Ana SayfaKitapFutbolun fenomenolojisi: “Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?”

Futbolun fenomenolojisi: “Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?”

HABER MERKEZİ – Filozof Simon Critchley’nin “Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?” adlı çalışması Metis Yayınları etiketi ile raflarda. Kitapta futbolun seyirciye sunduğu zaman ve mekân düzenine eğilen, onun kimliği ve kimliksizliği sahneleyişine odaklanan ve seyircilerin oyuna katılımını inceleyen filozof, okuru futbola farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Britanyalı filozof Simon Critchley’nin “Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?” isimli kitabı Metis Yayınları’ndan çıktı.

Oğuz Tecimen’in Türkçeleştirdiği kitapta Simon Critchley, futbolun fenomenolojisini yapmaya girişiyor. Critchley, kitabı yazarken keşfettiği şeyi şöyle izah ediyor:

“Mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi genel konularda felsefi açıdan doğru olduğuna inandığım şeyler en çok da futbolda, hatta ancak futbolda doğruydu. Bu da ya felsefe keyfe keder bir spora indirgenebilir demekti, ya da futbol dünyada insan olmanın anlamına dair kalıcı içgörülere ulaşma ayrıcalığı sağlıyordu. Umarım okuru ikincisine ikna edebilirim.”

Kitabın takdiminde ise Critchley’nin, “işçi sınıfının balesi” futbolun önümüze bambaşka bir zaman ve mekân düzeni serişini, kimliği ve kimliksizliği sahneleyişini, seyircilerin oyuna katılımını incelediği belirtiliyor.

Futbol ve sosyalizm

“Sosyalizm”, “Duyusal Ekstaz”, “Futbolu Öznesizleştirmek”, “Kökensiz Tekrar”, “Menajer Nostaljisi”, “Futbol Tarihselliği” gibi başlıkların yer aldığı kitabın “Sosyalizm” başlıklı bölümünden bir pasajı paylaşıyoruz:

Golf ve tenis gibi sporların, hatta beyzbol, kriket ve basketbolun aksine, futbol bireyci değildir. Futbolda oyuncuların giderek daha çok mali özerklik talep ve icra ettiği şöhret güdümlü bir yıldız oyuncu sistemi var, buna kuşku yok, ama futbol ne kadar yetenekli olursa olsunlar tek tek oyunculardan ibaret değil. Futbol takım oyunu, özünde işbirliği var. Sporcular arası hareketin esas olduğu futbolda oyuncular birlikte, birbiriyle ve birbiri için oynar, mekâna yayılıp takım denen hareketli bir ağ oluşturur. Bir takım Barcelona gibi sahiden yetenekli bireysel oyunculardan da oluşuyor olabilir; her oyuncunun takımın genel dizilişinde rolünü tam olarak bildiği, kendi kendini organize eden efektif bir birim, kaynaşmış bir grup olarak işlev gösteren daha az yetenekli oyunculardan da. Premier Lig’de 2015-16 sezonundaki Leicester City gibi takımlar geliyor aklıma (futbolu taraftarlara iade etmişti cidden) ya da 2014 Dünya Kupası’nda-ki Kosta Rika veya 2016 Avrupa Şampiyonası’ndaki İzlanda. Böyle takımlarda bütünün parçaların toplamından fazlası olduğu ortada.

Jean-Paul Sartre’ın örgütlenmenin doğası üstüne düşünürken futbola yönelmesi de tesadüf değil. Bireysel oyuncunun özgür eylemi ya da etkinliği –Sartre buna “praksis” der– takıma tabi hale gelir, hem takımla bütünleşir hem de takımı aşar; böylelikle grubun kolektif eylemi, bireysel eylemi takımın örgütlü yapısına dahil ederek daha incelikli olmasını sağlar. Organize bir takımda vuku bulan, grubun ortaklaşa gerçekleştirdiği kolektif etkinliği ile varlığı ancak takımla mümkün olan oyuncuların destekleyici ve geliştirici bireysel eylemleri arasındaki dur durak bilmez bir diyalektiktir. Sartre’ın devamlı kafasını meşgul eden şey, bir örgütlenmenin –biçimi sürekli değişen dinamik bir futbol takımı gibi– bireysel eylem ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiğidir. Her oyuncunun bireysel hareketlerini o oyuncunun işlevi belirler: kapı gibi kaleci, sağlam stoper, savaşçı orta saha oyuncusu olmak vs. Öte yandan bu bireysel işlevler, birlikte iyi oynayan bir takımın işbirliğine dayanan yaratıcı pratiğinde yücelip aşkınlık kazanır. Bir takım birlikte iyi oynamıyorsa kolektif eylem çöker, atomlarına ve bireysel parçalarına ayrılır, bütünlük dağılır, oyuncular birbirini suçlar ve taraftarlar da tek tek oyunculara yüklenir. Her anlamda kötü bir formdur bu.

Futbolun özünde işbirliğine dayanan doğası oyuncular arasındaki sosyallik modellerine uzanır; herkesin birbiri için oynadığı bir takım ile –Lionel Messi Cristiano Ronaldo’ya karşı diyalektiğinde olduğu gibi– her oyuncunun kendisi için oynadığı takım arasındaki karşıtlık da bundan nasibini alır. Daha net bir ifadeyle, işlerliği olan bir birim, efektif olarak etkileşimsel bir sistem anlamında takımın formel sosyalliğinden söz ediyorum. Sahada takım olarak iyi oynayan bir takım, muhtemelen saha dışında da epey iyi anlaşıyordur. Ama illa böyle olmayabilir. 1998 Dünya Kupası’ nı kazanan Fransa milli takımında kimi oyuncular saha dışında birbiriyle hiç konuşmuyordu, keza 1990’larda Premier Lig’de ezici bir üstünlük kuran Manchester United’ın tarzını baştan sona belirleyen büyük Eric Cantona pek de sosyal değildi. Ayrıca oyuncuların giderek daha geniş bir dil ve kültür yelpazesinden geldiğini düşününce (bu oyuncuların pek çoğunun ne kadar genç olduğu bir yana), birbirleriyle ne konuştuklarını ve cidden ortak bir yanları olup olmadığını merak ediyorum. Ne var ki mesele, birlikte oynadıklarında konuştukları ortak futbol dilinin formelliği.

Bu sosyallik modelleri taraftarların kolektif yaşamında hem yankı hem de enerji olarak karşılık bulur (beni asıl ilgilendiren de taraftarlar; bu konuya ileride döneceğiz). Bu sosyallik sözünü ettiğimiz sporun adına bile uzanır: Topluluk Futbolu (Association Football). ABD’de kısaca soccer* olarak bilinir; aslında 1970’lere kadar İngiltere’de de yaygın olarak soccer denmiş, ancak sonraları bu tabir yanlış biçimde bir tür Amerikanizm gibi anlaşılmıştır. Futbol socius’un, Marx’ın Kapital’deki deyişiyle “insanların özgür topluluğunun” hareketidir (fakat burada maalesef futboldan söz etmiyordu Marx). Futbolun pek çoğumuz için böylesine önemli olmasının nedeni tam da merkezindeki topluluk deneyimi ve sağladığı canlı cemaat hissidir. Bir adım daha ileri giderek, hatta risk alarak diyebiliriz ki futbolun has siyasi biçimi sosyalizm’dir. Özgürlük başkalarından ayrı olarak deneyimlenmez, ancak kolektif eylemin bireysel eylemi hem bünyesine kattığı hem de yükselttiği topluluk dahilinde mümkündür. Bir kez daha Bill Shankly’den alıntılayacak olursak (keza Brezilyalı efsane Sócrates, 1974 Dünya Kupası’nı kazanan Batı Almanyalı Marksist Paul Breitner, Arjantin’in eski kaptanı Javier Zanetti de benzer duyguları ifade eder): “İnandığım sosyalizm aslında siyaset değil. Bir yaşam biçimi. İnsanlık. Yaşamanın ve gerçekten başarılı olmanın yolunun kolektif çabadan geçtiğine inanıyorum; herkesin birbiri için çalışmasından, birbirine yardım etmesinden ve günün sonunda payına düşen karşılığı almasından.” 1980’lerde İngiltere’de maden işçilerinin grevleri sırasında protesto saflarına düzenli olarak katılan Brian Clough şunu söylemişti: “Benim için sosyalizm kalpten gelir. Neden toplumun bazı kesimlerinin şampanya ve büyük ev ayrıcalığı olması gerektiğini anlamıyorum.” Barney Ronay’nin dediği gibi, “Premier Lig kulüplerinin çoğunun kökü yerel bir kiliseye ya da yerel bir pub’a dayanır … Thatcher’ın ‘Toplum diye bir şey yok’ fikrine hayatın içinden yumruk gibi bir cevap.”