Ana SayfaYazarlarEmre Tansu KetenThe Post: Gazetecilik ne işe yarar? – Emre Tansu Keten

The Post: Gazetecilik ne işe yarar? – Emre Tansu Keten

 


Emre Tansu Keten


İnternetin etkisi, iktidar medya ilişkisi, yükselen otoriterliğin ilk olarak medyayı hedef alması, Brexit ve Trump olaylarıyla gündeme oturan post-truth (gerçek-sonrası) kavramı derken gazetecilik bir hayli tartışmalı hale geldi. Son yıllarda gazeteciliğin bunalımını konu alan birçok kitap ve makale yazıldı, bahsettiğimiz konular enine boyuna tartışıldı. ABD sinemasının geçmişteki gazetecilik başarılarına eğilmeye başlamasının da bu durumla alakası olmalı. Din adamlarının, bir kilisede, çocuklara yönelik cinsel istismarda bulunmasının üzerine giden ve bütün engellemelere rağmen olayı kamuoyuna taşıyan The Boston Globe muhabirlerinin hikâyesini anlatan 2015 yapımı Spotlight filmi iki Oscar’la ödüllendirilmişti örneğin.

Geçtiğimiz hafta vizyona giren, Steven Spielberg imzalı The Post da benzer bir şekilde değerlendirilebilir. Eşinin ölümünden sonra, The Washington Post gazetesinin sahipliğini tek başına yürütmek zorunda kalan Katharine Graham (Meryl Streep) ile gazetenin genel yayın yönetmeni Ben Bradlee (Tom Hanks) etrafında örülen hikâye, Vietnam Savaşı’yla ilgili hazırlanan gizli bir raporun sızdırılmasıyla bir gazetecilik sınavı halini alıyor.

Devletini ifşa eden gazeteciler

Devletle bağlantılı bir savunma şirketi için çalışan Daniel Ellsberg, 1971 yılında, gitgide uzayan ve 60 bin ABD’li askerin hayatına mal olan Vietnam Savaşı’yla ilgili en gizli bilgileri New York Times’a sızdırır. Başkanların Vietnam konusunda sadece halkı değil, kongreyi de 30 yıldır alenen kandırdığını kanıtlayan belgeler, kamuoyunda hükümetin politikalarına yönelik tepkiyi artırır. Başkan Nixon’ın buna cevabı ise yargı üzerinde baskı kurarak haberlere yayın yasağı koydurmak olur. Böylesi bir haberi kaçırdıkları için demoralize olan The Washington Post ekibi, ABD tarihinin yargı yoluyla ilk yayın yasağı olma özelliğini taşıyan bu karar sonrasında, belgelerin peşine düşer.

Ancak Bradlee’nin bu habercilik hevesinin karşısına, Graham’ın mali olarak kötüye giden gazeteyi kurtarma derdi dikilir. Çareyi şirket hisselerini halka açmakta bulan Graham, böylesi politik bir hamlenin hissedarları korkutacağını, zaten güçsüz durumda olan gazetenin Nixon’ın artan baskısıyla yok olma noktasına geleceğini düşünür. Bunun yanı sıra, belgelerin hedef haline getirdiği eski bakan McNamara ile yakınlığı da aklını karıştırır. Haberin yayımlanmaması için savaşan ve patronu ikna etmeye çalışan yöneticilerin karşısında Bradlee, iktidarın kendilerine ne yazıp ne yazamayacaklarını söylediği yerde Post’un zaten yok olmuş sayılacağını, Times’ın yenilmesinin, kendilerinin de yenilmesi anlamına geleceğini söyler. Haberin yayımlanmaması halinde ekibiyle birlikte istifa edeceğini bildirir.

Tepedeki tartışma sürerken, gazetenin deneyimli muhabiri Ben Bagdikian, Ellsberg’e ulaşarak belgeleri temin eder ve belgeler ummalı bir çalışma sonucu haberleştirilir. Gerilimli bir tartışmanın sonunda Graham, belgelerin yayımlanmasına ikna olur. Çünkü, gazetecilik alanı dışında bir yatırımı olmayan Graham için kârı artırmanın tek yolu nitelikli gazeteciliktir. Şirketi halka açmak değil, haberleriyle kamuoyunun güvenini kazanmak kurtarabilir ancak gazeteyi. Post’un da belgeleri yayımlamasıyla, iki rakip gazete aynı salonda sanık olarak yan yana gelir. Kamuoyunun yoğun ilgisi altında geçen duruşmalar sonucunda iki yayıncı da beraat eder. Film bize, hakkıyla yapılan gazeteciliğin nasıl bir işlev yüklenebileceğini gösterir.

The Post’un göstermedikleri

Spielberg, The Post ile gerçek gazetecilik faaliyetini hatırlatmanın yanında, Amerikan demokrasisinin ezelden beri basın özgürlüğünün güvencesi olduğunu anlatıyor. Filmin sonunda yargıcın ifade ettiği “gazetecilik yönetenler için değil, yönetilenler içindir” sözleri, Amerikan demokrasisinin de, gazetelerinin de tüm dünyaya örnek teşkil edecek düzeyde olduğu algısını yaratıyor. Ancak, vurgular her ne kadar haklı da olsa, ortada bu kadar da saf bir kahramanlık hikâyesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Öncelikle, Ellsberg’in bilgi uçurma (whistleblowing) eyleminde de, gazetelerin bunları haberleştirme biçimlerinde de, temel olarak ABD’nin ödediği bedellerin orantısızlığı eleştiri konusu ediliyor. Askerlerin hayatları sürekli konuşulurken, milyonlarca Vietnamlı sivilin öldürülmesinden ise bahsedilmiyor. Edward S. Herman’ın Medyada İkiyüzlülük adlı kitabında belirttiği gibi, bu durum sadece filmin konu ettikleriyle sınırlı değil, dönemin bütün Amerikan medyası için geçerli üstelik.

Filmin yıldızlarından New York Times, 1965’te Endonezya’da gerçekleşen ve bir milyona yakın komünistin öldürülmesiyle sonuçlanan darbeyi, “üzerine düşeni en titiz şekilde yaptığı için Endonezya Ordusu’na teşekkür ederiz” başyazısıyla ancak bir ay sonra haberleştiriyor örneğin. Daha yakın bir tarihe gelirsek, yine aynı gazete 1998 yılında hükümeti Kosova’ya müdahale konusunda açıkça cesaretlendiriyor. The Washington Post’un Irak Savaşı döneminde yaptıkları yayınlar nedeniyle, bir zaman sonra, yarım ağızla yaptıkları özeleştiriler de herkesin hatırındadır.

Filmde öne çıkan karakterlerden (Maraş doğumlu, aynı zamanda gazetecilik profesörü) Ben Bagdikian, 1983 yılında yazdığı The Media Monopoly kitabında bütün Amerikan medyasının toplam 50 kişinin elinde toplandığını, bir salona sığacak kadar az sayıda insanın bütün medyayı yönetmesinin oldukça tehlikeli olduğunu söylüyordu. Kitabının 2004 versiyonunda ise bu sayıyı beş olarak güncelleyerek, tehlikenin geldiği boyuta işaret ediyordu. Şüphesiz ABD medyasının bu tekelci karakteri 1970’lerden sonra birden ortaya çıkmadı. Basında ticarileşmenin başladığı 19. yüzyıldan itibaren bir eğilim olarak gitgide daha da yoğunlaştı ve bu yoğunlaşma filmde karşımıza çıkan türden gazetecilik sınavlarının gün geçtikçe daha da zorlaşmasını getirdi. Tabii ki, 2013 senesinde bir alışveriş sitesi olan Amazon’un sahibi Jeff Bezos’a satılan “kahramanımız” The Washington Post da bu durumdan azade değil!


Filmin fragmanı: