Ana SayfaKültür-SanatTiyatrodan sinemaya bir ‘sanat hanı’: Moda Sahnesi’nin kurucularından Kemal Aydoğan’la söyleşi

Tiyatrodan sinemaya bir ‘sanat hanı’: Moda Sahnesi’nin kurucularından Kemal Aydoğan’la söyleşi

HABER MERKEZİ – Kadıköy’de 5 yıl önce kapılarını açan Moda Sahnesi’nin kurucularından Kemal Aydoğan kuruluş günlerinden bahsederken, “Rasyoneliteye değil, hayalgücümüze ihtiyacımız vardı” diyor. Özel ve devlet tiyatrolarından gökdelen kentleri haline gelen ülkenin sosyolojik ve politik boyutuna dek fikirlerini Gazete Karınca’ya anlatan Aydoğan, karanlığın mutlaka aydınlanacağına inandığını vurgularken, “Shakespeare gibi, ben de inanıyorum tarihe ve zamana” diye ekliyor.


Röportaj: Pelin Özkaptan & Neğşirvan Güner


‘Tiyatrolar artık bitti’ seslerinin yükseldiği günlerde inat ve azimle sadece tiyatro yapmak isteyenlerin bir araya gelmesi ile kuruldu Moda Sahnesi. Bir nevi ‘sanat hanı’ olan Moda Sahnesi’nin kurucularından biri olan Kemal Aydoğan, 5. yılına giren tiyatrolarının şimdiye dek 17 oyun ürettiklerini söylüyor.

Hayal güçlerinden aldıkları cesaretle bu yola çıktıklarını anlatan Aydoğan ile tiyatrodan sanattaki sansür ve yasaklara, mülkiyet ilişkilerinden Türkiye’nin Afrin gündemine dek pek konuyu konuştuk.

Moda Sahnesi fikri nasıl doğdu?

Biz buraya bir han diyelim. Konaklayıp giden yolcuları olan. Biz 2002’den beri Kadıköy’de Oyun Atölyesi’nde tiyatro yapıyorduk zaten. Bu binanın bir tiyatro sahnesine dönüşmesi cesaretini bize oradaki deneyimimiz verdi, nasıl yapılacağını biliyorduk. Maddi gücümüz olmasa da, isteğimiz vardı. Gücümüz bu istekti.

Kadıköy’de şu an olan hareketlilik henüz bu boyuta ulaşmamıştı daha. Moda sahnesi’nin değişebilen sahne yapısı, seyirci – sahne ilişkisini değişik biçimlerde deneyimlemek imkanı yarattı. Bu bizim için yeni ifade imkanlarını araştırmak anlamına geliyordu. Alışılageldiğimiz tiyatro kalıplarının dışına çıkma imkanı heyecanlandırıyor bizi.

Bir ekonomiste rasyonel gelmeyecek olan bu sahneyi yapma girişimi hayal gücümüze gayet makul göründü. Bizim bu rasyonaliteye ihtiyacımız yoktu, hayallerimize ihtiyacımız vardı. Dolayısıyla kimseye sormadık. Bu riski aldık çünkü bu bizim yaşamsaldı.

Buradaki hareketli sahne düzeni hareketli bir zihin de doğuruyor. Bundan sonrası bizim hayal gücümüze bağlı aslında. Dolayısıyla zihinsel, düşünsel sabitlikleri önce farkedip, sonra dönüştürmenin süreci içindeyiz.

Hem tiyatro yapıyor hem de bir tiyatro mekanını işletiyorsunuz. İşletme tarafının zorlukları neler?

Şu: Buranın ekonomik gidişini nasıl sağlayacağız? Hep dörtte biri can sıkıcı şeyleri planlamakla geçiyor. Devletin bir planlaması olmadığı için nasıl bir kültür – sanat ortamı istediğine dair bir talebi olmadığı için özel tiyatrolar bağlamında ne istediğini bilmiyor ve söyleyemiyor. Paradan ziyade tiyatro yapma duygusu ile hareket eden ile para kazanmak için tiyatro yapan tiyatrolara aynı davranılıyor. Tüm özel tiyatrolar devlet için birer ticarethane. Çünkü %36’ya yakın vergi alıyor. Ve her tür tiyatro anlayışını bir çuvalın içine doldurup tek tip muameleye tabi tutuyor. Burada bir tuhaflık var.

Bu maddi zorlukları nasıl aştınız, aşıyorsunuz?

Mesela buranın kurucularından kimse ilk 2 yıl hiç para almadı. Yılda 2, 3 oyun yönetiyorum. Onun dışında da buranın her gün yönetsel işleri var zaten. Geçende bir arkadaş sordu: ‘Peki niye yapıyorsunuz?’. Benim yanıtım hem bu sanatı çok seviyorum hem de başka bir iş bilmiyorum, bilmekte istemiyorum.

“Kapitalizm cazibeler sunarak kendine bağımlı kılıyor

Sadece tiyatro da yok Moda Sahnesi’nde. Sinema da mevcut ve seminerler de düzenliyorsunuz.

5. yılın içindeyiz ve 17 oyun üretmişiz. 18. oyunumuz bir dans tiyatrosu ve 11 Nisan’da prömiyer yapacak.

İyi tiyatro yapmanın ve hayatla temas eden, sanatın ve hayatın üzerine düşünen bir yapı nasıl olabiliri de deneyimliyoruz. Açıldığımızdan beri burada yaklaşık 20 tane seminer verdik. Mart’ta Nietzsche, Nisan’da Sartre ve Mitoloji seminerleri var mesela.

Sinema da zaten biz geldiğimizde de buradaydı. Biz de onun devam etmesini istedik.

Günümüzde festival filmlerinin çoğu AVM’lerde gösteriliyor. Bağımsız sinema salonları zor ayakta kalırken bu organizasyonları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece sinema da değil, bağımsız tiyatro da çok az artık. Bu AVM’lerin bir başka adıyla ‘yaşam alanlarının’ sosyolojik bir yanı var artık. Son 15 yılda İstanbul’da 2002 ile 2017 arasında 173 tane gökdelen yapılmış. Bu inanılmaz bir şey. Bu alanlar kamusal alanı sadece paranın hizmeti için çalıştıran mekanlar. Kapitalizm cazibeler sunarak yaşamı buralara doğru yönlendiriyor. Ve kapitalizmin cazibesine yeniliyorsun. Bu bir yenilme hali. Ama bizde bu mağlubiyeti yaşamadan başka türlü bir hayatın fikrini düşünemeyeceğiz galiba.

İnsanlık başını para, mülk belasına sokmadan anlamayacak gerçeği. Kapitalizmin çok iyi ideolojik bir aygıtı var. Çok iyi kapatıyor her şeyi. Arzularımızı güzel besliyor, onları nasıl tatmin edeceğini biliyor, kendine bağımlı kılıyor.

Devlet Tiyatroları’nun maddi anlamda desteklendiğini söylediniz. Peki, orada üretilen sanata dair düşünceniz neler?

DT’nin bütçesi 200 milyon lira, devlete geçen yıl 300 özel tiyatro başvurdu ödenek için aralarındansa sadece 100 tanesine 5 milyon lira verildi. Burada bir eşitsizlik var. Bu eşitsizliğin acilen giderilip her kamusal tiyatro faaliyetinin destekleneceği bir tiyatro kültürü doğurmak gerekir. Kaynaklar iyi kullanılmalı. Bu da tiyatro sanatının bu ülkedeki sorunlarının çözülmek için kullanılmasıyla mümkün.

Çoğu seyircinin bilmediği gerçeklik şu: Bir seyircinin devlet tiyatrosuna maliyeti 170 lira. Sen onun sadece 15 lirasını veriyorsun, 155 lirasını devlet senin yerine sübvanse ediyor. Tiyatroya gitsen de gitmesen de. Bizim de burada en pahalı biletimiz 50 lira. Ama her şeyi bu 50 lira ile yapıyoruz biz. Vergiler, yazar, çevirmen telifi, buranın giderleri, oyuncuların yevmiyesi, prodüksiyonu dahil.

“Devlet kontrol altına alabildiğine bütçe ayırıyor, yasakları da gösteriye dönüştürüyor”

Peki siz olsanız nasıl bir yöntem izler, ne yapardınız? Destek verilmeli çünkü ve şu şekilde….

İdeal bir topluluğum olsaydı benim, birileri de sanat yapacağını söyleseydi, o kişinin faaliyetini sürdürmesi için gerekli desteği sağlardım. Çünkü buğday ekenle piyano çalanın aynı şeyi yaptığını düşünürdüm. Aralarında bir hiyerarşi kurmazdım. Ama o piyano çaldığı için aç kalıyorsa onun asgari ihtiyaçlarını karşılardım.

Ama hükümetler sanatı ve de tiyatroyu tanımıyorlar, onun ne olduğunu bilmiyorlar. O sadece öcü, bu nedenle tü-kaka. Sanatı tüm bu ideolojik angajmanlarından sıyırıp düşünemediği için, belki de hiç düşünemeyeceği için oradan bir medet ummuyorsun. O sadece devlet tiyatrosuna destek oluyor. Çünkü onun denetiminde. Kontrol altına alabildiği şeye bütçe ayırıyor sadece. Diğerlerinin hepsini de kontrol dışı sayıyor aslında. Ama ona da müdahale ediyor Barış Atay’ın oyununda olduğu gibi.

Evet Barış Atay’ın oyunu yasaklandı, geçtiğimiz sene Şehir Tiyatroları’ndan bazı oyuncuların işine son verildi. İnsanlar ‘bu karanlıktan çıkış yok’ diye düşünüyor çoğunlukla. Sanat buradan çıkışı nasıl sağlayabilir?

Geçmişte de Ankara Birlik Tiyatrosu’nun ‘Pir Sultan’ oyunu yasaklanmıştı. Oyun yasaklanmadığı dönem yok. Artık yasaklarken bunu bir de duyurmak istiyorlar. Sanki bunu bir gösteriye dönüştürüyorla ‘Biz yasaklayanız’ der gibi.

Siz bir yandan da Kadıköy’deki diğer tiyatrolara öncülük etmiş oldunuz. Birçok tiyatro sahnesi açıldı sizden sonra.

Biz aslında onlara ekonomik ve sınıfsal düzlem açısından yakın olduğumuz için de o gücü buldular bence. ‘Ünlü değildik’ çünkü ünlü olunca ‘O ünlü, parası var, ünü var yaptı’ oluyor. Ama bizi görünce (gülüyor) ‘Onlar yaptıysa biz de yaparız’ dediler. Bence iyi de bir şey bu zaten. Güç, bu demek.


Emine Ayhan’ın çevirdiği, Kemal Aydoğan’ın yönettiği William Shakespeare’in Moda Sahnesi’nde süren “Fırtına”sından bir sahne

“Shakespeare’de gülmenin nasıl bir direnişe dönüştüğünü görürüz

Moda Sahnesi açıldığından beri sürekli Shakespeare oynuyor. Bu Shakespeare tutkusunu nasıl açıklarsınız?

Bu Shakespeare çok tuhaf bir yaratık. 7 – 8 Shakespeare oyunu yönettim sanırım şimdiye dek. Shakespeare bir kere problemi çok iyi tarif eden biri. İnsana çok iyi bakmış biri. Shakespeare’in bir avantajı da şu bizim için: o hala doğanın doğa olduğu çağın yazarı. Onun için oyunlarında çok fazla doğa unsuru vardır. Dolasıyla düşünüşü de doğalı bir düşünüş. Biz daha doğasını kaybetmiş bir nesiliz. Doğalı bir hayatın ürettiği bir fikir ile doğadan uzaklaşmış bir hayatın ürettiği fikir arasında da fark var.

Yaşayan, dirimsel olanın tadını duyuruyor. Aynı zamanda problemin oluşunumu deşifre ediyor. Macbeth’te mesela iktidarı ele geçirtirken, Fırtına’da ‘merhamet’ diyor artık. Çünkü iktidarı ele geçirme çabası aslında hiç bir zaman senin elinde kalmayacak bir şey. O yüzden ben de güveniyorum zamana ve tarihe. ‘Talep ettiğin iktidar için kaybettiklerine değer miydi?’ dedirtir Shakespeare. Etik perspektifler de barındırıyor. Bir de oyuncuya çok iyi oyun oynatıyor ve yönetmene de iyi bir oyun dünyası sunuyor olması. Çok iyi karakterleri ve çok iyi reji problemleri var.

Siz Shakespeare’in hangi karakterisiniz?

Şöyle diyeyim, o muyum bilmiyorum ama çok seviyorum: Atinali Timon’daki Apemantus. Zengin Timon yer içer, çevresine dağıtır bir gün düşer. Sonra Apemantus der ki ‘Noldu ya ?’ Çünkü o sırada hep Timon’a ‘Yapma’ der, ‘Bunlar asalaklar’ der. O da ‘Karışma’ der. Çünkü onu övüyordurlar. Sonra Timon parasız kalır, verdiği borçları alamaz. Apemantus hep ‘Ne oldu?’ der o sırada. O sesi çok seviyorum. Seyircinin de hayatında o ses olsun istiyorum. ‘Bu dünyanın geçiciliğini söyledim sana. Dünya malı dünyada kalır be naciz insan, ölümlü yaratık…’ Bunları iyi kurar Shakespeare.

Karnavalcı dünyanın nüvesini görürüz ayrıca Shakespeare’de. Gülmenin bir direnişe nasıl dönüşeceğine dair çok güzel örnekleri vardır yani. Bunların hepsini kraliçenin huzurunda oynadığını düşünün. ‘Eli silahlı egemenin huzurunda bu iş nasıl yapılır’ın da çok iyi bir örneği.


Andrey Zvyagintsev’in “Sevgisiz” filmi Moda Sahnesi’nde gösterimi süren filmlerden

“Savaş üretenler şenlik yüzü göremez”

Peki Shakespeare’den günümüz Türkiye’sine gelirsek… Afrin operasyonuna karşı geçtiğimiz haftalarda ‘Savaşa hayır’ diyen sanatçılara karşı hükümet kanadından sert eleştiriler geldi. Ardından yine sanatçıların olduğu bir grup sınıra gidip operasyona destek verdi ve bu canlı olarak yayınlandı. Bir yanda ‘Savaşa hayır’ demenin suç kapsamına girmesi diğer yanda savaşa övgü. Bu ikileme ne dersiniz?

Bu zaten aklı selim değil ki. Aklı, duygusu olan bir insan savaş iyidir diyebilir mi? Burada olay memleket meselesine dönüştürülmek isteniyor. Sanki bir beka mücadelesi veriyormuş gibi. Biz bir beka mücadelesi yarattık ve bununla savaşıyoruz şimdi de. Bırak savaşı, bir insanın bir insanı öldürmesini nasıl kabul eder bir bünye? Baba çocuğunu, erkek eşini nasıl döver mesela? Afrin’de 3, 5 yaşındaki bebeleri gördükten sonra hele kimse ‘Savaşa evet’ diyemez.

Darwin, ‘empati biyolojik bir emirdir’ diyor. Bu da bize bir emir. Vahşet zaten şöyle oluyor; savaşa ‘Evet’ diyorsun, çocuklara tecavüze ‘Evet’ diyorsun, kadına şiddete ‘Evet’ diyorsun, patronun işçiye şiddetine, baskısına ‘Evet’ diyorsun. Sonuçta tüm bu erkek şiddetine ‘Evet’ der hale geliyorsun. Herkesin titreşimlerini savaş üzerinden üretenlerin şenlik yüzü göremeyeceğini bilmesi gerekir. Geçen gün 11 tane asker hayatını kaybetti mesela, biz nasıl birilerinin çocuğunun ölmesini isteyebiliriz?

“Erkek ve babalık fikrinden kurtulmamız lazım”

İnsanların kimliklerinden dolayı acı çekmesi kabul edilebilir değil. Bütün bunlar toprağın sahipliği, mülkiyet üzerinden doğuyor. Bakıyorsun toprağın sahibi kim tabi ki erkek, baba. Dolayısıyla bir baba problemine gidiyorsun. Bence Ortadoğu, baba ve erkekten başka bir şey değil. Bu babalık fikrinden kurtulmazsak bu sorun değişik biçimlerde hep gündeme gelecek.


Moda Sahnesi’ndeki oyun ve sinema gösterimleri ile atölyelerin takvimine BURADAN ulaşabilirsiniz.