Ana SayfaÇeviriFeminist Sabotaj: Sistemin meşru müdafaalarına karşı siyasi özsavunma

Feminist Sabotaj: Sistemin meşru müdafaalarına karşı siyasi özsavunma

HABER MERKEZİ – Varoluşsal özsavunma ile imtiyazlı meşru müdafaanın birbirinden anlam ve eylem olarak ayrıştırılmasının tahakkümcü saldırgan politikalarca daha zor hale getirildiği çağımızda imtiyazlı olmayan grupların, tahakküm altında tutulmak istenilen sınıf ve halkların varoluş haklarını korumada siyasi özsavunma pratiklerini hatırlamak elzem oluyor. Bu çerçevede, siyasi özsavunmanın felsefesine ve geçmişine yönelik akademik çalışmalarını sürdüren, Université Paris 8’de felsefe profesörü Elsa Dorlin* son çalışmasında geçmiş özsavunma pratiklerine yönelik genel bir jenealoji çıkardıktan sonra güncel halk, sınıf, azınlık grubu hareketlerinin özsavunma meşruluğunu, devletin özel silahlan(dır)ma politikaları ve şiddet bağlamı üzerinden tartışıyor. Basta! Dergisi’nin Elsa Dorlin ile gerçekleştirdiği röportajı sizin için Türkçeleştirdik.


Söyleşi: Ivan du Roy – Basta! Dergisi

Türkçeleştiren: Evrim Şaşmaz


Sylvain Bourmeau – Fotoğraf: Radio France

Siyasi özsavunma nedir? Hangi durumlarda şiddet eylemi bir baskıya karşı kendini savunmak için meşru kabul edilebilir?

Bunlar “Kendini savunmak, şiddetin felsefesi” isimli son kitabında Université Paris 8’de felsefe profesörü olan Elsa Dorlin’in çalışmalarında odaklandığı sorgulamalar. Sivil haklar hareketinden geçerek pogromlara karşı mücadeleden güncel feminist mücadelelere kadar tahakküm altındaki grupların “siyasi özsavunma”sı, söz konusu kendileri olunca pek nadiren kaba kuvvet kullanmaktan çekinen yerleşik düzenin savunucularının saf dışı bırakma çabalarıyla daima karşı karşıyadır.

Basta! Dergisi: Siyasi özsavunma jenealojinize 19. yüzyılın başlarında bir Guadeloupe kölesinin mahkûm edildiği işkencenin betimlemesiyle başlıyorsunuz: O hayatta kalmaya ve direnmeye çalıştıkça daha fazla acı çekiyor ve tükeniyor, ta ki ölüm peşinden gelene kadar…  Neden kitabınıza bu hikayeyle başladınız?

Elsa Dorlin: Fransız ve İngiliz kolonilerinde, 1802 yılında Guadeloupe’da köleliğin yeniden inşası sırasında kullanılan bir öldürme tekniğini, demir kafeste işkenceyi gösteriyorum. Ayaklananlar bu demir kafeste kilitlenir. Üzengilerin üzerinde ayakta durmak zorundadırlar ve bu üzengiler arasında keskin bir bıçak vardır. Susuz ve gıdasız geçen bir, iki ya da üç günün sonunda işkence edilen insan keskin bıçağın üzerine düşe, yaralanır ve yeniden doğrulur. Bu işkence kendini koruma ve yaşamsal savunu refleksleri üzerine oynar. Benim dikkatimi çeken de buydu: Doğrudan bedeni sıkıştırmadan, engellemeden ve öldürmeden ama bireyin hayatta kalmaya çalışırken kendini yaralayacağı şekilde bedene baskı ve kontrol uygulamanın çağdaş teknolojisi nedir?

Bu, daha sonraları kişileri kendini savunma, yaşam şartlarını savunma kapasitelerini hedef alan birçok disiplinci aygıtta genelleşmiş fakat dile getirilmeyen bir şeydir. Onları, kendilerini savundukça daha fazla acı çekeceklerini, daha fazla kaybedeceklerini içselleştirmeye zorlayarak bu aygıtlar onların savunma kapasitelerini yok ederler.  Bu günümüzü düşünmek için ilginç bir meseldir. Güncel birçok hareket ve sosyal mücadelede kazanmanın anlamı sorgulanıyor. Bir nevi melankoli ve çaresizlik görüyoruz: “Boşuna mücadele ediyor, direniyor yaşamlarımızı ve yaşam koşullarımızı boşuna savunuyoruz, baskı ve yıkım hep daha büyük”.

Belirli hareketler meşrulaştırılarak diğerlerinin siyasi doğası inkâr ediliyor

Basta! Dergisi: İfade ve protesto özgürlüklerinin ve adalet karşısında kendini savunmanın mümkün olduğu nispeten demokratik bir çerçevede yaşadığında bir tahakküm karşısında meşru bir şiddet eylemine ait olanla nedensiz veya gayrimeşru bir şiddete ait olanı nasıl ayırt etmeli?

Elsa Dorlin: Rusya’da pogromlara karşı mücadeleden Varşova gettosundaki ayaklanmaya, tecritçi Güney ABD’deki sivil haklar hareketinden Kara Panterler’e, kitabımda bahsettiğim gruplar için şiddetin meşruluk ya da gayrimeşruluğu bu koşullarda söz konusu değildir. Onlar için şiddet yaşamlarını kurtarmanın tek yolu olarak ortaya çıkar. Neticede savunmacı bir hamlede şiddete geçiş bir ölüm kalım meselesidir.

Kimin meşru kimin gayri meşru olduğunu ayırt etmek adına şiddetin meşruluğu ya da gayrimeşruluğu günümüzde siyasi tarihten münferit düşünülüyor. Belirli hareketler meşrulaştırılarak diğerlerinin siyasi doğası ve sosyal adaletsizliğe karşı ayaklanma hakları inkâr ediliyor. Bu diğerleri şiddet yanlısı, hatta yoğun şiddet yanlısı olarak gösteriliyor ki var olma hakları inkâr edilebilsin. 2005’te fakir mahallelerdeki ayaklanmaları gördük. Bu ayaklanmaların “barbarca” olduğunu, okul ve kütüphaneleri tahrip eden “sebepsiz bir şiddet”ten ibaret olduğunu yinelemek bu isyanların siyasi olmadığının, bir anlam ifade etmediğinin düşünülmesine yol açtı. Bu hareketleri şiddet yanlısı olarak ifşa etme bahanesiyle resmi tarihte belirli bir kısım mücadelenin üstü çiziliyor.

Basta! Dergisi:  Neticede siyasi özsavunma nedir?

Elsa Dorlin: Kendileri olarak, özne olarak reddedilenler için siyasi özsavunma kendini ve yaşamını savunmaktır.  Bir tahakküm ilişkisi onu tehdit ettiğinde vücut kendini korumak için ne yapar? Bu konudaki paradigmatik vakalar ABD’de linçlere karşı sivil haklar hareketi, Varşova Gettosu’nda Nazilere karşı isyan veya cinsiyetçi şidetlere karşı İngiliz sufrajetlerinin hareketlenmesi oldu. Kitabım şiddet ve özsavunma kullanımının kapsamlı bir tarihi değil.

Bu, yaşamlarını savunmak için şiddetten geçmekten başka yolu olmayan kişi ve sosyal grupların, ten, fizik ve kas boyutlarıyla savunma hamlelerinin bir jenealojisi. Bu kendilerini ifade etmek, hakları savunmak veya bir güç ilişkisi inşa etmek için farklı eylem türleri benimseyen devrimci, karşıtlıkçı veya isyancı hareketlere illa uygun olmayabilir.

#Meetoo (Ben de) feminist sabotaj tekniklerini andırıyor

Basta! Dergisi: Feminist hareketlerle şiddetsizlik ve özsavunma arasındaki ilişkinin üzerine eğiliyorsunuz. Cinsiyetçi şiddetin ifşasına yönelik güncel hareketi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bir tür sözel özsavunma biçimi midir?

Elsa Dorlin: Bu tarihsel bir hareket. Siyasi kuvvete bağlı olan bu kelam söz konusu şiddetlerin gerçek ve yapısal olduğunu nihayet göz önünde bulundurmamızı sağlıyor.  Gündelik hayatta hukuka uygunluk özelliği taşıyan bir şiddetler geçidine maruz kalan sosyal bir grubun, kadınların, varoluş koşullarının politikleşme süreci.  Bunlar suç unsuru olsalar bile yasaldır: Çoğu insana göre bunlar aslında şiddet değildir, bunlar aslında saldırı değildir, bunlar aslında tecavüz değildir… Eşini öldüren bir kişinin işlediği cinayet bir “aile dramı”, “tutku cinayeti” olarak görülmüyor mu?

Benim için, #meetoo veya #balancetonporc (#metoo hareketinin Fransa’daki bir benzeri) karşı çıkış hallerinin çoğulluğuna iyi bir örnek: Bunlar sabotaj yöntemleri. (Anarşist ve sendikalist, 1860-1931) Émile Pouget’in sabotaj üzerine metnini ele alalım; birçok taktik tasvir ediyor. Bunların arasında “aç ağzını” taktiği** de var: Kısa ifadeyle, insanları olan biteni anlatmaya cesaretlendiriyor. Pouget, patronları tarafından, satılsın diye bozuk et yıkamaya zorlanan kasap işçilerinin örneğini ele alır. Bu işçiler kötü çalışma koşullarına maruz kalırlar ve “aç ağzını” eylemi başlatarak tüm kasapların vitrinlerine şu sözleri yapıştırırlar: “Bize etle yapmaya zorladıkları budur işte, karşınıza çıkan ürün budur işte”.  Bu hem çalışma koşullarını hem de patronların et satın alan insanlara yönelik uygulamalarını ifşa etme yöntemidir.

#metoo Feminist sabotajdır. “Aç ağzını” politikasıdır. Şimdi herkes olan biteni söylemek zorundadır. Bu güç ilişkisini tersine çevirir. Suskunluk yüzünden bu güç ilişkisi on yıllardır işlemiştir. Kadınlara karşı şiddet söz konusu olduğunda siyasal veya sanatsal, toplumun üst çemberlerine bakın: Saldırganlar kadar diğer herkes de ne olup bittiğini biliyor. Bu insanlar yalnızca bir aktrisin yapımcıya çıkışmasını ya da bir asistanın meclis üyesine gönderilmesine engel oldular.  Bu, suç ortaklığıyla işliyor çünkü bu ortaklıkta sosyal çıkarlar söz konusu oluyor. Sabotaj, bu suç ortaklığı zinciri aslında kırık olduğu için etkili oluyor.

Basta! Dergisi: Bu feminist sabotaja dayanarak kadınlara yönelik şiddete karşı yapılan ve “öznenin gücünü”, yani saldırgan adamı dövülmüş kadın fotoğraflarıyla öne çıkaran resmi kampanyaları eleştiriyorsunuz. Bu konuda farkındalık başka nasıl arttırılabilir?

Elsa Dorlin: Söz konusu olan toplumsal cinsiyet çerçevesinde eğitim meselesini, beden ve mekânla ilişkilenme meselesini yeniden düşünmek.  Araçlara, silahlara erişim, spora erişim yine de hala kız ve erkek çocuklar arasında çok farklılaştırılmış durumda. Karma oyun alanlarında, futbol sahalarında, okul bahçesinde bu farklılık erkek çocukların bedenlerinin, kız çocuklara bırakılan alandan üç kat daha önemli bir alana yayıldığına işaret ediyor. Kız çocukları haliyle sabit, hareketsiz ve çekinik oyunlar oynuyor. Kız çocuklarına fiziksel savunma meselesinde temel olan bir bedenlerini geri çekme rolü dayatılır: Mekânda bedenimi konumlandırmak ne demek artık bilemem, kendimi korumama veya bir darbeye karşılık vermeme olanak sağlayacak bir kası nasıl kullanırım artık bilemem.

‘Makbul vatandaş’lıktan özel güvenlik birimlerine: Meşru müdafaa hakkı yalnızca belirli gruplara tanınıyor, sistematik öldürme izni veriliyor

Basta! Dergisi: Kitabınızı Florida’da Amerikalı “halk kahramanı” bir vatandaş tarafından dövülen genç siyahinin hikâyesiyle sonlandırıyorsunuz.  Günümüzde, sizin de yazdığınız üzere bütün “makbul vatandaş”ları kendini savunma bahanesiyle potansiyel katillere dönüştürme riski olan kalıcı bir güvensizlik ikliminde mi yaşıyoruz?

Elsa Dorlin: Biz güvensizlik üreten savunmacı bir hükümetin yerleşimine tanıklık ediyoruz. Yurttaşlarının yaşam koşullarını güvence altına almaya odaklanmak yerine bu hükümet güvencesizlik ve sosyal açmazların gölgesine bırakarak onları kalıcı bir tehdit ikliminde yaşatıyor. Bu tehdidi ve – elbet ‘terörizm’- riskini odağa alan yaklaşım kamusal alanı güvensiz alana dönüştürüyor. Bu da toplumdaki insanları savunmacı duruşlara itiyor: Kendilerini, eşyalarını ya da mülklerini koruma adı altında bu insanlar ölümcül şiddetlere başvurmakta meşru görülüyorlar. Bir kısmına meşru savunma hakkı verilirken ya da yapmalarına göz yumulurken diğerlerinin kendilerini savunmak, yaşamlarını korumak için şiddete başvurmaları asla meşru görülmüyor.  Tam tersine, bunlar tehdit olarak görülüyor ve böylelikle herhangi bir “makbul vatandaş” tarafından öldürülmeleri meşrulaştırılıyor.

ABD’de 17 yaşında öldürülen Trayvon Martin’in durumu da budur. Trayvon, kapşonu kafasında, cebinde bir şişe gazlı içecekle bakkaldan çıkmakta olan siyahi bir gençti. Sıradan bir vatandaş tarafından yakın mesafeden vuruldu. Bu sıradan vatandaş kalıcı bir paranoyanın içinde yaşıyor ve bu genç Afro-Amerikalı güvensizlik bahanesiyle tehditkâr ve saldırgan bulunan, bu yüzden öldürülebilecek bir beden olarak görülüyor. Katil zaten çoktan meşru müdafaayla beraat etti. Bu açıdan Amerika Birleşik Devletleri bir laboratuvar gibi. Bir sınıf korunurken ve kendini savunma meşruluğu bulunurken diğer sınıf kendini savunmaya uygun görülmüyor.

Basta! Dergisi: Bugün Fransa’da bazı polisler tarafından varsayılan meşru müdafaa bu tarih yazımında nasıl yer alıyor?

Elsa Dorlin: Bugün polis güçlerinin ortasında olup bitenler ilginçtir.  Felsefi açıdan, polis güçleri sadece düzen, korumak, savunmak ve sağlamak adına var olduklarından meşru müdafaa hakkına sahip olamaz!  Düzen sağlanması esnasında güç kullanımına ilişkin yasa polisin şiddete başvurma orantısı, çeşidi ve teknikleri üzerine uygulanır. 70’lere kadar, bazı sosyal hareketleri bastırmak için kullanılan gücün orantısı gündeme gelmemiştir. Polis, Paris’teki 17 Ekim 1961 gösterilerini, Guadeloupe’taki Mayıs ’67 gösterilerini veya Martinique’te ’74 gösterilerini bastırmak için orantısız yöntemler kullanabilmiş ve düzenin güçleri göstericileri ve sendika liderlerini öldürmüşlerdir. O zaman meşru müdafaa savı kesinlikle ortaya atılmamıştır.

Bugün, meşru müdafaa savına başvurulması ‘devlet retoriği’nin değiştiğine işarettir. 70’li yıllardan bu yana devlet çıkıntılardan korkuyordu. Orantısız polis şiddetinin uygulanması polisin bir meşru müdafaa eyleminde bulunduğu savınca meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Bu duyulmamış, görülmemiş bir şey: Demek ki diğer taraf bazı hareketlerin düzeni sağlama mecburiyetleri olan polise tehdit oluşturduğunu iddia ediyor, bunları düşman ve saldırgan gibi görüyor. Böylelikle sosyal hareketlerin bir kısmı seferberlik ve eylem repertuvarı açısından kabul edilebilir olanın dışında bırakılarak suç sebebi sayılır ve yaftalanır. Bunlar kalıcı tehditler olarak görülür. Böylelikle de ‘terörizm’le aynı kefeye konur.

Çok vahim bir şey oluyor: Sivil düzeni savunma ve koruma görevi olan bir oluşum adına kullanılan bütün yöntemlerin bundan böyle iyi olduğu varsayılacak. Ne bahaneyle? Meşru müdafaa temelinde uygulandığı bahanesiyle. Silahını kullanan ve meşru müdafaa hakkıyla kendini aklamaya çalışan bir polis, polis midir yurttaş mı? Vatandaşsa, bu meşru savunmayı çerçevelendiren bir mevzuat var. Yok, polisse, bu tahakkümün sürekli kullanımını yetkilendirmedir.  Meşru müdafaa hakkı, yalnızca belirli grup insanlara tanındığında sistematik olarak öldürme izni verilmiş, nihayetinde gücün sınırsız kullanımının meşruluğu oluşturulmuştur.

İmtiyazlar üzerine kurulu kırılgan demokraside silahlanma arzusu

Basta! Dergisi: Özel birliklere varıncaya kadar polisin devletin güçsüzleştiği ve batı demokrasilerinin kırılganlaştığı bir bağlamda yükselmeleri tahakkümcü sınıfın yeniden silahlanma arzusuna mı işaret ediyor?

Elsa Dorlin: Savunma milislerine, meşru müdafaa hakkına, imtiyazlıların silahlanmasına yöneliş on yedinci yüzyılda İngiliz filozof John Locke tarafından “Yönetim Üzerine İkinci İncelemesinde kuramlaştırılmıştır.  “Benim korunma hakkım kendimi ve özel mülkiyetimi savunmayı içerir” demiştir.  Bu anlayışa göre, beni ve mülklerimi koruma garantisi verdiğinde devlet ile sözleşme imzalamaya gönüllüyümdür. Fakat bu imtiyaz boşa düşer veya bunu doğru düzgün yerine getirmediğini düşünürsem kendimi korumaya, bedenimi ve özel mülkümü savunmaya yönelik bu doğal hakkıma sarılabilirim.  Locke’a göre mülk sahiplerinin meşru müdafaa hakkı vardır.

Mülk sahibi bir sınıfın yararına polis imtiyazlarının özelleştirilmesi bana göre devletin üstlendiği toplumu savunma işlevini yerine getirememesiyle ilişkili. Özellikle ‘terör riski’ne ilişkin imtiyazlarının tamamının arttırıldığı güvenlikçi tipte bir devlette yaşıyoruz.  Şayet devlet imtiyazlılar sınıfına bu korunma ve silahlanma hakkını veriyorsa bu daha ziyade rasyonalizasyonun ve araçlar ekonomisinin neoliberal mantığı çerçevesindedir.

Côte d’Azur’deki lüks yerleşim yerlerinde çoğalan bu milisler ve özel polisler yolların kapanmasıyla, ekonomik bölgelerin çevrelenmesiyle kamusal alanın özelleştirilmesine ilişkin sorunlar da teşkil ediyor.  Bunlar özel güvenlikler kendilerini değil kapitali savunmak için oradalar. Bunlar genellikle ırksal segregasyona uğramış ve bu pis işi yapmak dışında başka ekonomik gelir yöntemleri olmayan en alt sınıf üyelerinden oluşturulmuş bir özel polisliğin vasat eserleridir.  Bunu korkunç buluyorum. Bunun 1947’de direnişçileri katletmek için Madagaskar’a Senegalli ve Faslı tetikçilerin gönderilmesinden bir farkı yok.  Bu pis işlerin ırksal bölümüdür. Ve bu özel polis ve güvenlik aşırı güç kullanırsa sorun yaşayacak olan yine kendileridir çünkü en önde duran onlar.  Bu ayrıca mülk sahipleri için yasal risklerden de kaçmanın bir yolu oluyor.


* Elsa Dorlin’in bu çalışmasına ilişkin son kitabı: “Se défendre, une philosophie de la violence” (Özsavunma, şiddetin felsefesi; http://www.editionsladecouverte.fr/catalogue/index-Se_d__fendre-9782355221101.html)
** Fransızca’da “kasap” anlamına gelen “boucherie” üzerinden kelime oyunu yapılarak “bouche ouverte” (birebir karşılığıyla “açık ağız”) sloganı yaratılmıştır.

Kaynak: bastamag