Ana SayfaÇeviriModern şehirler sürdürülebilir mi? – Susan Roberts

Modern şehirler sürdürülebilir mi? – Susan Roberts

Lefebvre şehir hakkına sahip olduğumuzda ısrar ederken, sadece basitçe bireyin şehrin kaynaklarına erişimi hakkına atıfta bulunmuyordu. Lefebvre, bundan çok daha temel bir şeyi kastediyordu çünkü şehrin bizim kim olduğumuzu ve nasıl davrandığımızı etkilediğini, esasen geleceğimizi kontrol ettiğini kabul ediyordu. Yine Lefebvre, ancak insanlar şehri değiştirme gücüne sahip olduklarında, kendi gelişmeleri üzerinde de güce sahip olacaklarını görüyordu ki kent elitlerinin insanları şehrin dışında tutmak üzere askeri teknolojiyi işe koşması tam da bu nedenledir.


Susan Roberts*

Çeviri: Soner Torlak / Sendika.Org**


4 milyar insan ya da dünya nüfusunun yüzde 50’den fazlası bugün şehirlerde yaşıyor. 2050 yılı itibariyle, dünya nüfusu 9,7 milyara tırmanırken bu oranın da yüzde 75’e ulaşması bekleniyor. Bu şehirlerin elli tanesi mega-şehirler, yani 10 milyondan fazla kişinin yaşadığı yerler olacak.[1] Şimdiden, Fransız Devrimi zamanında bütün dünyanın nüfusuna denk düşen biçimde, her biri 20 milyon insanı barındıran 10 tane hiper-şehrimiz mevcut. 2050 itibariyle bu kitlesel çarpık kentlerden kaç tane olacağı ise bir muamma çünkü son otuz yılda hangi şehirlerin ne kadar büyümüş olduğu sorusunun yanıtı tahmin edilemiyor. Dünyanın bu hızlandırılmış kentleşmesi, hem istenen hem istenmeyen sonuçları açısından, küreselleşmenin doğrudan sonucudur. Yine, yeni kentli olmuş kişilerin bu gelişmeden ne bekleyebilecekleri de, büyük ölçüde, partiye davet edilmiş olup olmadıklarına bağlıdır.

Bu kentleşmenin göz alıcı hızına dair biraz fikir edinmek için, bu yeni şehirlerden bazılarının büyüme oranları ile Viktoryen İngiltere’deki Londra şehrinin büyüme oranını karşılaştırmak öğretici olacaktır. Mike Davis’in Gecekondu Gezegeni’nde (2007’de yeni baskısını yaptı ve bu anlamda ne yazık ki günümüze dair verdiği rakamları güncellemek gerekiyor) işaret ettiği üzere, 1880’den 1910 yılına kadar, giderek sanayileşen Londra’nın nüfusu yedi kat arttı. Fakat bu oranı, çok daha kısa bir dönem (1950’den 2000’e) dahilinde 40 katına varan nüfus artışları yaşayan Dakka (Bangladeş), Kinşasa (Kongo) ve Lagos (Nijerya) karşılaştıralım. Daha da dikkat çekici olan şey ise, bu insan akınının gelişmiş sanayiler alanına ve genişleyen emek piyasalarına bağlı olarak değil, bunun tam tersine biçimde gerçekleşmiş olmasıdır. Bu insan akını, “maaşların azaldığı, fiyatların arttığı ve kent işsizliğinin tavan yaptığı” bir zamanda gerçekleşti.[2]

Modern şehirleri düşünürken, muhtemelen uzun binaları ve akıllı tasarım camlı iş merkezlerini, şık restoranları ve tasarım dükkanlarını, hepsi pırıl pırıl aydınlatılmış ve beton ve krom ile donatılmış şehirler hayal ediyoruz. Fakat aslında Küresel Güney’deki yeni şehirlerin pek çoğunun büyüme boyutu, bu yayılan gelişmeye bir alışveriş merkezinden ziyade bir gecekondu muhiti görünümü veren şekilde, pek çoğu taşrayı terk edip metropole taşınan bir yoksul insan akınıyla ilişkilidir.

Elektriğin, altyapının ya da hatta bir sağlık ocağının bile olmadığı ve genellikle inşaata çok az yer olduğu ve güvencesiz biçimde yerleşildiği düşünüldüğünde, bir insanın, kent hayatının çatlaklarındaki bir varoluşa katlanmaya çabalayan gecekonducu çokluğuna katılmayı neden tercih ettiğini anlamak zordur. Sayılar artmaya devam ediyor. Bugün bu halde yaşayan bir milyarın üzerinde insan var. 2050 yılı itibariyle, bu rakam, gezegendeki her üç ya da belki de iki insandan birinin gecekonduda yaşayacağı anlamına gelecek biçimde üç milyara yükselecek.

Bu kitlesel göçlerin çeşitli belirli nedenleri sayılabilir fakat bu göçlerin izini tek bir kelimede sürebiliriz: Küreselleşme. Topraklara şirketler tarafından el konulması söz konusudur: milyonlarca insanı taşradan süren bir yeni sömürgecilik. Zamanında yeni oluşan kapitalizmin ilk barbarlıklarından biri olan çitleme, bütün yerküreye ihraç edilmiştir ve mülksüzleri kent hayatının kirli saçaklarına sığınmaya zorlayacak biçimde bütün yerküredeki kırsal toplulukların toprakları çalınmış ve kendileri de yok edilmiştir.

Hasatlardaki sıkıntılar, endüstriyel tarım için toprakların düzlenmesi, taş ocakçılığı, madenler, ormansızlaştırma, baraj inşası ve özel şirketler tarafından toprakların ele geçirilişinin diğer biçimleri, bugün kent yoksullarına saldıran küreselleşmenin çirkin çocuklarıdır. Kuşkusuz direniş de söz konusudur fakat küreselleşmenin bir diğer çocuğu olan “giderek sertleşen polis devletleri” karşısında, direnişçiler hapsedilmekte, “terörist” olarak damgalanmakta ve hatta katledilmektedir.[3]

Mutenalaştırma ve kent elitleri

Mike Davis’in kaygı verici kavramı “artık insanlar”ın karşılık bulduğu yerler, sadece Küresel Güney’in şehirleri değildir. Kuzeydeki kent merkezleri de istenmeyen fazlalıklardan kurtulmanın peşindedirler. Şaşırtıcı bir biçimde, Kuzey’deki endüstriyel kapitalizmin mirası, şehir hayatının tam kalbinde yerleşikleşen geniş bir işçi sınıfı yurttaşlar topluluğunun varlığıdır. Ya da en azından 1980’lerde gerçekleşen saldırgan mutenalaştırmaya (kent merkezindeki yoksulların yerleşimlerinin dağıtılmasına) ve işçi sınıfı mahallelerinin daha uygun kişiler, yani hali vakti yerinde olanlar ve “yaratıcı elitler” için ortadan kaldırılmasına kadar böyleydi.

Kent çalışmaları kuramcısı, (sözüm ona kentsel yaratıcılığı ölçen) “Bohem Endeksi”nin yaratıcısı ve Londra’daki ve San Fransisco’daki ilk mutenalaştırma hareketlerinin çoğunun hararetli bir biçimde başını çeken Richard Florida, “yaratıcı sınıf” olarak adlandırdığı kişilerin “yenileyici yeteneklerine” odaklandığını açıkça söylemektedir. Gerçi Florida bugün artık devrik “hizmet sınıfı”nın sineye çekilmesi gerektiğini söylemekten pişman.[4] Florida, yoksullardan çalmayı meşrulaştırmak adına işe koşulan birtakım uydurma Darwinci mantıklara yaslanan tek kişi değil. Fakat yaratıcı sınıf adlı şey ile adı konmamış hizmet sınıfı arasındaki ayrım, rahatsız edici bir Huxleyci ton da içeriyor. Belki de Florida yoksulların haki giyinmesi gerektiğini düşünenlerdendir.

İşin aslı, işçi sınıfının mahrum bırakılmış olduğu şey, Fransız felsefeci Henri Lefebvre’nin “kent hakkı” kavramıyla vurguda bulunduğu şeydir fakat bu haktan mahrum olmak açısından da işçi sınıfı yalnız değil. Son yıllarda, göstericiler açısından şehrin çeperlerinde demokratik protesto haklarını kullanmak giderek daha zor hale geldi. Guardian gazetesi tarafından Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’daki kamusal alana yönelik yapılan bir çalışma, Londra’nın önceden kamusal alan olan yerlerinin yüzde 50’den fazlasının bugün özel şirketlere satılmış olduğunu ortaya koydu. St. Paul Katedrali’nin hemen dışındaki (Occupy Londra protestocularının zorla tahliye edilmesinin ardından bugün sinsice Tahrir Meydanı adı verilen) Paternoster Meydanı ve Spitalfields’taki Bishops Meydanı, özel şirketlerin sahip olduğu ve işlettiği iki yerdir.[5]

Bu yerlerin pek çoğu görünürde halen daha kamusal alanlardır. İnsanların buralarda alışveriş yapması, işe giderken geçmesi ya da yeni kentsel-askeri jargonla söylersek, herhangi başka bir “işbirliği içindeki” faaliyetle meşgul olmasının herhangi bir fark yaratıp yaratmadığı şüphelidir. Fakat gelin de buralarda fotoğraf çekmeye, pankart taşımaya, toplanmaya ya da “işbirliği içinde olmayan” olarak görülen şekilde davranmaya kalkın; o zaman özel güvenlikler kısa sürede devreye girecektir. Bu sadece, alanları protestolardan korumak üzere etkili bir biçimde çeviren biçimde toprağın özelleştirilmesi değildir.

“Şehir yeni savaş alanıdır”

Stephen Graham’ın Kuşatılan Şehirler: Yeni Askeri Kentçilik kitabında dile getirdiği üzere, sürekli artan küreselleşme ve kentleşme ile birlikte umabileceğimiz şey, dünyanın her yerindeki kent merkezlerinin alttan alta askerileştirilmesidir: Graham’ın, bütün mekânlara ve şehir hayatı faaliyetlerine nüfuz eden “derinden teknoloji bağımlısı devlet gözetimi projeleri” olarak atıfta bulunduğu bir gelişme. Pek çok açıdan bu duruma neredeyse geldik; hiç kimse, araba tanıma sistemlerinin, her yerin kameralarla donatılmasının (bugün sadece Londra’daki kameraların sayısı 642 bine ulaşmak üzere), sizi ulaşım ağları ile bağlantılandıran kent kartların ve polis ekipleri tarafından toplanan uzmanlık bilgisinin yaygın biçimde işe koşulmasının kitlesel gözetim, izleme ve denetimden başka bir şey ile ilgili olduğuna inanacak kadar saf olamaz. Son yıllardaki anti-kapitalist protestoların kitlesel hapislerle, biber gazıyla ve hatta plastik mermilerle karşılandığı ortadadır ki bu da Graham’ın askeri muhbirlerinin ona anlattıklarını doğruluyor gibi görünmektedir: Şehir, yeni savaş alanıdır.

Lefebvre şehir hakkına sahip olduğumuzda ısrar ederken, sadece basitçe bireyin şehrin kaynaklarına erişimi hakkına atıfta bulunmuyordu. Lefebvre, bundan çok daha temel bir şeyi kastediyordu çünkü şehrin bizim kim olduğumuzu ve nasıl davrandığımızı etkilediğini, esasen geleceğimizi kontrol ettiğini kabul ediyordu. Yine Lefebvre, ancak insanlar şehri değiştirme gücüne sahip olduklarında, kendi gelişmeleri üzerinde de güce sahip olacaklarını görüyordu ki kent elitlerinin insanları şehrin dışında tutmak üzere askeri teknolojiyi işe koşması tam da bu nedenledir.

Gelgelelim şehirlerin içinde de zaten bir ölüm kalım savaşı süregitmektedir. Bir tür olarak hayatta kalmamız ile ilgili bir savaş. Çünkü bugün, her gün, gezegenin her yerinde sınanan şey, bu türden bir kitlesel yapay inşanın fiilen sürdürülebilir olup olmadığıdır. “Modern ekolojinin babası” Eugene Odum, şehirleri “kırsal alanların asalağı” olarak adlandırıyordu çünkü ona göre şehirler, doğal kaynakları tıpkı asalaklar gibi tüketiyordu. Şehir sakinleri için gıda ve su getirmeyi ve şehrin bütün atıklarını toplamayı bir yana bırakın, sadece bir kentsel gelişmenin sadece maddi altyapısını sağlamak, yani bina yapmaya ve yapılanları sürdürmeye devam etmek bile, ekolojik açıdan fazlasıyla pahalıdır.

Modern şehirler, aslında, sermayenin artıklarını emmek ve ekonomik ve siyasi iktidarı korumak üzere tasarlanmış ve inşa edilmiş tüketim merkezleridir. Mathis Wackernagel ile birlikte ekolojik ayakizi analizini yaratan British Columbia Üniversitesi’nden Dr. William Rees, modern şehirleri “muazzam genişlikteki ve küreselleşen kaynaklar arka bahçenin üretkenliğini emen ve karşılığında ona çöp kusan entropik kara delikler” olarak tarif etmektedir. Rees’e göre, New York’un kendi coğrafi boyutundan yaklaşık bin katı büyüklüğündeki bir tedarik zeminine ihtiyacı vardır. Tokyo’nun kendisini sürdürmek için Japonya’nın boyutunun iki katında bir alana ihtiyacı vardır. Yakın tarihli bir çalışma, dünya üzerindeki 744 büyük şehrin, dünyanın bütün ormanlarının sağlayabileceğinden daha fazla karbondioksit tahsisine ihtiyacı olduğunu göstermektedir.[6] Dr. Ree lafı dolandırmadan şunu söylemektedir: “Sürdürülebilir şehir bir tezattır.”

Yine Güney Afrika’nın CapeTown şehri, Sıfır Günü’nün [suyunun bitmesinin] eşiğinde olması ve şehrin 3,7 milyon sakini için su sağlayamaması düşünüldüğünde, Dr. Ree işaret ettiği meseleyi kanıtlamaktadır. Nüfusunun dörtte birinin “gayri resmi” yerleşimlerde, yani gecekondularda oturduğunu ve halihazırda ortak muslukları paylaştıklarını aklımızda tutarak, su tüketimi yükünün Cape Townlular tarafından fiilen nasıl paylaşıldığına bakmak öğretici olabilir. Turist patlaması yaşayan, golf sahalarıyla dolu ve kayda değer sayıda –güvenlikli ve havuzlu– lüks emlaka sahip (ki bu konutların çoğu yazlık evlerdir) bir şehir için susuz kalmak büyük bir sıkıntıdır fakat bu yükü kaldıranlar da yine yoksullar ve zayıflayan orta sınıf olacaktır. Zenginler ise, henüz kendi su tedariklerini güvence alamamışlarsa da özel kuyulara yatırım yapmaktadırlar ve lüks bir otel zinciri için bir deniz suyunu arıtma tesisi yapılmaktadır.

Güney Afrika, muhtemelen şaşırtıcı olmayan biçimde, Cape Town yurtiçindeki ve yurtdışındaki zengin elitlerin krallığının özel bir mücevheri olarak dikkat çekerken, dünyadaki en eşitsiz ülkelerden biri olmaya devam etmektedir.[7] Çarpıcı bir nüfus artışı da cabası: 20 yılda yaklaşık yüzde 80 nüfus artışı ve on yıllardır azalan yağmurlar. Su altyapısına büyük bir yatırım için artık çok geç olduğu düşünülebilir, özellikle de şehrin bir milyon sakininin temel sağlık hizmetleri olmaksızın yaşadığı düşünüldüğünde. Gelgelelim, bu türden aleni bir su eşitsizliği, Cape Town’u 2014 yılında “Yılın Dünya Tasarım Başkenti” uluslararası ödülünü almaktan alıkoyamadı; dolayısıyla bizler de, susuz kalmanın şehrin “Bohem Endeksi”ndeki derecelendirmesi üzerinde ters etkide bulunmasının mümkün olmadığına inanabiliriz.


Notlar

[1] http://sites.uoit.ca/sustainabilitytoday/urban-and-energy-systems/Worlds-largest-cities/population-projections/city-population-2050.php

[2] Mike Davis, Planet of Slums, (Londra: Verso, 2007)

[3] Arundhati Roy, Capitalism a Ghost Story, (Londra: Verso, 2015)

[4] https://www.theguardian.com/cities/2017/oct/26/gentrification-richard-florida-interview-creative-class-new-urban-crisis

[5] https://www.theguardian.com/cities/2017/jul/24/revealed-pseudo-public-space-pops-london-investigation-map

[6] https://www.greenpeace.org/archive-international/en/about/deep-green/deep-green-sepoct-09/

[7]https://www.theguardian.com/inequality/datablog/2017/apr/26/inequality-index-where-are-the-worlds-most-unequal-countries


* Susan Roberts ahlak felsefesi ve hayvan hakları alanında öğretim görevlisidir.
** [CounterPunch’taki İngilizce orijinalinden Soner Torlak tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]