Ana SayfaKültür-SanatŞenay Aydemir: Sinemasını önemseyen bir ülke değil burası

Şenay Aydemir: Sinemasını önemseyen bir ülke değil burası

HABER MERKEZİ – Film eleştirmeni Şenay Aydemir’le Türkiye ve Kürt sinemasını, sinema üzerindeki baskıyı, alternatif bir dağıtım ağının mümkünlüğünü konuştuk.


Röportaj: Pelin Özkaptan & Neğşirvan Güner


“Dünyanın gelmiş geçmiş en çok izlenen filmi ikinci dünya savaşının başlayacağının konuşulduğu dönemde vizyona giren ‘Rüzgâr Gibi Geçti’dir. İnsanlar gerçeklikten kaçmak için de sinemaya giderler, iyi de bir şeydir bu. Ne yapacaklar?”

Sinema eleştirmeni Şenay Aydemir, bir yılı aşkın süredir OHAL’in sürdüğü Türkiye’deki baskı ortamına karşın insanların sinema ve sanatın diğer alanlarına ilgisinin artmasını bu sözlerle değerlendiriyor.

Türkiye sinemasının tüm baskılara karşın durmayacağına inanan Aydemir, tıkandığı anda ise yeni bir sinema modeli üretenlerin ortaya çıkacağını belirtiyor.

Aydemir, ülke sinemasının gelişiminden sinema üzerindeki baskıya ve alternatif bir dağıtım ağına dek birçok sorumuza yanıt verdi.

80’lerden bugüne sinema

1980’ler, 90’lar ve bugünkü Türkiye sineması: Bize sinemanın seyrini, bu kısa tarihini anlatır mısınız?

Darbe sonrası yıllardaki sinema genellikle görmezden gelinir ama 80’ler Türkiye sinemasının en üretken, en yenilikçi ve aslında en toplumsal sinemanın yapıldığı zamanlardı. 80’lere geldiğimizde Hakkari’de Bir Mevsim’den Çıplak Vatandaş’a, Banker Bilo’dan Kapıcılar Kralı’na kadar uzanan bir silsilede, özellikle de aslında komedi filmleri alttan alta ciddi bir politik alt metin üretmeye başlıyor. 80’lerdeki liberal dönüşümü, toplumun çözülüşünü bütün komedi filmlerini izlediğimizde görebiliriz. O bakımdan ben 80’lerin verimli olduğunu düşünürüm ve görece Yeşilçam’dan taşıdığı seyirciyi belli oranda salonlarda tutmayı başarmış bir dönem. Ama asıl üretim açısından kendi öz kaynaklarına güvenen bir sinemaydı. Yani halen yapımcılar sektörde vardı ve sayıları azımsanmayacak kadardı ve onlar film yapımı için sektöre para koyuyorlardı.

Aslında 90’ların ortası itibariyle Türkiye sinemasının neredeyse çöktüğünü söyleyebiliriz. Bu dönemde bazı sinemacılar Yeşilçam estetiğini de bozan ve Türkiye Sineması’nda bugüne kadar çok da kullanılmamış, kökleri Yeşilçam’ın bazı filmlerinde olan ama yeni bir estetikle çıktılar. Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Handan İpekçi, Zeki Demirkubuz ve Derviş Zaim gibi.

Bu aslında şöyle bir olanak yarattı. Sektörde para olmayınca, ortada da seyirci kalmayınca bu genç kuşak kendi kıt olanaklarıyla, daha özgür bir şekilde sinema dili yaratma fırsatı buldu. Yani nasılsa seyirci yok, parada yok bari ellimizde küçük olanaklarla, isteğimiz filmi istediğimiz şekilde yapalım dediler. Bu kuşak İstanbul Film Festivali sayesinde kendisinden önceki en az 30-40 yıllık toplu halde görebilme olanağı yakaladı ve bu sinema estetiğini de biçimlendirdi.

2000’lerin başı ile birlikte Vizontele’nın üç milyon GORA’nın dört milyon seyirci tarafından izlenmesiyle işin bir tarafı yani seyircinin salonlara yeniden dönmesi kısmı halledilmiş oldu. Sayısı giderek arttı ve en son 2017 yılı itibariyle yetmiş milyonun üzerine çıktı. Bu işin gişe tarafı tabi.

2004’te ise Kültür Bakanlığı sinema destekleme yasası çıkardı. Bu şu anlama geldi her yıl giderek artan bir sayıda ‘bağımsız, düşük bütçeli yapımcıların, küçük yapımcıların’ desteklenmesi ve onların filmlerini üretilmesi için aslında bir teşvik etme oldu. 2004’ten sonra da ‘Yeni Türkiye sineması’ olarak tanımlanan Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz kuşağının ‘ikinci yeni dalgası’ geldi. Hüseyin Karabey, Özcan Alper, Pelin Esmer, Emin Alper, Ramin Matin, Seren Yüce, Tolga Karaçelik gibi…

Kürt realitesinin sinemaya girişi 1990’ların sonunda oldu

Peki, Kürt sineması bu noktada nerede Türkiye’de?

Sinema yapan Kürt yönetmenleri mi kastediyoruz yoksa hikayesi, karakteri Kürt olan filmleri mi? Burada bir karmaşa var açıkçası. Ama şöyle diyelim: Kürt realitesinin gerçek anlamda sinemaya girişi 1990’ların sonu 2000’lerin başında oldu. Meseleye bence daha içeriden bakan ilk film Hakkari’de Bir Mevsim’dir. Sonrasında da Işıklar Sönmesin‘i sayabiliriz. Bu biraz da Kürt siyasal hareketinin mücadelesinin sanata da yansısıyla başladı.

Sonrasında da Kazım Öz’ün Fotoğraf‘ı geldi. Aslında gerilimli bir dönemde Antalya Altın Portakal’da gösterildiğinde ilk kez çok sakin karşılandı. Sinemanın mevzuya dair çözüm arama çabalarını sektör ve seyirci onore etti o dönem. Sonrasında Büyük Adam Küçük Aşk, İki Dil Bir Bavul, Mın Dit derken hikaye biraz daha büyüdü. Ama onun öncesinde de aslında bizim sinemada “Kürt sorunu” diye tanımlanan sorun hep vardı. Mesela Zeki Demirkubuz’un kapanmayan televizyonlarında haber programları hep onları gösteriyordu, bir ses olarak vardı.

Devlet dediğimiz şey hiçbir alanı boş bırakmaz, buna sinema da dahil

Türkiye sinemasında günümüzde daha özgün filmler çekilmemesinin var olan baskı ortamıyla bir ilgisi var mı ya da başka bir yönüyle, Türkiye sinema camiası bu baskı ortamını kabul mü etti ?

Bugünkü durumu özetlersek Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenlere destek veren yüzlerce sinemacı hakkında soruşturma açıldı. Ben de onlardan bir tanesiyim. Şimdi Kültür Bakanlığı bu yıl tavrını değiştirir mi bilmiyorum ama geçen sene imzacı sinemacılara destek vermedi.

O zaman başka bir üretim modeline, başka bir hikaye anlatım modeline, başka bir dağıtım modeline bakmak zorundasınız. Yoksa yeni bir dalga gelir ve mevcut yönetmenlerin yerini alır. Yani sinema durmaz. Olan bize olur, bir sürü kötü film seyrederiz arada! Nasıl ki siyasette bildiğimiz model çöküyorsa, artık işlemiyorsa, akademinin kendi modeli, medyanın formu nasıl çöküyorsa ve biz artık orada barınamıyorsak, sanat alanında da bu iş böyle olacak. Yani iktidar, devlet dediğimiz şey hiçbir alanı boş bırakmaz. Hem de devleti ve toplumu dönüştürmek için bu kadar zorladığı bir dönemde bu alanı da düzenlemeye çalışacak ve eninde sonunda müdahale edecek.

 

Örneğin Tolga Karaçelik baktı bakanlıktan destek alamıyor, bir şekilde çözdü ve Kelebekler‘i çekti. Film şimdi Sundance Film Festivali’nde gösterildi, Mart sonunda Türkiye’de vizyona giriyor. İstanbul Film Festivali’nde de gösterilecek muhtemelen, buradaki seyirciyle de bulaşacak bir şekilde.

İnsanlar gerçeklikten kaçmak için de sinemaya giderler

Bu baskı döneminde bile sinemaya ya da sanatın bütün dallarına yoğun bir ilgi var. Nedeni ne sizce?

Dünyanın gelmiş geçmiş en çok izlenen filminin Rüzgâr Gibi Geçti (Victor Fleming , 1939) filmi olduğu söylenir, enflasyon karşılaştırmalı gişe rakamlarına göre. Filmin güzelliği değil tek başına bu başarının sırrı. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki dünyanın durumu da bunda etkili olmalı. İnsanlar gerçeklikten kaçmak için de sinemaya giderler, iyi de bir şeydir bu. Ne yapacaklar?

Bir de tatil olanakları azalıyor, tüketim olanakları azalıyor ama bir şeyler de yapmak zorundalar. Geriye de bir sinema kalıyor herhalde. Bu tür durumlarda seyircinin sinemaya gitmesi anlaşılır bir şey.

Altrnatif bir dağıtım modeli

Sektörde dağıtım sorunları ciddi boyutlarda. Bu sorunun çözümüne dair bir girişim var mı sinema çevrelerinde?

İki yıl önce Diyarbakır’a bir toplantıya gitmiştim. Oraya sinemayla ilgilenen arkadaşlar ve bölge belediyelerin temsilcileri de gelmişti. O zaman kayyum atanmamıştı belediyelere.

Arkadaşlar, Diyarbakır merkezli bir festival yapmak, o festivalin bir bölümünü Van’da birini Batman’da birini Tunceli’de gerçekleştirmek istiyorlardı. Bunu nasıl yaparız gibi bir istişare toplantısıydı bu. Orada iyi bir modelden bahsetmişti arkadaşlar, nüfusu belli bir sayının üzerinde olan bütün belediyelerde sinema salonu yapılmasına kararı aldıklarını söylemişlerdi. Bu şöyle bir modeldi: Bir film gösterim programına Diyarbakır’dan başlayıp 50 kent dolaşabilecekti. Aslında siz bir film yapıyorsunuz ve 50 kentteki gösterimiyle ilgili derdiniz bitiyor. Şimdi bu bambaşka bir dağıtım modeli. Onun için Diyarbakır’daki model çok tutarlıydı, birbirine entegre bir yapıydı yani, heyecan yaratmıştı. Ama daha sonra ortada belediye de kalmadı.

Sinemasını önemseyen bir ülke değil burası

Gişe filmleri – sanat filmleri ayrımına nasıl bakıyorsunuz ?

Bir tarafıyla böyle bir algı bilinçli bir şekilde yapılıyor. Öte yandan özellikle sanat filmi yaptığını söyleyen arkadaşlar da filmi kime yaptıkları konusunda biraz düşünmeliler. Festivaller için mi yapıyorlar yoksa seyirciler için mi? Öncelikleri ne? Ben kişisel olarak seyirci kaygılarının çok olduğunu düşünmüyorum. Bu seyirci beğensin diye belli şeylerden taviz verileceği anlamına gelmiyor. Ama her filmin belli bir hedef seyirci kitlesi olmak zorundadır bence. Dolayısıyla bu seyirciyi nasıl yakalayacağınız, seyirciyi film içerisinde nasıl tutacağınız, filmin seyirciyle nasıl ilişki kuracağı meselesi de problemdir. İki taraflı bir şey bu.

Ama daha temel olarak şöyle bir şey var, sinema kültürü de toplumsal bir şey aynı zamanda. Mesela okullarda okuduk geldik, sinemayla alakalı herhangi bir şey gördük mü? Sinemasını önemseyen bir ülke değil burası. Seyirci de yetiştirmelisiniz.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı, sinema seyircisine özellikle?

Bu tür şeylerin kendi doğalında olması gerekir ama bazı durumlarda ısrarla irade göstermek lazım. Bu ülkede önemli insanlar zor koşullarda sinema yapmaya devam ediyorlar, dolayısıyla bu filmlere destek versinler, gidip izlesinler. Benim de yazı yazdığım Altyazı ve Arka Pencere gibi iki sinema dergisi patronsuz. Oradaki dört-beş insanın özel çabaları, kendi hayatlarından kattıkları bir sürü şeyle ayakta durmaya direnmeye devam ediyor, bu dergilere destek verilsin. Çünkü izleyeğiniz bir film hakkında yazı okumak eğlenceli ve kafa açıcı bir şeydir. Biraz belli şeylere destek olmak da bu dönem için önemli.