Ana SayfaÇeviriRousseau, Constant ve Tocqueville’de ‘özgürlük ve otorite’

Rousseau, Constant ve Tocqueville’de ‘özgürlük ve otorite’

HABER MERKEZİ – Aşağıda yer verdiğimiz metin, Jimena Hurtado Prieto’nun çalışmasından seçilip Türkçeleştirilmiş pasajlardan oluşmaktadır.


Çeviri: Banu Barış


Rousseau’ya göre, ticaret toplumunda doğal özgürlük ve kişisel bağımlılık birleşimi, bizi müdahaleden ve dışsal otoriteden korunmuş bir alanda özgür kılmak yerine bizim gerçek özgürlüğümüzü yok eder. Bağımlılığımız yalnızca ekonomik faaliyetimizi aşmakla ve bizi diğerlerinin iradesine boyun eğdirmekle kalmaz; daha çok metadan yararlanmamıza olanak sağlayacak daha büyük bir maddesel eşitlik adına özgürlüğümüzden vazgeçmeye de hazırızdır. Menfaatimiz bu düzenleme için gereken yönetim biçimini bize zorla kabul ettirir.

Burada bahse konu olan bir demokrasi fakat doğrudan demokrasi değil, vaktimiz yok artık; modern zamanların yönetim biçimi, temsilî demokrasi. Constant her ne kadar bunun modern toplumlar için en uygun yönetim şekli olduğunu savunsa da, tehlikelerinin altını çizmekten de geri kalmaz. Demokrasi, iktidarda olmayanların menfaatleri aleyhine olacak şekilde kendi çıkarlarını öne almak için kamu gücünü kullanan bir grubun yönetimi haline gelir. Ticarî faaliyetle pek meşgul olan bireyler, kendi egemenliklerinin kullanımını devrederler. Tocqueville’e göre egemenliğin kullanımından vazgeçilmesi meselesi, giderek büyüyen, yönetimsel ve idari bir merkezileşmedir (Tocqueville 1835 [1983] : 95). Merkezileşme yurttaşlara, özel işlerinde gerekli güvenlikten yararlanmalarını sağlar; Constant’ın “modernlerin özgürlüğü” tanımını hatırlayalım: özgürlük, değiş tokuşlarımızın meyvelerinden güvenle faydalanmamıza ilişkin kurumsal güvencelerden ibarettir.

(…)

Merkezileşme, kuvvetler temerküzünü ve bireysel özgürlüğün iradî kaybını beraberinde getirir zira bireyler eşitliği tercih ederler. Bu tercih onlara, diye ileri sürer Tocqueville, tek, yalın ve herkes için eşit bir toplumsal iktidara boyun eğme fikri ve arzusu verir (Tocqueville 1835 [1983] : 411).

Demokrasi ve Constant’ın savunduğu temsilî yönetim ise despotizme götürebilir. Bu, her bireyin siyasi öneminin kaybı nedeniyle olmaz; burada söz konusu olan, Rousseau’nun uyardığı üzere, kendi egemenliğimizin devri. Ancak yine de daha derin bir şey mevcut: maddesel eşitlik arayışı ve zenginlik yarışı, sivil sorumluluklardan iradî bir vazgeçişe yöneltir ve bu da, -Constant’ın endişe ettiği- herkes adına konuşan, genel iradenin söylemini kendisine mâl etmek için tehdide ya da güce bile gereksinim duymayan bir grubun ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

(…)

Constant’ın Rousseau’ya getirdiği eleştiri iki noktaya dayanır: 1) Rousseau, modern toplumla uyuşmayan bir özgürlük idealini kabul ettirmek istemektedir; 2) Rousseau, bir bireyin ya da bir grubun baskısının yerine toplumsal bütünün baskısını koymanın, aynı yere yani özgürlüğün tümüyle kaybına varacağını görmemektedir (Derathé 1979 :230).

(…)

Yurttaşların kamu işlerine katılımı sadece siyasi bir mevzu teşkil etmez, yönetenlerin faaliyetlerinin denetimiyle sınırlanmaz. Tocqueville bu katılımın, özellikle de orta sınıf üyelerinin katılımının, iktisadî anlamda tanımlanan özel ve kamusal menfaatleri birleştirmenin bir yöntemi olarak önemini vurgular (Tocqueville 1835 [1983] : 225-6). Bağ, oldukça açıktır: Constant’ın onları bu şekilde adlandırdığı üzere, modern bireyler bilhassa maddesel refahlarıyla ilgilenirler (Tocqueville 1835 [1983] : 405, 408) ve bu da, Rousseau’nun belirttiği gibi, özsaygılarını tatmin etmelerine imkan tanır.

Yetki kullanımı, kaynakların üretiminin, dolaşımının ve dağıtımının kontrolüne, yani iktisadî güce sıkı sıkıya bağlıdır. Yetkinin tek elde toplanmasından kaçınmak için yurttaşları kaynak yönetimine dahil etmek gerekir. Tocqueville, yurttaşların böylelikle, tekil menfaatlerini kamusal menfaatle birleştirerek, kendi refahları ve ulusun refahı arasındaki bağı göreceklerini düşünmektedir (Tocqueville 1835 [1983] : 243-5). Rousseau’nun ilan ettiği gibi, bu bağ özel mülkiyetten geçer. Mülkiyet sahibi bireylerden oluşan bir devlet, yurttaşların etkin şekilde katılımda bulunduğu ve kendi egemenliklerinin kullanımından kolayca vazgeçmediği bir devlettir. Yine Rousseau’nun belirttiği üzere bu katılım, ekonomik yapının açık bir biçimde belirlenmesinden geçmektedir (Hurtado 2007). Diğer bir deyişle, ekonomi politik, kaynak idaresi ya da devlet yönetimi, kamusal bir meseledir. Özgürlük devlet yönetimine katılımı ifade eder ve bu siyasî özgürlük, Tocqueville’e göre, despotizmin çaresi olacaktır.

Özgürlüğün koşulları üzerindeki hakimiyet, eşitlik arzusunun ve bireysel bağımlılığın kontrolünü ifade eder. Burada mevzu, karşılıklı bağımlılığımız karşısında koşullar bakımından hepimizi aynı seviyeye koymak ve bunu, toplumun tamamının bağımlılığına dönüştürmek (Neuhouser 2000 : 73). Bağımlılık genel iradeden çıkan yasalarla düzenlenmelidir. Yasa önünde eşitlik her yurttaşı bireysel bağımlılığa düşmekten, daha doğrusu, bunun getirebileceği suistimallerden korur. Burada eşitlik yeniden karşımıza çıkıyor fakat yalnızca, özgürlüğü güvence altına almanın bir aracı olarak.

Özgürlüğün koşulu emekten geçer. Tocqueville ve Rousseau bu noktada hemfikir: bireyler, doğal bir bağımlılık halini alabilecek karşılıklı bağımlılıklarının farkına emek vasıtasıyla varır; kişisel menfaatleri, kendi refahları ve toplum refahı arasındaki bağı da emek vasıtasıyla anlarlar. Özgür yurttaş olmanın şartı emektir. Tocqueville’in bu konuda, Smith’i hatırlatan pasajları mevcut: işçi iş bölümününde yetkinleştikçe, beşer değerini yitirir (Tocqueville 1835, 40 [1983] ; 515) ve Marx’ı önceleyen pasajları da: ücretli iş, dayanışma bağını bütünüyle bozar (a.g.e: 516); işçi ve işveren arasında gitgide artan mesafe, her ikisinin de insanlığının kaybına yol açar; bizzat icat ettikleri ve tüm kontrolünü kaybettikleri bir makinenin çarkları haline gelirler. Bu sapmaların önüne geçmek için her yurttaş öncelikle, kendi geçim kaynaklarının üretimine doğrudan katılım yoluyla, başkalarıyla beraber kendi dünyasına sahip çıkan bir birey olmalıdır. Mevzubahis, Rousseau’nun “aldatıcı” olarak telakki ettiği, tam bir servet eşitliğine ulaşmak değil; herkesin kendi emeği sayesinde kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi adına her şeyi yerli yerine koymak söz konusu.

Şu halde, dönüşümün ilk bölümü emek. İkinci bölümü de hukukun evrenselliği (Neuhouser 2000 : 75-7). Hukuk istisna kabul etmez, herkes için geçerlidir ve münhasıran, toplum yaşamına değgin eylemlerle ya da olasılıklarla ilgilidir. Bu dönüşümün üçüncü bölümü ise, özsaygı sahneye girdiğinde arzularımızın ve ihtiyaçlarımızın kaynağına ilişkindir (a.g.e : 77-8). Başkalarının iradesinin bize dayatılmasına izin veririz, kendi özgürlüğümüzden vazgeçmeye hazırızdır çünkü türdeşlerimizin saygısını, sevgisini ve takdirini her şeyden çok isteriz. Daha çağcıl bir ifadeyle, tanınırlığın peşindeyiz; en çok korktuğumuz şey görünmezlik. Hukukun evrenselliği toplumun bütünü tarafından tanınırlığı sağlamakta ve özgürlüğümüzün de sonucu.

(…)

Tek cümleyle, “Biz modernleriz”, der bize Constant ve modernler, eskilerin özgürlüğünü istememekte. Bu özgürlük, egemenliğin kullanımına bağlı; bir uzlaşmayı ve kamu yararı adına, ortak menfaat adına özel hayattan neredeyse özveride bulunmayı gerektiriyor. Constant’a göre, her daim bir teyakkuzu, kişilerin birbirlerini üzerindeki sürekli gözetimini belirten bir özgürlük bu. Modern toplumda, ticaret toplumunda, her bireyin önemi o kadar düşüktür ki toplumsal bütünün gözetimi, bireyin ezilmesiyle son bulur.

(…)

Rousseau tüm bu değişimleri saptamıştır fakat onları ilerleme olarak değerlendirmektense ifşa eder. Onun problemi bireylerin kamusal işlere az zaman vakfetmesi değildir sadece. Bireyin yok olma riski, diğerlerinin gözetiminden veya bireyin ezilmesinden kaynaklanmaz; bireylerin kaynaşmasından kaynaklanır. Constant bunu, bireyler arasında gitgide artan bir benzerlik olarak tespit eder. Bireyler birbirlerine benzemek ister, birbirlerini taklit eder, moda onlara beğenilerini ve dolayısıyla gereksinimlerini dayatır. Ticaret toplumu, görünüşler toplumudur: kendimizi diğerleri için hoş kılarak bize hayran olunmasını isteriz, onların da bizi, bizim kendimizi sevdiğimiz gibi sevmeleri için. Rousseau, insanların değiştiği ve toplum yaşamının onları, hepsinin aynı olmak istediği noktaya yaklaştırdığı saptamasında bulunur. Bireyler, Constant’ın işaret ettiğinden daha da çok değişmiştir.

(…)

Kuşkusuz ki koşullar değişti, bireylerin tercihleri de öyle; ekonomik faaliyet yurttaşların yaşamında her zaman daha önemli bir yer kaplamakta. Rousseau, yurttaşlar bu koşullara hakim olmadığı takdirde kendilerinin onların hakimiyetine gireceğini düşünüyordu. Tocqueville de onunla aynı görüşteydi. Özgürlük, özgürlüğün koşullarıyla karıştırılmamalı elbette. Ancak özgürlüğün bir anlam ifade etmesi için de bu koşulların iyi bilinmesi gerekli. Koşullar üzerindeki hakimiyet, otoritenin kullanımından geçmektedir.


Kaynak: http://rousseaustudies.free.fr/articleHurtado.html