye etmesi beklenirken rejim ve Rusya İdlip’te tasfiye sürecini başlatmış bulunmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki Tunus ziyareti sırasında Erdoğan’ın Esat için sarf ettiği sözler ve Rusya’nın, İran’ın buna karşı verdiği yanıtla başlayan süreç giderek ittifakı çatlatacağa benzemektedir. Rusya bu anlamda sonuna kadar Türkiye’nin verilen rolü tamamlaması için itinalı yaklaşmaya devam edeceğe benzemektedir. Bu tartışmalı çatışmalı süreç içinde İdlip’teki gruplar arasında da çatışmalar, yeniden bir araya gelmeler yaşanırken cihatçılar içinde var olan bu güvensiz hava içinde IŞİD yeniden çıkış yapmanın arayışı içine girmektedir. Rusya da o anlamda ne olursa olsun radikal grupların tasfiyesinden ve “Soçi’de Suriye topluluklarının kongresinden vazgeçmeyeceğiz” diyor.

İdlip’i zalimler mi yoksa halklar mı kazanacak?

Bu gelişmeler içinde Halep ve Afrin’in ele ele vererek İdlipli kardeşlerinin kurtuluşuna yardımcı olmaları devletçi güçlerin kendi aralarındaki kirli pazarlıkların yarattığı acılara son verdirebilir. Suriye halklarının gerçek demokrasi ve özgürlüğünün teminatı da yabancı güçlerin oyuncağı olan güçlerden kurtulmaktan geçer.

Bütün yaşanan dram ve çekilen acıların kaynağında küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarına dayanan plan ve uygulamaları yatmaktadır. Bu plan ve uygulamaların sonucu da bilinmektedir. En az 10 milyon Suriyeli yerinden yurdundan olmuş, yüz binlercesi katledilmiş, kalanları da halen en zor koşularda yaşamaktadır. Bu süreç içinde Kuzey Suriye’de biraz huzurlu bir ortama sahip olan halk şimdi de yeni yeni çıkar oyunlarının pazarlık konusu olarak devreye sokulmaktadır.

Afrin konusu bunun için gündeme gelmektedir: Bir yandan içerde zorlanan iktidarın milliyetçi duygulara hitap ederek kendi tabanını koruma istemi diğer yandan Kürt kazanımı üzerinden bölgede yeşeren demokratik yaşamdan duyulan korku, egemen siyasetin karabasanı olmaktadır.

2018 yılının bu anlamda belki şiddet sarmalında çekilen acıların sona ereceği ve halkların baharı anlamında özgür demokratik yaşamın yeşereceği bir yıl olmasını dilemek; İdlip’i bu anlamda zalimlerin değil halkların kazandığı bu coğrafya parçası olarak görmek temel arzu olmaktadır.