Ana SayfaYazarlarHasan Doğanİran’da halkların zamanı mı? – Hasan Doğan

İran’da halkların zamanı mı? – Hasan Doğan

Sadece kapitalizmi değil devletçi sistemi bir bütün olarak yargılama anlamında bugün İran’da yaşananlar belki de sadece bölge değil tüm insanlık açısından yeni bir dönemin başlangıcı anlamına da gelebilir. İşte bu öngörü ile İran’da yaşananları ve olası gelişmeleri ele almak gerekir.


Hasan Doğan


Sovyetlerin ve reel sosyalist sistemin dağılmasıyla birlikte dünyada artık farklı kavramlar üzerinden insanlığın sonunun ilan edilmeye çalışılması bir virüs gibi yayılmaya başladı. Başını ABD’nin çektiği yeni dünya düzeniyle adeta kapitalizm insanlığın değişmez kaderiymiş gibi belleklere nakşedilmeye çalışıldı. Bunun için romanlar yazıldı, filmler çekildi, şahlandırılan bireycilik üzerinden neo-liberalizm tarihte görülmemiş biçimde sanatı, seksi ve sporu insanlığı baştan çıkarmak, tüm toplumsal değerleri anlık ihtiyaçlarına feda edecek bir birey yaratmak için elinden geleni yaptı. Ve dikensiz gül bahçesinde ya da köpeksiz köyde dolaşıyormuşçasına büyük bir kibir ve sarhoşlukla zaferini çok erkenden ilan etti. Hâlbuki çöken reel sosyalizm aslında çöken kapitalizmden başka bir şey değildi. Bunun böyle olduğunu ilk elden görenler “umut zaferden daha değerlidir” diyerek nedamet getirenlere, geleneğine küfür edip açıktan kapitalizme biat edenlere inat büyük bir sabırla umudu büyütmek için mücadele etti. İşte bu inatla büyüyen umut Afrika’nın kuzeyinden Orta Doğu’nun merkezine kadar halkların baharı olarak yayıldı. Bu bahar tüm insanlığı arkasına alarak özgür-demokratik düzenin mesajını dünyaya iletti. İşte bugün bu mesaj İran denilen ve devletçi sistemin sürekliliğinin merkezi olan eski Pers topraklarında Aryen halkları tarafından sahiplenildi.

Sadece kapitalizmi değil devletçi sistemi bir bütün olarak yargılama anlamında bugün İran’da yaşananlar belki de sadece bölge değil tüm insanlık açısından yeni bir dönemin başlangıcı anlamına da gelebilir. İşte bu öngörü ile İran’da yaşananları ve olası gelişmeleri ele almak gerekir.

Son olaylar üzerinden 2009’da yaşanan olaylarla kıyaslama yapılarak İran’daki gelişmeler ele alınıp değerlendirilmektedir. Buna göre 2009 olayları örgütlü ve daha çok da laik, entelektüel ve orta sınıf çevreleri üzerinden bir ifadeye kavuşmuştur denilmektedir. Bugün yaşananların ise oldukça spontane, yoksul halk kesimlerinin katılımıyla çevrede yaşanan ayaklanmalar biçiminde kendini gösterdiği söylenmektedir.

İlk ayaklanma kıvılcımının Meşhed’de çakılmış olması da olayı farklı bir boyuta taşımaktadır. Meşhed, mevcut İran İslam Cumhuriyeti’nin kalbi gibidir. Manevi başkent gibidir. Aslında İslam rejimi oradan yönetilmektedir. Bu nedenle Meşhed sadece manevi olarak değil aynı zamanda rejimin maddi güçlerinin de en örgütlü olduğu yer olmaktadır. İşte böylesi bir yerde olayların başlaması ayaklanmacıların rejimle hesaplaşması anlamına gelebilir. Diğer yandan bu kıvılcımın Meşhed’de çakılması farklı çevrelerce muhafazakârların Ruhani iktidarını sıkıştırmak istemesi ile bağlantısını kurmaktadır.

Olaylar saman alevi gibi birden parlayıp sönecek gibi de görünmemektedir. Giderek yayılmakta ve farklı etnik, kimlik, inanç grupları ve sınıfsal toplulukları da kucaklayarak genişlemeye devam etmektedir. Ölüm olayları artarken olaylara silahlı grupların da katıldığı, polislerin öldürüldüğü, karakolların ya da askeri merkezlerin basıldığı haberleri de gelmektedir. Göstericiler bir bütün olarak rejimi sorgularken Hameney ve Ruhani’yi hedeflerine koymaktadır. Yani bu rejimden bıkkınlıklarını dile getirmektedir. Bu şekilde gelişen olaylara ABD Başkanı Trump tweet’leriyle çok aktif destek vermektedir. İsrail, Suudi Arabistan gibi devletler İran rejiminin yıkılması için ellerinden geleni yapma çabası içinde olduklarını göstermektedir. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa Birliği devletleri Ruhani ile çalışma eğilimini ortaya koyarken rejimin yıkılmaması gerektiği mesajlarını vermektedir. Özellikle Suriye eksenli olarak Astana süreçlerinde İran’la ortaklık yapan Türkiye, hem AKP hükümeti ve hem de hükümete en zor dönemlerinde koltuk değnekliği yapan CHP, son dönemlerde hükümete destek sunan ergenekoncu “sol” yoluyla rejimin ayakta kalmasını özellikle Kürt meselesi nedeniyle kendi çıkarına uygun görmektedir.

Böylesine farklı dış etkiler üzerinden bazı çevreler olayları ABD-İsrail eksenli bir komplo olarak değerlendirmektedir. 1990’larla birlikte Sovyetleri dağıtma başarısını gösterme sarhoşluğu ile neo-liberal blok da kendi kibrinden ödün vermemek için -Libya örneğinde de olduğu gibi- istediği zaman istediği ülkede ayaklanma çıkarır ve istediği rejimi devirir anlamında sağa sola caka satmaktadır.

Bunlar pratik gelişmeler oluyor. Bu noktaya nasıl gelindi ve bundan sonra ne olabilir sorularına gelince;

İran, Orta Doğu’nun yeniden dizayn edilme sürecine bir bölge gücü olarak girdi. Ve kendi devlet sınırları dışında Lübnan ve Yemen’e kadar olan geniş bir coğrafyayı egemenlik alanı olarak gördü. Ve bu egemenlik alanı için de yıllardır savaş yürüttü. İran, İslam Devrimi sonrası yaşanan 8 yıllık savaş ve uygulanan ekonomik, siyasi vb. ambargo nedeniyle şimdiye kadar çok ciddi ekonomik, sosyal, siyasal vb. iç sorunlar yaşadı. İşte bu egemenlik alanı mücadelesi içeride yaşanan bu sorunları perdelemeye hizmet ederken diğer yandan da bunların katlanarak birikmesine neden oldu. Var olan yer altı ya da yer üstü zenginlikleri ambargo kuşatması nedeniyle fazla bir işe yaramadı. Doğal olarak İran rejimi sadece mezhepçi yaklaşım üzerinden milliyetçiliği geliştirerek değil aynı zamanda baskı yöntemlerini de geliştirerek sorunların yüzeye çıkmasını engellemeye çalıştı. İşsizlik, yoksulluk olarak halka yansıyan bu durum rüşvet, yolsuzluk olarak da devlet görevlilerine ve akrabalarına zenginlik olarak döndü. En son Kirmanşah’da yaşanan depremde esas olarak devletin yaptırdığı konutların yıkılmış olması ve neredeyse tüm can kaybının bu binalarda yaşanmış olması yaşanan bu yolsuzluğun vahametini de gösterdi. Bu durum karşısında Ruhani bir yolsuzluk olduğunu ve soruşturma başlatacağını ifade etmek zorunda kaldı. Ya da bu durumu fırsat bilerek devlet içindeki kendisine karşı olan çevrelere tehdit anlamında bir mesaj verdi. O nedenle bazı çevreler bu ayaklanmaları muhafazakârların Ruhani’ye karşı bir saldırısı olarak da görmektedir.

Neredeyse her gün onlarca insanın idam edildiği, farklı aidiyetlerin kendisini özgürce ifade edemediği, kadınların en ağır koşullarda cinsiyetçi saldırıya maruz kaldığı ve hayatın hiçbir alanında kendisini ifade edemediği koşullar diğer faktörlerle de birleşince aslında ayaklanma olmaması için bir nedenin olmadığı rahatlıkla görülebilir. Ve yakın tarihte İran halkının da bu gücünün olduğu görülmüştür. O nedenle bazı oryantalistler ya da anti emparyalistliği anti-ABD’ciliğe sıkıştıranların ortaya attığı gibi bu olaylar dış güçlerin bir provokasyonu ya da egemenlerin iç hesaplaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Rejimin var olan anti demokratik baskıcı siyasal dinci karakteri nedeniyle yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik sorunlar bu başkaldırının nedeni olarak ortaya çıkmaktadır. Olaylarda gençliğin ezici bir çoğunlukta olması halkın bir değişim ihtiyacı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yani olaylar dile gelen taleplerin de gösterdiği gibi rejim değişikliği de içinde olmak üzere bir değişimi önermektedir.

O nedenle de İran yönetiminin sürekli saldırıları dışarıda karşılama çabasının ne kadar boş olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. Diğer yandan İslam Devrimi ile birlikte rejim kendisine has özel güvenlik, istihbarat örgütleri, milis teşkilatları ve ideolojik yapılanma kurumları da inşa ederek kendisini kalıcı kılmak istemiştir. Belki bu politikalar mevcut rejimin ömrünü uzatmıştır. Ama sadece uzatmıştır ya da bir süre daha uzatacaktır. İçeride demokratik açılım, farklılıkların özgürlüğü ve kadınların sosyal, siyasal, ekonomik ve savunma başta olmak üzere her alanda eşitliği sağlanmadıkça dışarıda istenildiği kadar fetihçi, içeride istendiği kadar baskıcı olunsun sonuçta olması gereken değişim bir biçimde yaşanmak zorunda kalınır. Bugün İran’da da bu olmaktadır.

Rejimin IŞİD sonrası tutumu

Diğer yandan yaşananlar anlamında tüm çevrelerin ortak görüşü olayların bir öncülük ve örgütlülükten yoksun olmasıdır. Yani yaşamın sıkıntıları insanları sokaklara dökmüştür. Bu da doğal olarak Trump’ın iştahını kabartmaktadır. İran rejimi içindeki farklı iktidar odaklarını birbirine karşı harekete geçirmektedir. Yani mevcut örgütsüz, öncüsüz ve bir programdan yoksun gösterileri birileri kendi çıkarları doğrultusunda bir biçimde kullanmak istemektedir. Bu durum ayaklanma güçlerinin bir öncüyü çıkartmayacağı anlamına gelmez. Sadece bu durumdan yola çıkılarak ayaklanmaların seyri için şimdiden kesin hükümlere varmak da mümkün değildir. Sadece olasılıklar belirtilebilir. Fakat gerek Ruhani ve gerekse de diğer yöneticilerin açıklamalarından da anlaşıldığı gibi rejim eski baskıcı anti demokratik uygulamalarını istediği gibi sürdüremeyecektir. Rejim açısından bu ortaya çıkmıştır.

Diğer yandan rejim olası gelişmeleri dikkate alarak dışardaki güçlerini de geri çekme eğilimi içinde olduğunu göstermiştir. Yani “Orta Doğu’nun rambosu” haline getirilen medya figürü Kasım Sülaymani artık İran içinde askerlik yapacağa benzemektedir. Yemen, Suriye ve Irak’tan bu tür askeri güçlerini çekmeye başlaması demek İran için yaratılan düşman mefhumunu bundan sonra dışarıda karşılamayacak hale gelmesi demektir. Yani bir zamanlar Ahmedi Nejat’ın “İran sınırları Lübnan’dan başlar” sözü havada kalmış olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki Trump’ın tweet’leri de ilk elden bu durumu sağlamaya hizmet etmektedir. Böylece rejimin o yayılmacı egemenlikçi propagandasının olanakları da sınırlanmış olacaktır.

İşte Trump, tweet’lerinden başka İran için farklı politikalar içine de girebilir. Libya’da bunun örneği görüldü. Suriye’de AKP iktidarı ile birlikte “eğit, donat, savaştır” politikası çerçevesinde iç savaş güçlerinin hazırlandığı bilinmektedir. Şimdi terörist ilan edilen birçok cihatçı grup da bu politika çerçevesinde Suriye içinde rejimi yıkma noktasına getirilmiştir. Bu temelde bir süredir IŞİD’lilerin eğitildiğinden, Türkiye topraklarında konumlandırıldığından, Afganistan, Pakistan gibi ülkelere sevk edildiğinden ve Irak’takilerin de İran’a karşı hazırlandığından bahseden haberler medyada çıkmaktadır. Rejim özellikle IŞİD sonrası tüm sınırlarına duvar örerek bu tehlikeyi atlatmaya çalışırken Katar, Türkiye, Pakistan, Afganistan gibi devletlerle kurduğu ilişkiler üzerinden cihatçıların ya da muharip grupların ülkesine gelmesini engellemeye çalışmaktadır. O nedenle İran rejimi aslında dışarıda egemenlik alanlarını genişletirken esas olarak da savunmasını diplomatik ilişkiler üzerinden yürütmeye çalışmaktadır. Öte yandan basın üzerinden içeride yaşananları görünmez kılarak da hem İran halklarının ve hem de insanlığın ilgisini azaltmaya çalışmaktadır.

Avrupa’nın İran rejimi ile olan ilişkisi de bu durumun oluşmasında önemli bir yere sahiptir. İşte bu konuda ABD-İsrail ekseni ile Avrupa devletleri arasında yaşanan görüş ayrılığı Trump’ı bol bol tweet atmaya yöneltmektedir. Suudi Arabistan’da yaşanan darbe, tutuklamalar, silah antlaşmaları, Sarraf Davası, Katar kuşatması, Harriri sorunu ve Kudüs kararları tümüyle aynı hedef üzerinde yoğunlaşmanın bir ifadesi olmaktadır. Son dönemlerde yaşanan Pakistan-ABD çelişkisi de bundan yani İran sorunundan kaynaklanmaktadır. Belki de IŞİD’in Afganistan’da giderek artan etkinliği de bununla bağlantılıdır. Son dönemlerde Pakistan’dan geçerek İran’da eylem yapan grupların eylemlerinin sıklaşması da bununla ilintilidir. O nedenle de Pakistan-İran hem havadan hem de karadan sınır güvenliği antlaşması imzalamıştır.

İran-Rusya ilişkileri

Bu gelişmeler karşısında son dönemlerde yoğunca propagandası yapılan Rusya’nın bölge üzerindeki artan etkinliği de yeni bir eşikle karşılaşmış olmaktadır. İran-Rusya ilişkileri bölge denklemleri açısından önemli bir yere sahip. Fakat bundan yola çıkılarak Rusya’nın her koşul altında mevcut rejimi destekleyeceği anlamı çıkmaz. O nedenle de Rusya, İran’da yaşananlara ilişkin olarak oldukça temkinli bir politika sergilemektedir. Örneğin bu konuda AKP hükümeti ve İran’ı anti-emperyalist olarak gören ya da olası gelişmelerin yeni bir Kürdistan ortaya çıkarabileceğinin kaygısını-korkusunu yaşayan çevrelerin tutumu hemen rejimi sahiplenmek olmuştur.

Bir yandan bölge üzerindeki etkisini artırmaya çalışan diğer yandan ABD ile çıkarlarını uzlaştırma arayışı içinde olan Rusya’nın da ciddi ekonomik sorunlarının olduğu bilinmektedir. Rusya üzerinde var olan ambargo İran kadar olmasa bile bu ülkeyi sıkıntıya sokmaktadır. Bu koşullarda savaş giderlerini daha fazla artıracak dış politikaları esas alması seçimlere giderken Putin yönetiminden beklememek gerekir. Fakat bundan yola çıkarak da Rusya’nın bölge üzerinde giderek artan etkisinin azalacağı kehanetinde bulunmak da mübalağa olacaktır.

Bölgemiz ciddi bir sürecin içinden geçmekte. Suriye, Irak, Yemen derken Lübnan savaşın eşiğinden daha dönmeden şimdi de İran. ‘Arap Baharı’ denilerek anılan süreçten çok daha farklı bir biçimde gelişen İran’daki halk kalkışmasını diğerleri ile karıştırmamak gerekir. ABD’nin ve batılı güçlerin AKP iktidarının da desteği ile Libya’da vardığı sonuca bakarak öyle olacak denilemez. Diğer yandan var olan örgütsüzlüğün aşılabileceğinin potansiyellerinin de olduğunu da bilerek süreci demokratik bir İran’a eviriltecek gelişmeleri beklemek hiç de hayalci değildir. Mevcut rejimin dış düşmanlarının çabaları da halkların iradesine güç verdiği oranda bir anlama kavuşacaktır. O nedenle küresel ya da bölgesel güçlerin çıkar savaşlarının demokrasi savaşı olarak yutturulmak istenmesine asla prim verilmeden Aryen ve Arap halklarının bir sentezi olan İran topraklarında demokratik ulus projesinin hayata geçirilmesi gerçek demokrasinin teminatı olacaktır.

İran’ın demografisine dair kısa bir not

Yeri gelmişken İran’da Fars, Beluci, Kürt, Azeri ve Arap toplumlarının yaşadığını belirtmekte yarar var. Bunların içinde şimdiye kadar örgütlü gibi görünen ve İran toprakları içinde halen silahlı ya da silahsız faaliyet yürüten Kürt örgütlenmelerinden PJAK, örgütsel ve eylemsel olarak öne çıkmaktadır. Bu toplulukların içinde Araplar hariç diğerleri Aryenik toplumlar olmaktadır. Yani bir anlamda İran adı üstünde bir Aryen ülkesi olmaktadır. Şiiler ağırlıkta olmasına rağmen ve Sünni topluluklar da azımsanmayacak orandadır.