Ana SayfaYazarlarBahadır AltanOHAL çiftlikleri – Bahadır Altan

OHAL çiftlikleri – Bahadır Altan


Bahadır Altan


Banker Yalçın’ı Eskişehir 1. Ana Jet Üs garnizonu içindeki askeri cezaevinde 1984 mayısında tanıdım. Faşist 12 Eylül’ün hükmünü sürdürdüğü karanlık günlerdi. Solcu, sakıncalı Pilot Üsteğmen olarak iki yıl aradan sonra ikinci kez gözaltına alınmıştım. Ankara’ya sorguya götürülünceye kadar askeri cezaevinde tutulacaktım. O zamanlar bu işler, en azında askeri savcı ve hakimlerce yürütüldüğünden, yine de kuralları belli bir istibdat yaşıyorduk! Şimdilerde yaşadığımız “sivil” OHAL’de ise o da yok!

Loş bir koridora açılan rutubetli hücrelerden ibaret cezaevinde (daha sonra “hükümlü” olacak) “tutuklu Er Banker Yalçın’ın” 4 ranzalı hücresine koydular beni. Odadaki mahkumların hepsi askerdi ve bir subay olan iki gecelik “siyasi” misafire son derece saygılı davranıyorlardı. Sohbetler de kaçınılmaz olarak Yalçın’ın nereden koştuğuna dair anlattıkları üzerineydi. Er olarak cezaevine girdiğinde bir sürü generalin kendileri ve yakınlarının paralarını kurtarmanın peşine düşmesiyle ne kadar çok asker müşterisi olduğunun farkına vardığından söz ediyordu. Cezaevindeyken bile daha kazançlı olabilecek yatırımlar için generallere danışmanlık yapmaya devam ediyor, hatta cezaevindeyken bile parasını kendisine emanet etmek isteyenler oluyordu. Aylar sonra ben gözaltından çıkıp ziyaretine gittiğimde dönemin tek “hükümlü bankeri” olarak Eskişehir Sivil Cezaevi’ndeydi. Cezasını bitirip çıktıktan sonra 1998 yılında bir silahlı saldırıyla öldürüldüğünü gazetelerden acıyla okudum. Özal’ın ekonomik “istikrar” programı, 24 Ocak kararlarının yarattığı ve askerdeyken batışı yaşadığı için cezaevinde yatan, bu anlamda belki de dönemin tek bedel ödeyen bankeriydi…

Devletin en tepesindekiler dahil bankerlere para yatıran, onların reklamını yapanlar batan geminin asıl mimarlarıydı. Süleyman Demirel’in ekonominin başına getirdiği Turgut Özal, askeri darbenin de gözdesi olarak ekonominin “tek adamdıydı.” Banker krizi, üretmeyen ekonominin doğal sonucu ve batışın ilk belirtileriydi. Bunun getirdiği yük askeri yönetim aracılığıyla, OHAL ile, grev sendika her türlü hak yok edilerek, yoksul halka, işçiye, köylüye ödetildi. Bunları yazacak, muhalefet yürütecek herkes içeri tıkılmış, işkence ve zulüm altında halk inliyordu. Sanki bu günü anlatıyor gibiyiz değil mi?

Yalçın’ın en ilginç uyanıklığı, kendine ait iş yeri vb. açılışlarına yine kendisinin çiçekler yaptırıp göndermesiydi. Çiçeklerin üzerine “Vehbi Koç’tan başarılar” “Sabancı’dan kutlama” vb. mesajlar yazdırıyordu. Maliye Bakanı Kaya Erdem bu dolandırıcılık dönemini “Vatandaş kumar oynamıştır!” diye tanımlamış ve halkı suçlu ilan edivermişti. Oysa bankerlik rezaleti Türkiye’de kapitalizmin 24 Ocak kararlarıyla başlayıp 12 Eylül ile yükselen denetimsiz soygunculuğunun açığa vuruşundan başka bir şey değildi.

35 yıl sonra bugün de OHAL koşullarında halkın haber alma olanaklarının elinden alındığı, gerçekleri yazan gazeteciler, söyleyen siyasetçiler, devrimciler, solcuların içeri tıkıldığı aynı koşulları yaşıyoruz. Çiftlik Bank ve benzeri dolandırıcıları haber verecek, halkı uyaracak tek bir bağımsız medya kuruluşu yok. Yanında AKP yöneticilerinin, bakanların olduğu bir uyanık için hangi medya patronu “dolandırıcıdır dikkat edin” diye yayın yapardı ki! AKP iktidarı bunun baş sorumlusu olmasına rağmen, açılışlarına bizzat katılan bakanlar, yöneticiler bilindiği halde şimdi pişkin pişkin açıklamalar yapılıyor. Tarım Bakanı Fakıbaba, basının karşısında hem de gülerek “Açılışa davet etmişler. Genel olarak her açılışta biz deriz ki; ‘İşimiz yoğun olduğu için katılamadık’. Öyle bir telgrafımız olmuş!” diyerek kendini aklamaya çalışıyor. Ve aynı Kaya Erdem gibi “Vatandaş da uyanık olsaydı kanmasaydı!” diyebiliyor!

Yakında patlarsa hiç şaşmayacağımız “iki yıl kira garantili ev satışı” reklamı yapan inşaat sektörü bundan çok mu farklı. Çekilen krediler ödenemeyecek duruma gelindiğinde ne olacak dersiniz. Şimdi Ağaoğlu, Cengiz İnşaat gibilerin reklamını yapanlar o zaman da ev alan vatandaşları mı suçlayacak? Israrla ve iştahla sürdürdükleri savaşın ekonomiye getirdiği yükü yine yoksul halka ödeteceklerinden kuşku duyar mısınız?

Muhalefette ise, özellikle hâlâ kendini cumhuriyetin asıl sahibi sanan ve seçimlerle tekrar devletin kendisine emanet verileceği rüyasını gören Ulusalcı, Kemalist CHP cenahında ise alaycı bir sırıtış hakim. Dolandırıcılara kanan gariban halkı alabildiğine aşağılayan “koyun, sığır” benzetmeleriyle üretilen fıkralar bunun dışa vurumu. “Çobanla benim oyum aynı sayılıyor!” yakınmaları haklılık kazanmış gibi böbürleniyorlar. Bu sistemin yaratılmasında payları olduğu, mecliste savaş teskerelerine, dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay verdikleri, kendi vekilleri Berberoğlu cezaevine konuluncaya kadar adaletsizliklere sessiz kaldıkları unutulacak sanıyorlar. Yanılıyorlar, halk hiçbir şeyi unutmuyor.

Eskişehir Askeri Cezaevi’nde unutmadığım ‘Caca’ lakaplı bir de gardiyan asker vardı. Gündüz başka işlerde çalıştırılıp gece nöbete cezaevine gelen, işi deliliğe vurmuş, koridorda naralar atıp aklınca mahkumlara korku salan cezaevi komutanının kullandığı bir garibandı aslında. Sesini ilk duyup üzerine gittiğimde beni tutan, boğuşmayı ayıran Yalçın, bu psikopatı böyle idare ettiklerini söylemişti. Cezaevi yönetimi tutuklulara Caca gibi askerlerle “burada hepiniz bir hiçsiniz!” mesajını vermeye çalışıyor, direncimizi bu maşalarıyla boşuna kırmaya çalışıyordu. Caca’yı unutmayıp Ankara’dan dönünce “ziyaret” etmiştim! Çok keyif aldığım bu karşılaşmanın anlatımı apayrı bir yazı konusudur…

Diyeceğim o ki, özellikle zor günlerde yaşanan dostluklar da, düşmanlıklar da hiç unutulmuyor. Bu vesileyle zindanlardaki bütün siyasi tutuklu ve hükümlülere selamlarımı sevgilerimi iletiyorum. Gelen gün bizimledir, yeter ki yürekleri karartmayalım…