Ana SayfaYazarlarAkın OlgunHatırladınız mı? – Akın Olgun

Hatırladınız mı? – Akın Olgun


Akın Olgun


Muharrem küçük bir çocuktu. Ateşi çıkmıştı. Yollar kardan kapanmıştı.  Yer Van, mevsimlerden kış, yıllardan 2014’tü.

Yetkililer aranmış ama devleti yerinden kımıldatmak mümkün olmamıştı. Öyle ya, devlet yerinde ağırdı ve sadece “terörö” denildiğinde, müthiş bir hızla uçaklar havalanıyor, helikopterler dağların tepelerine asker taşıyor, devletin bütün yetkilileri, tek bir ağız tekmiline girip, ne kadar güçlü ve yıkılmaz olduklarını arka arkaya sıralıyorlardı.

Bir zaman dilimine sıkışmış fotoğraf karesinde, Muharrem’in babasıyla tanıştık önce. Yardım gelmemiş, babası Muharrem’in cansız bedenini tam on altı kilometre taşıyarak, otopsi için hastaneye götürmüştü.

On altı kilometre boyunca, bir babaya sırtında ölü çocuğunu taşıttıranlar, cinayetin arkasından mülkün temeline düşkün hukuk eliyle temizlediler mülkün sahibi olan iktidarın elini. Dünyanın en güçlü ordusuna sahipti ülke ama bir tane helikopter inmedi köye, yıkılmaz bir devlet vardı ama bir babaya çocuğunun ölüsünü taşıttırmaktan hiç gocunmadı.

O babanın sırtında bir çuval, çuvalın içinde bir çocuk ve çocuğun içinde donmuş bir nefes kalakaldı.

Bir villası yoktu, Ankara’da bir tanıdığı da. Yoksuldu, o kadar.

Hayatta kalmanın, karnını doyurmanın ve ertesi günü çıkartabilmenin mucizesine dayanır yoksulluk.  Ertesi günü, ayı, yılı, yılları çıkardıkça, mucizelere daha çok inanılır.  Hep beklenen ve asla gelmeyeni umut etmek, bütün vaatlere kanmaya da gönüllü olmaktır. Budur işte yoksul bırakılmak.

Böyle bir bırakılmışlıkta gitti Roboskili çocuklar. Birkaç bidon mazot taşıyıp karşı sınırdan, biriktirdikleri kuruşları çoğaltıp, hayallerine biraz daha yakın kalacaklardı. Bir hayalin ederi paramparça olmaktı onlar için. Henüz bilmiyorlardı bunu ama geride kalanların hiç unutamayacağı bir iz bırakmak için havalandı savaş uçakları. Bombalarını bıraktılar üzerlerine. Yer Roboski, mevsimlerden kış, yıllardan 2011 idi.

Anneler, çocuklarının parçalarını topladılar eteklerine. Bir araya getirebildiklerini battaniyelere sarıp yan yana dizdiler ayaz soğuğunun üzerine.

Yine o soğuk günlerdendi. Gazetelere bir haber düştü. Bir anne çocuklarını bir araya toplayıp, üşümesinler diye saç kurutma makinesini çalıştırıp, yan odaya geçmiş, tavandaki salıncak demirine kendini asmıştı. 8 aydır evin kirasını ödeyemiyorlardı. Cebinde kalan 6 lira ile odun almak istemiş, oduncu “6 liraya odun mu alınır bacım” demiş ama yine de parasını almadan bir çuvala odun koyup göndermişti. Odunlar yağmurdan ıslanmıştı, yakmaya çalışmış ama başaramamıştı.  Yer Adana, aylardan Mart, yıllardan 2012’diydi.

Böyledir işte yoksulluğun özeti. Birkaç cümleye sığacak kadar yani. O gazeteleri tam sayfa süsleyen “başarılı iş adamları” portrelerinin altında yırtamayanların hikâyesi olmadan, nasıl anlayacağız o basamakları yükselenlerin pırıltı saçan zekâlarını değil mi? Yoksulların, vah, vah’lı hikâyeleri olmazsa, nasıl saygı uyandırılacak, nasıl “helal olsun” diyeceğiz değil mi?

Merdivenlerden, “Annem Annem” diye bağıran bir çocuğun gözlerinde hep asılı kalacak olan o anın ardında, ödenemeyen kira, her gün bir komşu kapısı çalınarak istenen bir somun ekmek, bir kap şeker, biraz un, biraz çay ve her defasında biraz daha çöken omuz, bükülen boyun, bir de bir ipin ucunda sallanan annenin gözleri.

Cezaevinden bir kadın tutuklunun cenazesi çıktı. Hasta tutsaklardan biriydi Halime. İlaçları düzenli verilmiyor, tedavisinin önüne sürekli engeller çıkarılıyordu. Vesikalık bir resmi düştü birkaç haber sitesine. Kötülük yorumları ile verilen mesajlardan anladık ölmesinde bir tuhaflık olmadığını ve resmi açıklamalardan anladık yine kimsenin bir suçunun olmadığını(!) Ölene yapıştırılan nefret ve nefrette aklanan suça ortak olalım diye “Cemaat üyesiymiş”  diye sokuşturdular içimize. Halime’yi canlı alıp, bir ceset torbasına koyarak ailesine teslim edenlerin, devlet tekzibi ayarları, nasıl da tanıdık değil mi?

Bir tutsağın haklarını değil, kim olduğunu, kimlerden olduğunu ortaya atarak, tedavisi bekleyen bir başka tutsağa tabut hazırlıyorlar işte.

Hatırladınız mı Celal Şeker’i, İsmail Arslan’ı, Kemal Avcı’yı ve onlarcasını?

Ve tedavisi yapılmayan, seksen yaşında cezaevine konulan Sise Nine’yi?

Neyi hatırlamamızı istemiyorlarsa, bilin ki hepsinden suçlular.