Ana SayfaGüncelNUSAYBİN DAVASI | Sanıklar işkenceyi anlattı, demokratik özerkliği savundu

NUSAYBİN DAVASI | Sanıklar işkenceyi anlattı, demokratik özerkliği savundu

HABER MERKEZİ – Nusaybin’de, sokağa çıkma yasakları sırasında tahliye edildikten sonra tutuklanan 50 kişinin yargılandığı davanın dört gündür devam eden duruşmasında tutuklu sanıklar Demokratik Özerkliği savundu, kendilerine yönelik işkenceyi anlattı. “Bizim varlığımız Türk varlığı sayıldı” diyen sanık Mazlum Yaşa, Türkiye’deki eğitim sistemini eleştirdi. Sanık Sadık Tan da Türkiye Anayasası’ndaki eksikliklere ve eşitsizliklere dikkat çekerek, “Demokratik özyönetim için verilen mücadele meşrudur” dedi. Sanık Ramazan Eroğlu ise savunmasında işkenceyi şu sözlerle anlattı: “Bizi gözaltına aldıktan sonra götürdükleri okulda başımıza çuval geçirip, cinsel istismarda bulundular. Bunlar tutanaklara geçirilsin, belki utanırlar.”

Mardin’in Nusaybin ilçesinde ilan edilen sokağa çıkma yasağının devam ettiği 26 Mayıs 2016 tarihinde tahliye edildikten sonra tutuklanan 50 kişinin yargılandığı dava dört gündür devam ediyor.

Ne olmuştu?

Kentteki yasaklar sırasında 76 kişi tahliye edildikten sonra gözaltına alınmış ve 17’si çocuk 67 kişi 19 ayrı suçlama gerekçesiyle tutuklanmıştı.

Tutuklanmanın üzerinden 19 ay geçtikten sonra 17 tutuklu çocuk, hazırlanan iddianame kapsamında 9 Ocak’ta Mardin 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkmıştı. Çocuklar çıkarıldıkları mahkemde yaptıkları savunmada kendilerine yapılan işkenceleri anlatmıştı. 17 çocuğun duruşması, 10 Nisan’a ertelenmişti.

Diğer 50 kişi ise Mardin 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşında. Duruşmanın 10 gün sürmesi bekleniyor.

Nusaybin’de görülen davanın duruşması bugün dördüncü gününde. Peki, davanın geride kalan üç gününde neler oldu? Mezopotamya Ajansı’nın takip ettiği davadan bir derleme yaptık.

1. GÜN | Sanıklar: İlk verdiğimiz ifadeler işkence altında alındı, reddediyoruz

Mardin 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Mardin il Müdürlüğü’nde hazırlanan bölümde devam edildi.

Gazeteciler ve aileler duruşma salonuna alınmadı.

Ajansın aktardığına göre dava duruşmasında tutuklulardan bir kaçı duruşma salonuna getirilirken, bir kaçı ise Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya katılarak savunma yaptı.

Tutuklular yaptıkları savunmalarında, verdikleri ilk ifadelerinin işkence altında alındığını belirterek verilen ifadeleri reddetti. Ayrıca sanıklar tahliye edildikleri sırada yaşadıklarını da anlattı.

2. GÜN | Eğitim sistemini eleştiren Mazlum Yaşa: Bizim varlığımız Türk varlığı sayıldı

Davanın ikinci günü de duruşma Sosyal Güvenlik Kurumu Mardin İl Müdürlüğü binasında ayrılan bölümde devam etti.

Tutukluların itirazda bulunmaları üzerine bu kez gazeteciler ve aileler duruşma salonuna alındı.

Davada ikinci güne dek Enes Taşkın, Akar İkbal, Fırat Dari, İlyas Doğan, Mahmut Aydın, Mahsun Çay, Melis Teksan, Onur Bozkurt, Recep Yel, Rojhat Aydın, Sadık Ten, Sinan Şahin, Sıraç Yüksek, Süleyman Göksel ve Şeyhmus Koç ile ismi öğrenilemeyen bir kişinin savunma yaptığını aktaran Mezopotamya Ajansı, duruşmanın ikinci gününde ise Mazlum Yaşa’nın yaptığı savunmaya yer verdi.

Ajansın aktardığına göre savunmasını Kürtçe yapan Mazlum Yaşa, Kürtlere dönük politikalara değindi ve “Soykırım dayatılıyor” dedi.

“Türk olarak büyümeyi kabul etmedim” diyen Yaşa, Türkiye’deki eğitim sistemini eleştirerek, okulların amacının ‘asimilasyon’ olduğunu savundu:

“Türk devleti köle bir halk yaratmak istedi. Her gün her an bu politikaları yaşadım. Bizim varlığımız Türk varlığı sayıldı. Kurbanlık koyun haline getirilmek istendik. Bu militarist bir düşüncedir. Çocuklar asker gibi büyütülüyor ve bu Hitler zihniyetine benziyor. Ben bunları okullarda gördüm.

“Yaşam ve düşüncem Kürtçedir. Türkiye’deki okullar Türkçe düşünmemi istedi. Bu nedenle Türk okullarında başarılı olamadım, benim eksikliklerimi tamamlayacak bir kurum değil. İlkokulu Diyarbakır’da okudum. Daha sonra üniversite için Muğla’ya gittim. Kültür farklılığını burada gördüm. Türk halkının Kürdistan’a bakışı dikkatimi çekti, ne kadar barbar ve vahşi olduğunu gördüm. Bana ‘eşkıya’ gözüyle baktılar. Bunun nedeni ise Türk medyasının Kürdistan’a dair yaptığı benzer haberlerdir. Bizi bu haberlere göre tanıdılar. Biz Kürt çocuklarına baskı ve tehditle yaklaştılar. ‘Burası Türkiye burada işiniz yok’ dediler. Bu yaklaşımla yaşamı zehir haline getirdiler.”

Türkiye’de farklı kimliklerin kabul görmediğini ve devletin Kürt halkını “iç düşman” olarak gördüğünü de savunan Yaşa, ‘çözüm süreci’ni hatırlatarak şöyle devam etti:

“Söz ettiğim dönem, devlet ile PKK lideri Abdullah Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı dönemdir, devletin 100 yıldır devam eden Kürt sorununun demokratik çözümü için önemli adımlar attığı dönemlerdir. Sadece Kürdistan’da değil, Türkiye’nin batısında da çözümün mümkün olduğu görüldü. Türkiye’nin yüzde 80’i sorunun çözümünden yanaydı.

“Sayın Öcalan anayasa değişikliği fikrini ortaya koydu, silahlı güçleri geri çekme şartını kabul etti, PKK’nin elinde bulunan devlet yetkililerinin bırakılmasını istedi. Bunlar bile Sayın Öcalan’ın çözüme yaklaşımını ortaya koyuyor. Buna rağmen devlet hasta tutukluları bırakmadı, geri çekilme noktasında anayasal adımları atmadı. Bu nedenle PKK 2013’ün sonbaharında geri çekilmeyi durdurdu. Bu, anayasal güvence altına alınmadı. Devlet anayasayı değiştirmek için tek adım atmadı. Sözde sürecin adı ‘barış süreci’ydi. Barış adına tek adım atılmadı. 2014 yılında süreç farklı şekilde sürdürüldü. Buna rağmen toplumda barış umudu güçlüydü. 2014 yerel seçim sonuçları toplumun barış ısrarını gösteriyor. Ancak devlet 100 yıllık politikalarından vazgeçmedi.”

3. GÜN | Sanık Sadık Tan Demokratik Özerkliği anlattı: Özyönetim mücadelesi meşrudur

Dün görülen davanın üçüncü günü ise Mazlum Yaşa’nın yarım kalan savunması ile devam etti.

Yaşa’nın ardından tutuklu Sadık Tan da “Demokratik Özerklik Modeli” üzerinden savunmasını yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki ‘eksikliklere’ dikkat çeken Tan, anayasanın her kesime hitap etmediğini kaydetti.

“Demokratik özyönetim modelinin ulus-devlet anlayışının panzehiri olduğunu” söyleyen Tan’ın savunmasından satır başları şöyle:

“Bu model sınıra dayandırılamaz, halkların ve devletlerin bir arada yaşama formülasyonudur. Şiddetin aksine birlik formülüdür. Türkiye’nin en temel sorunu olan Kürt sorununun çözümü olan demokratik özyönetim korku ve şiddetle yan yana getirilmektedir.

“Türkiye’de toplumu yok sayan bir anlayışın var. 1921 Anayasası’nda halkların kendini yönetme modeli yer alıyordu. 1921 Anayasası bölücü müydü? 1960 ve 1980 yıllarında çıkarılan anayasalar da toplumu yok sayıldı. Anayasa birçok kez değiştirilmesine rağmen politikalar değişmedi. Toplumu yansıtmayan anayasalar, devletin sırtında kamburdur. Yeni bir anayasaya ihtiyaç var. Demokratik özyönetim modelini şiddetle bir arada düşünmenin karşılığı yoktur. Model, devleti, meclisi ve anayasayı var sayar, halkların bir arada yaşamasını mümkün kılar.

“Türkiye farklılıkları ile renkli bir mozaiktir. Türkiye’nin tüm farklılıkları ile yeni sınırlar çizmektense, demokratik özyönetim modeli ile yeni yaşam inşa edilebilir. 1919’da Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal Kürtlere özerklik vaadinde bulunmuştur, ancak bunu yerine getirmemiştir. Bu nedenle demokratik özyönetim için verilen mücadele meşrudur. Demokratik özerklik ile Mustafa Kemal’in ön gördüğü model bir birine benzer modellerdir.

“Meclis demokratik anayasa temelinde Kürt sorununun çözümünden sorumludur. Ancak Kürt sorununun çözümü mahkemelerde aranıyor. Sorunun çözümü yargı eliyle engelleniyor. Bir halkın kendi kendisini yönetmesinin engellenmesi, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere aykırıdır. Kürt sorununun çözümü, devletin demokrasiyi inşa etmesiyle mümkündür. Özerklik ilan edilen devletler bölünmedi. Demokratik özyönetim devletle toplumun bir birini tanımasıdır. Asıl sorun, devletin toplumu tanımamasıdır.”

Bölgede başlayan çatışmalı sürecin ardından ilan edilen sokağa çıkma yasakları üzerine Diyarbakır’a gittiğini aktaran Tan, ilçedeki savaş koşullarını hatırlatarak, benzer bir durumun Nusaybin’de de yaşandığını aktardı. Tan, şöyle devam etti:

“2016 yılının başlarında Nusaybin’e gittim. O günlerde Silopi’de Taybet Ana polis veya asker kurşunuyla katledildi, cenazesi bir hafta boyunca asker ve polislerin gözünün önünde sokakta bırakıldı. Ambulansların geçişine izin verilmedi. Cizre’de de yasak vardı, insanlar bodrumlarda katledildi. Beyaz bayraklarla onları kurtarmaya giden aileleri engellendi. 35 günlük Miray bebek katledildi, Miray bebek ‘terörist’ mi? Kürt olmak terörizme eşit hale getirildi.

“Nusaybin’de 14 Mart’ta ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında ilçede bulunan bir mahallede bodrumda kaldım. Herhangi bir çatışmaya dahil olmadım.

“Devlet Kürt halkının hak sahibi olmasını istemiyor. İlk olarak devlet güçleri silah kullandı. Aylarca bodrumlarda bombardıman altında kaldık. Son olarak savaş uçakları Nusaybin’i bombaladı. Türkiye savaş suçu işlemiştir. Siyasi parti ve sivil toplum örgütlerini arayarak, tahliye edildik. Çırılçıplak aradılar, işkencelere maruz kaldık. İfadeler bana ait değildir, işkence altında alınmıştır. Kameralar karşısına getirilip, baskı ile pişman olduğum söyletildi. Pişmanlıktan yararlanmadım, yaptığım hiç bir şeyden pişman değilim, pişman da olmayacağım.”

Avukat Ergül: İşkence yasağı ihlal edildi

Tan’ın ardından konuşan avukat Rengin Ergül, müvekkili ile birlikte bulunan 67 kişiye işkence uygulandığını ifade etti, sanıkların ifadelerinin ve alınan sağlık raporlarının ‘belge’ niteliğinde olduğunu belirterek, “İşkence yasağı ihlal edilmiştir” dedi.

İddianamede, müvekkilinin ifadesinin avukat huzurunda alındığı yönünde yazılan beyanlara değinen Ergül, “Teşhis için hazır bulunan avukatlar, işkenceyi görmedi mi? Avukatlar hakkında da suç duyurusunda bulunacağız. Ayrıca işkence uygulayan kolluk güçleri hakkında da suç duyurusunda bulunacağız” diyerek, suç duyurusunu yazılı olarak mahkemeye sunacaklarını aktardı.

Müvekkili hakkında atılı suçlamaların “kopyala-yapıştır” usulü şeklinde olduğunu da dile getiren Ergül, şöyle devam etti:

“Müvekkilim hakkında iddianamede iki ayrı (Baran ve Rohat) kod adı yer almakta. Bu çelişki bile iddianamenin nasıl hazırlandığını ortaya koyuyor. İddianame geri iade edilmelidir. Müvekkilin çatışmada yer aldığı söyleniyor, ancak ne swap örneği ne de ateş artığı yok. Antimon ise bulaşıcıdır. İddianame, üniversite öğrencisinin son gece ders çalışmasına benzeyen bir durumdan ibarettir.”

İşkenceyi anlattı: “Başımıza çuval geçirip, cinsel istismarda bulundular”

Tutuklulardan Sinan Gümüş de, yaptığı Kürtçe savunmada gözaltındayken alınan ifadesinin işkence altında alındığını kaydetti.

Hakkındaki beyanları reddeden Gümüş, mahkeme heyetinin hiçbir sorusunu yanıtlamayacağını söyledi. Gümüş’ün avukatı daha sonra savunma yapacağını belirtti.

Daha sonra tutuklulardan Ramazan Eroğlu söz alarak Kürtçe savunma yaptı. Savunmasında işkenceyi anlatan Eroğlu, “Hükümeti, mahkeme heyetini ve bize işkence yapanları protesto ediyorum” dedi ve işkenceyi şu sözlerle aktardı:

“Bizi gözaltına aldıktan sonra götürdükleri okulda başımıza çuval geçirip, cinsel istismarda bulundular. Bunlar tutanaklara geçirilsin, belki utanırlar. Saatlerce ters kelepçe ile bekletilerek, hayatımda duymadığım küfürleri anneme, kardeşlerime söylediler. İşkence altında ifademiz alındı, ‘kabul etmezsen seni öldürürüz’ dediler. İfadeler bana ait değildir. Benim dağ kadrosunda olduğum söyleniyor, mahkeme başkanı bunu açıklasın. İddianame neye göre hazırlanmış?”

Eroğlu savunmasının devamında ise, “Biz halkımıza borçluyuz. Bunun için sonuna kadar zindanda da olsak mücadele edeceğiz. Bize bunları yapanlar, nereye giderse gitsin, hesap verecekler. Kenan Evren nasıl hesap verdiyse, bugün bunları yapanlar da hesap verecek” dedi.

Eroğlu’nun avukatı da daha sonra savunma yapacağını aktardı.

23 tutuklu sanık savunma yaptı

4 gündür süren duruşma kapsamında şimdiye kadar 23 tutuklu savunma yaptı.

Pazartesi devam edilecek olan duruşmanın, Perşembe gününe kadar sürmesi ve 27 kişinin daha savunma yapması öngörülüyor.