Ana SayfaManşet‘Toplum kırımı’ yeniden düşünmek

‘Toplum kırımı’ yeniden düşünmek


Özgür Amed


“Hepimiz her şeyden sorumluyuz ve her şeyden önce tüm insanlardan sorumluyuz. 

Ve tüm diğerlerinden daha çok kendimizden sorumluyuz”

 Dostoyevski

Çiftliğinde tavuk yetiştirecek kadar ‘insani’ özellikleri gelişkin olan Nazi komutanı Himmler, Yahudilerin tasfiye planı ile bizzat ilgileniyordu. Üzerinde bir yıl boyunca çalıştığı plan onların göçüdür. Hatta yer olarak Madagaskar’ı kesinleştirmişti. Göçün getirdiği maliyeti görünce 1 Ekim 1941’de Yahudi Göçü’nün kesin olarak durdurulmasını emretti Himmler! Çünkü Yahudilerden kurtulmak için daha etkili bir kurtulma yolu bulmuştu. Bu yol fiziksel yok etmeydi…

Bu plan rasyonalize edildikten birkaç ay sonra Hitler, Himmler’e son “devrimden” bahsediyordu. “Yahudi cinsinin keşfi dünyanın en büyük devrimlerinden biri” dedikten sonra şunları fısıldadı:

“Bugün sürdürdüğümüz savaş Pasteur ve Koch’un verdiği savaşla aynı şeydir. Yahudi virüsünden kaynaklanan öyle çok hastalık vardır ki sağlığımıza anca Yahudileri elimine edince kavuşacağız.”

Ve 1942’nin sonbaharında Hitler, bu ‘insanı sağır ve dilsiz, dinlemekten ve konuşmaktan aciz ve bakılması yasak olana karşı kör yapan bu diktatör’, vebayı yok ederek insanlığa hizmet edeceğini ilan etmişti.

Sonrasını biliyorsunuz: Gaz odaları, fırınlar ve milyonların katliamı…

İyi de nasıl?

Holokost (Yunanca hólos:”bütün” ve kaustós:”yanmış” kelimelerinden oluşur. Toplu yakma/yanma anlamına gelir) tarihçisi Raul Hilberg “Bütün faillerin deli olduğunu size kanıtlayabilsem sevinmez miydiniz” diye soruyor. Çünkü değillerdi. Aslında tersten söylemek istediği “Alman ulusunu delirten Hitler’in deliliği değil, Hitler’i delirten Alman ulusunun deliliğiydi”. Bu denklem diktatöryal faşizmin geçerli olduğu hemen hemen tüm mekânlarda aynıdır. Çünkü Zygmunt Bauman’ın “Holokost’u tarihin normal akışında bir kesinti, uygar toplumun vücudunda kanseröz bir şişlik, akıllığının içinde anlık bir delilik olduğuna inanmıştım” şeklinde çok sarih ifade ettiği yaklaşıma inanmak istiyor insan. Fakat kendisinin de farkına vardığı üzere holokost, duvarda ayırt edilebilen bir tablo değil, tam tersine duvardaki penceredir. Ve bu pencere bize bambaşka bir derinlik, bakış, dünya, hakikat gösterir.

Bakma cesareti gösterip, yüzleşebilirsek göreceğiz ki “otlar yolunmuş, canlı kalan en son bitkiye kadar kökler sökülmüş ve toprağa tuz serpilmiş. Ardından otun hafızası öldürülmüş. Yeni bilinçleri yerleştirmek için eskiler silinmiş; onları silmek için geçmişleri boşaltılmış. Ülkede sessizlik, hapishaneler ve mezarlar dışında başka şeylerin de yaşandığına dair her türlü tanıklık yok edilmiş olacak”[Galeano]

Yani faşizm karakolları, polis merkezlerini, terk edilmiş vagonları, kullanılmayan gemileri, kültür kurumlarını, halk evlerini, barakaları, şehirleri hapishaneye dönüştürmekle yetinmeyip herkesin evini de hapishaneye dönüştürmeye başladığında toplum kırımın yolu tümüyle açılır. Olmayana serenat, görmediğine ağıt yakabilme becerisi, anlamadığına keskin yorum yapma gelişir. Varlığın değil yokluğun anlamı olur. Çünkü olmayan bir şeyin sorumluluğu yok. Yoklukta değer biçmeyi sever kafese sokulmuş toplum. Ölülerin peşine düşüp onları satın alan Gogol’un Çiçikov karakteri gibi canlıya değer vermez. Ölüler onu heyecanlandırır, tüm dinamizmi, başarısı, mutluluğu onların üzerinedir. Bunlar siyaset deyince tasfiye, barış deyince teslimiyet, diyalog masası deyince master plan masası, yaşam deyince ölümü anlayanlardır. Şairin deyimi ile “halkı dizleri üzerinde görme isteği” ile yanıp tutuşanlardır.

İtalyan düşünür Giorgio Agamben “Hukukun olmadığı yerde egemen çıplak hayatı üretmeye soyunur. Hukukun tarif ettiği ama dahil olmadığı bir üretim sahasının adı kamptır” der. Bugün böyle bir kampın ortasındayız. Sadece son iki hafta bu ülkede olanları düşünün, yeter artar bile.

Holokosta giden yol nefretle yapılır ama kayıtsızlıkla döşenir. Bu kayıtsızlığın adı “ahlaksal kayıtsızlık”tır. Birilerini kampa/yok oluşa/cendereye/tasfiyeye alabilmenin şartı onun ahlaki-politik açıdan çökertilmesidir. Bu sadece psikolojik bir iş değil, çok teknik bir konudur. Bütçesinin hazırlanışından kullanılacak teknolojiye, kimlerin hangi işi yapacağından nereye gideceğine kadar modern bürokrasinin tüm korkunçluğu devrededir. Bürokrasi ile hedef kitle insandışılaştırılır, nötr hale getirilir ve inanacağı bir mantık enjekte edilir.

Tam da bu noktada Raul Hilberg’e tekrar dönmekte fayda var.

Hilberg ahlaksal kuralların yavaş yavaş eksiksiz kılınmasına ve kitlesel imha aygıtlarının harekete geçirilerek toplum kırıma doğru atılan adımlar hakkında bir şema ortaya atıyor.

Hilberg’e göre;

Birinci aşama: “Tanımlama”dır.

Kurban seçilmiş grubu farklı bir kategori olarak ayırır ve farklılık yaratır. Onu karşı kutba yerleştirerek aşağılayıcı, gaza getirici tüm tanımlarla saldırır.

İkinci aşama: “Çalışanların işlerine son verilmesi ve şirketlere el konulması”dır.

Burada amaç grubun, politik olarak karşı gelme gücü olanları birbirinden uzaklaştırmaktır. Geçmişteki yakınlıkların yerine fiziksel ve ruhsal uzaklıkları koyarak genel antlaşmaları bozar.

Üçüncü aşama: “Toplama”dır.

Birbirinden uzaklaştırmayı toplama tamamlar. Kurban seçilen gruplar bütünlüğün onlar dışındaki tamamı artık bir araya gelemezler. Yaşamları kesişmez. İlişki biter.

Dördüncü aşama: “Emeğin sömürülmesi ve aç bırakılma yöntemleri”

En ağır yaptırımlardan biridir. Çünkü insandışılaştırmayı insanlık kılıfına sokar

Beşinci aşama: “Yok etme”dir.

İlk dört aşama gerçekleştikten sonra harekete geçilir ve yok etme başlar.

Altıncı aşama: “Kişisel eşyalara el konulması”dır.

Yok edilen, tasfiye edilen her şeyine saldırılan birey ve kurumsallığın eşyalarına, yaşamına el konulur.

İmha işlemlerinde atılacak adımların sırası bu şekilde belirlenmiştir.  Bir insan grubuna verilebilecek en büyük zararın verilmesine yönelik bir girişimin olduğu her yerde bürokrasi aygıtı kurbanlarının bu aşamalara doğru itecektir… Son iki yılda ülkede olan bitenler ile bu şemada bahsedilenlerin benzerliği tesadüf mü? Değil. Bence insanın en dibi en karanlık yönü olan faşizm, onu kafesten salanlar için neredeyse evrensel bir mirasmış gibi, şaşmaz ritüellerle kendini yeniden üretiyor.

Hilberg’in en başta verdiğim sorusunu akılda tutarak, şunu rahatlıkla belirtebiliriz: “Bu kadarı olmaz!” diye bir şey yok. Her şeyi bekleyeceksin. İktidar, her yere sızar ve kendine hücre bulduğu tüm alanlarda yeşerir. Yavaş yavaş ısıttığı suda her şeyi kaynatır. İl, ilçeleri top-tanka tutup yerle bir edenler, TV ve manşet manipülasyonları ile halkı azdırılmış komplekslerde gezdirenler için ahlaki bir sınır yoktur. Bürokrasi ile her şeyi mümkün kılabilir, kılar. Buradaki savaşı bireye değil; bizi biz yapan, her şeyimizin toplamı olan toplumsallık dediğimiz olguyadır.

Hâsılı kelam, varmak istediğim nokta ezcümle şudur:

Toplumu savunmak lazım!

İktidarların döngüsü ile ona karşı olanların savaşı amansız bir şekilde büyür. Bürokrasi kendi zincirine kötülüğün tüm imajlarını ekleyerek, suç işleme duygusunu meşrulaştırarak, cezasızlığı cesaretlendirerek direniş ağına tüm gücüyle yüklenir. En nefret ettiği şeyi ona karşı olanların tercihidir. Çünkü ‘karşı koyabilen az sayıda insanın varlığı kendini kurtarma mantığının egemenliğini bozmuştur.’