Ana SayfaYazarlarElend AydınYoksa sen zeytin ağacı mısın doktor? – Elend Aydın

Yoksa sen zeytin ağacı mısın doktor? – Elend Aydın


Elend Aydın


Victor Hugo, “Bize, bizden daha çok benzeyen gülüşümüzdür” derken, çakal, sırtlan sırıtmalarını değil, bulutları aralayan, yüreklerde -hem de yalnız, teçhizatsız, tiril tiril titreyen yüreklerde- Amazonvari ok atımları gibi direnç olan gülüşleri kastetmiş olmalı, değil mi? “Ne mutlu erk, donanım sahibi olanlara!” demiyoruz bu yüzden. Ne mutlu gülüşü kendilerine benzeyenlere, kendileri gibi gülenlere! Ne mutlu tepelerinde de ağız dolusu gülebilenlere! Kara bulutları aralayıp sonsuz göğü ve hayatı ışığa verenlere!

Gördük işte, öyle bir gülüş bu kara kış günlerinde. “Kamelyalı kadın” ya da “kırmızılı kadın” diyemiyoruz zira uzun montuyla simsiyah bir gece giyinmişti. Omuzlarında karagüller, güllere karşı. Hekimdi, kadındı, insandı. Etrafı sarılıydı, yol karanlık işkencehanelereydi. Ama gülüyordu işte. Martılar uçuşuyordu gece renkli eteklerinde. Saçlarında güller güller. Fakat bir ara gülüşü muhatapsız mı kaldı ne? Soğuk duvarlar ve robotlar vardı sadece. Omuzlarının üzerinden bakarak bu sopsoğuk ve robot bariyerleri aşıp gülüşünü, başka yüzlerdeki cesur gülüşlerle buluşturmak istedi. Ama o da ne? Kimse yoktu. Ne gülüşler, ne şen bülbüller, ne yolcu rüzgârlar vardı. O gülüş yalnız kaldı. Doktorun her anlamda “doktor” gülüşü yalnız kalıp bir sonbahar yaprağıyla yalnız yolculuğuna döndü. Lakin düşmedi. Benjamin’in, “Son Bakışta Aşk”ı gibi yıldız tozlu ihtimallerle kanatlanıp özgürce bahçelere koştu.

Bir gülüş, bir gülüş düştü çiy taneleriyle onurlu duruşun çimenlerine. Zeytin ağaçları dallarını Avesta’nın gür saçlarına emanet ettiler. Bir gülüş savruldu Doktor kadının fırtınalı kalbinden. Tenhaydı, zemheriydi, zırhlıydı vakitler ama o gülüş bahar müjdecisi bir çığ olarak koptu, umutsuzluk ve karamsarlık açtı dirençle, başları dik… Yoksa sen zeytin ağacı mısın doktor? Moral böyle tersine döndürür işte reel yaşananı: kelepçelenen özgür, kelepçeleyense mahpus ve esir olur. Zira özgür ruhlara asla yaklaşamaz hiçbir gardiyan, tüm kelepçeleri ancak kendi varlığına takar. Egemenin hep kaybetmesi, kaybedecek olması da bundandır.

Rivayete göre eskiden tüm gözler Hünkar Hazretlerinin timsah gözyaşları gibi sahte olan tebessümünü arar, sedef pencerelerden ya da altın tahtırevanlardan, lütfedip de şöyle bir nazar atan muhterem yüzünün dişleri görünüyorsa, ahali mutlu olur; “Hünkar Hazretleri gülüyorsa her şey gülüyor, her şey iyidir” diye düşünerek uzun kış uykularına yatarmış. Ama devran değişti ya biz yoldan çıkmışlara, yeni bir yol bulmuşlara lazım olan Doktor gülüşüydü/gülüşüdür, Hünkar Hazretlerinin gülüşü değil. Dahası onun gülemeyeceğini fena halde biliriz tıpkı ağlayamayacağını da bildiğimiz gibi.

Gülüşün cemreden önce düştü toprağa doktor, bahar kapıda, pencerede, kalbimizde. Gülüşün zeytin ağaçların gibi hep yeşil, hep çocuk, hep kadın, hep hayat. Gülüşün bize çok iyi geldi doktor, kesin iyileşecek yaralı kuğular, hasta zambaklar. Gülüşün, sınırları, kanlı ellerle değil demet demet yaseminle geçip, siperlerde şarkı söyleyen mavi çakıl taşlarına kavuştu.

Bir doktor gördük, gülüyordu kara bulutlar arasında. Sırtında zeytin ağaçları, göğsünde kırlangıçlar, avuçlarında yağmur damlaları, şifa dağıtıyordu. Sevdik seni doktor. Gülüşün eksik olmasın. Allah kimsenin başına da zeytin ağacı direnişini getirmesin!