Ana SayfaKültür-SanatVaroluşun peşinde ‘deniz kenarındaki bohem ülke’nin sakini: Ingeborg Bachmann

Varoluşun peşinde ‘deniz kenarındaki bohem ülke’nin sakini: Ingeborg Bachmann

HABER MERKEZİ – Varoluş ve dilin üzerinde düşündü yazdı durmaksızın, istemediği bir tarihin karanlığı altında şekillendi çocukluğu, hüzün eksik olmadı içinden ama teslim etmedi de kendini asla bu boşluğa. İşte ‘deniz kenarındaki bohem ülke’nin sakini Ingeborg Bachmann.

Ingeborg Bachmann, 25 Haziran 1926 tarihinde Avusturya’nın Klagenfurt kentinde dünyaya geldi.

Ingeborg’ün babası Birinci Dünya Savaşı’nda subay olarak görev yapmıştı. 1932’ye tekabül eden bu dönemde Avusturya’da yasak olan nasyonal sosyalist partiye üyeydi. Ingeborg yaşamı boyunca utandığı bu sırrı açıkça dillendirmedi.

20. yüzyılın en önemli Avusturyalı kadın yazarlarından biri olarak gösterilen Ingeborg, II. Dünya Savaşı sırasında büyüdü.

Ingeborg 12 yaşındayken Nazi ordusu Avusturya Flagenfurt’a hiçbir direnişle karşılaşmadan girdi. Ingeborg o zamanki askeri geçiş ve kutlamalar karşısında dehşete kapıldığını söyleyecekti çok yıllar sonra.

Dil ve düşünceyi ustaca harmanlayarak aktaran Ingeborg, Graz, Innsbruck ve Viyana üniversitelerinde eğitim gördü.

1946 yılında Viyana’ya geldi ve yerel bir gazetede ‘Kayıkçı’ isimli bir öyküsü yayımlandı.

Felsefe, Alman filolojisi ve psikoloji eğitimi alan Ingeborg, doktorasını 1950 yılında ‘Martin Heidegger’in Varoluş Felsefesinin Eleştirel Kabulü’ adlı teziyle tamamladı.

Karanlığın ışığında: Ingeborg ile Paul 

1948 yılında eserlerinde de ruhunda da iz bırakacak olan şair Paul Celan ile tanıştı.

O zaman Ingeborg henüz 21, Paul ise 27 yaşındaydı.

Ingeborg ile Paul

Paul, ona ithafen ‘Corona’ şiirini kaleme aldı:

‘bakıyoruz birbirimize,
birbirimize karanlık diyoruz
haşhaş ve hafıza gibi seviyoruz birbirimizi
deniz kabuklarında bir şarap gibi uyukluyoruz
deniz gibi ayın kanlı ışığında’

İkisinin aşkı kederli bir ruhun birleşimi gibidir. Ingeborg onda onulmaz bir hüzün gördüğünü söylemiş ve tanıştıktan birkaç ay sonra şunlar yazmıştı:

“Endişeyle görüyorum ki sanki engin bir denizde açıklara sürüklenmiş gibisin ama seni kayboluşundan koparmak ve doğru limana çekmek için kendime bir gemi inşa edeceğim”.

Hüznün olmaması güç bir birliktelikti keza bu. Hitler’in yanında yer almış bir babanın kızı Ingeborg ile anne ve babası toplama kamplarında ölmüş Musevi Paul.

Şehirler, hayatın akışı onları ayrı yerlere savursa da birbirinden hiç kopmaz ikili, mektupla birbirlerinin yanına gelir sık sık.

Bu mektuplardan birinde şöyle der Ingeborg:

“Sana karşı olan doymak bilmez aşkım, beni hiçbir zaman terk etmedi ve an itibariyle harabelerde ve havada, buz kesen rüzgarda ve güneşin altında yeniden benim kollarıma atacak sözcükleri arıyorum.”

‘Hayatı bitti çünkü kendisi tahliye sırasında nehirde boğuldu’

Paul 1970’de intihar ederek bu dünyadan ayrıldıktan sonra Ingeborg onun için Malina’da şu satırları yazacaktı: “Hayatım bitti çünkü kendisi tahliye sırasında nehirde boğuldu. Hayatımdı o benim. Onu hayatımdan çok sevdim.”

Utangaçlığın cesareti

Yazarlık kariyerine radyo senaryo yazarı olarak başlayan Ingeborg ardından Hans Werner Richter, Günter Grass, Heinrich Böll ve Paul Celan’ın katıldığı ‘Gruppe 47’ toplantılarının müdavimi haline geldi.

Bu edebiyat tutkunu arkadaş grubu sık sık Cafe Raimund’da bir araya gelip edebiyatın meseleleri üzerine tartışma yürütüyordu.

Ingeborg burada bir gün şiirini okurken heyecandan sesi neredeyse duyulmayacak hale geldi. Bunun üzerine yazarlardan biri şiiri sesli bir şekilde okumayı teklif eder ve Ingeborg heyecandan ölmekten kurtulur.

Bu utangaç ve içe kapanık yanının diğer tarafından oldukça cesur bir kadındır o.

Hem yazın hem de siyasi manada.

1958’de nükleer silahlanmaya karşı mücadelenin önünde durmaktan çekinmedi mesela ya da 1963’te Grup 47’ye hakaret eden Hristiyan Demokrat Birliği Genel Sekreteri Josef Herman Dufhues’e karşı yürütülen kampanyaya destek vermekten.

Ingeborg şiirlerinde çokça kişilerarası sınırları ve dilin potansiyelini irdeledi.

Dil bağlamında Wittgenstein’dan, varoluş felsefesi noktasında ise Heidegger’dan etkilendi en çok.

‘Sınırların ötesinde konuşmak’tan bahseden Ingeborg, Nazilerin ayak basıp geçtiği Avusturya’yı çürümüş bulduğu için başka ülkelerin yolunu tuttu ömrü boyunca.

İlk durağı Paris oldu Ingeborg’un, daha sonra Londra, Berlin, Frankurt, Zürih, Napoli ve hayatının sonuna dek yaşayacağı Roma.

Ingeborg’un bu sürekli ‘yolculuk’ hali yazılarında da kendini hissettirir zaman zaman.

‘Deniz kenarındaki bohem ülkesi’

Ingeborg, 1964’te kaleme aldığı bir şiirinde kendini ait hissettiği tek ülkeyi yine kendisi yarattı: ‘Deniz kenarındaki bohem ülkesi’.

Hayatı boyunca akademiden kopmayan Ingeborg, Harvard ve Frankfurt Üniversitesi’nde ders verdi.

Ingeborg, savaş sonrası (İkinci Dünya Savaşı) yeni anlayışın dile yansımalarını anlattı öğrencilerine ve tartıştı onlarla.

Yazma temelinde yazarlığı da sorgulayan Ingeborg, şöyle demişti:

“Eğer yazar kendi kendini görevlendirmek yürekliliğini gösterebilirse, bu görev gelişigüzel ve sınırlı bir nitelik taşımaz mı” diye sorar. Ve bu cümleyi şöyle tamamlar: “Ne denli çaba gösterirse göstersin, yazar her zaman gerçeğe borçlu kalan kişi değil midir?”

Ingeborg’ün insane ruhuna dokunan en önemli detayı dünyanın, insan ve ilişkilerin kirli taraflarını fazlasıyla gördüğü halde hala iyiye inanma çabasıdır.

Yüzündeki kırılgan umuda gizlenmiş güçlü bir inanç.

‘Bin yıl sonra da gelse, ben yine de inanıyorum. Çünkü eğer inanmazsam artık bir daha yazamam.’

‘Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar’

Ingeborg, 1971’de yayımlanan romanı Malina‘da “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar… ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır…” der.

Onun bu tahlili yıllar sonra hala geçerliliğini koruyan ve kabul gören bir düşünce.

Bir yazıda Malina’dan şöyle bahsediliyordu: Malina’yı okumak , karanlık ve yolsuz bir ormanda daha derin ve daha derine doğru dolaşmak gibidir.

‘Çocukluğum Hitler’in birlikleri yürüdüğünde yok oldu’

Ingeborg 1961’de yayımlanan kısa öykü koleksiyonu ‘The Thirtyeth Year’daki hikayelerden biri olan “Gençlik İçinde Gençler”de hayatında önemli bir yeri olan çocukluğuna da değindi.

“Çocukluğumun tümünü yok ettiğim bir olay vardı” diye bahseden Ingeborg, bu “Hitler’in birlikleri Klagenfurt’a yürüdüğünde gerçekleşti” diye belirtir.

“Aldırmıyorum, gelişigüzel, ya, öyle mi, diyorum, çünkü birbirimize söylediğimiz sayılı şeylerle, ona gerçekten söylemek istediğim arasında bir hava boşluğu var; istediğim ona her şeyi söylemek, ama tek yaptığım burada oturmak…”

Eylül 1973’te Ingeborg, yanan bir sigara ile uyuduğu zaman evinde çıkan yangın sonucu vücudunun üçte birinden fazlası yandı.

Ingeborg, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede 17 Ekim 1973 tarihinde hayatını kaybetti.

‘İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir’

Ingeborg’u ‘İnsanoğlu gerçeği taşıyabilecek güçtedir’ başlıklı yazısıyla selamlayalım son olarak:

Yazar – doğası gereği- başkalarının kendisini dinlemesini sağlamak ister. Ama buna karşın, günün birinde etkin olmaya başladığını duyumsadığında, şaşırır -ve eğer teselliyi gereksinen insanların karşısında, insanı öteki bütün canlılardan ayıran o büyük, derin acıyla dolu, incitilmiş, yaralanmış insanların olabileceği kadar teselliyi gereksinen insanların karşısında pek de teselli verici bir şeyler söyleyememişse, şaşkınlığı daha da büyük olur. İnsanoğlunun sözü edilen büyük acısı, aslında korkunç bir ayrıcalıktır. Eğer durum böyleyse, yani bu acıyı taşımak, onunla birlikte yaşamak zorundaysak o zaman bunun tesellisi ne olacaktır ve hele bu teselli, ne işimize yarayacaktır? O zaman -yani bence, demek istiyorum- o teselliyi sözcüklerin aracılığıyla gerçekleştirmek, uygunsuz kaçacaktır. Çünkü böylesi, göze nasıl gözükürse gözüksün, çok yetersiz, çok ucuz, çok sıradan bir girişim olacaktır.

Bu nedenle yazarın görevi acıyı yadsımak, onun olmadığı yanılsamasını yaratmak, acının izlerini silmek olmaz. Tersine, yazar onu somutluğuyla benimsemek ve görebilelim diye bir kez daha somutlaştırmak zorundadır. Çünkü hepimizin isteği, görebilen kişiler olabilmektir. Ve bizi ancak o sözünü ettiğim gizli acı, deneyimlerin karşısında, özellikle de gerçeğin karşısında duyarlı kılar. Bu konuma girdiğimizde, acının üretkenliğe dönüştüğü o uyanıklık konumuna geldiğimizde, çok yalın ve doğru olarak şöyle deriz: Gözlerim açıldı. Bunu bir şeyi veya olayı dışa dönük yönüyle algıladığımızdan değil, fakat göremeyeceğimiz şeyi kavradığımız için söyleriz. İşte sanat bunu, yani bu anlamda gözlerimizin açılmasını sağlayabilmelidir.

Sanatçı -yine doğası gereği- bütün varlığıyla bir Sen’e, insana ilişkin deneyimini (veya nesnelere, dünyaya ve içinde yaşadığı zamana, evet, bütün bunlara ilişkin deneyimlerini!) iletebileceği insana yöneliktir; insana ilişkin deneyimi, özellikle kendisinin ya da başkalarının olabilecekleri insana, onun düzeyine varıldığında kendisinin ve ötekilerin en çok insan olacakları insana ilişkin deneyimdir. Yazar, bütün antenlerini açmış olarak bu çağda dünyanın yüzünü, insanoğlunun yüzünü saptamaya çalışır. İnsanoğlu nasıl duyumsamakta, neyi düşünmekte, nasıl davranmaktadır? Tutkuları, kısırlıkları, umutları nelerdir…?

“Manhattan’ın İyi Tanrısı” adlı radyo oyunumda bütün soruların kadın ile erkek arasındaki aşka, bu aşkın ne olduğuna, nasıl bir süreç izlediğine, azlığına veya çokluğuna ilişkin bulunduğu göz önünde tutularak, şöyle denebilir: Ama bu, çok sınırda bir durum. Bu, çok ileri giden bir tutum…

Gelgelelim her durumda, bu arada aşkın en sıradan olanında bile, daha yakından baktığımızda görebileceğimiz, belki de görmek için çaba harcamak zorunda olduğumuz bir sınırda durum gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerimizde, eylemlerimizde ve duyumsamalarımızda kimi zaman en son sınırlara değin varmak isteriz. İçimizde, bize konulmuş olan sınırları aşma isteği uyanır. Söylediklerimi yadsımak için değil, ama daha açık bir biçimde tamamlamış olmak için şöyle demek istiyorum: Düzen içinde kalmak zorunda olduğumuzu, toplumun dışına çıkma diye bir şey olmadığını, kendimizi birbirimizi ölçüt alarak sınamakla yükümlü olduğumuzu ben de biliyorum. Fakat bize konulmuş sınırlar içinde bakışlarımız, ister aşkta, ister özgürlükte, ister başkaca her katıksız büyüklükte olsun, hep kusursuza, olanaksıza, erişilmesi olanaksız olana yöneliktir. Olanaksızın olanaklıyla çarpıştığı alanda bizler, kendi olanaklarımızın alanını genişletiriz. Ve bence önemli olan, yetişmemizi sağlayan; biz yaklaştıkça doğal olarak bir kez daha uzaklaşan bir hedefe yönelmemizdir.

Yazarın betimleme aracıyla başkalarını gerçek konusunda yüreklendirmesi gibi, başkaları da övgü ve yergi aracılığıyla ona kendisinden gerçeği talep ederek, gözlerinin açılacağı konuma gelmelerini isteyerek onu yüreklendirmiş olurlar. Çünkü insanoğlu, gerçeği taşıyabilecek güçtedir.

Gücümüzün yazgımızdan daha ötelere uzanabildiğini, insanoğlunun elinden pek çok şeyi zorla alındıktan sonra bile doğrulabileceğini, insanın düş kırıklıklarıyla, yani kendisini aldatmaksızın yaşayabileceğini, ağır bir yazgıyı taşımak zorunda kalmış olan sizlerden daha iyi kimse kanıtlayamaz. Öyle sanıyorum ki, insanoğlu belli bir gururu duymak hakkına sahiptir – bu, yeryüzünde karanlıklar içindeki tutukluluğu sırasında vazgeçmeyenin ve doğruyu aramaktan geri kalmayanın duyacağı gururdur.


Kaynak: Lydie Salvayre – Yedi Kadın
Bachmann, Ingeborg, “Bu Tufandan Sonra”, Haz. ve Çev. Ahmet Cemal, Metis Yayınları, İstanbul: 1998, s.43-45