Ana SayfaGüncelOrtadoğu denkleminde ‘iyimser olmayan umut’*

Ortadoğu denkleminde ‘iyimser olmayan umut’*

“bizler iyimser değiliz; herkesin gönlünü kaptırabileceği hoş bir dünya vizyonu sunmuyoruz. Sadece, her neredeysek orada yoksullar için adaletten yana yerine getirilmesi gereken küçük bir ödevimiz var.”

Herbert McCabe,OP


Nejat Uğraş**


Bir depresyon hikâyesi: Derler ki, insanın kıtlık gibi zor koşulların etkisiyle geliştirdiği bir adaptasyondur. İştahın kesilmesiyle az miktarda yiyecekle idare edebilir hale geliniyor. Uyku düzensizlikleri de hem metabolizma ayarı yaparken hem de tehlikeye karşı hazır olmayı sağlıyormuş. Koşulların olumsuz seyretmesi kötümser fikirler geliştirerek uyum geliştiriyor. Ölüme hazır olmak da buna dâhil. Sadece bir teoridir. Herhalde birçok teori gibi birkaç doğru ve çok sayıda yanlış içeriyordur. Ortadoğu’da karamsar kötümserlik olarak nitelenecek bir halet-i ruhiyeye sahibiz. Bu tarz, fikri düzeyde insanı bazen uçuruma taşısa da esas olarak yanılgılara, hayal kırıklıklarına karşı da insanı korumuyor değil… Ortadoğu’da sürekli bir iyimserlik hali bünyede ciddi alerjilere neden olabilecek semptomlar üretebiliyor.

Efrîn imtihanı

Efrîn meselesi gündeme geldiğinde varsayımların ve tespitlerin havada uçuştuğu kaos aralığında, sonucun kestirilmesi konusunda konuyla ilgili uzmanların ve analistlerin birçoğunun yanılgıyla malul çözümlemelerine/analizlerine mazhar olduk. Sanırım bizatihi Türk devlet yetkililerin de beklemediği bir sonuçla karşı karşıya kaldık. Sonuç üzerinden yapılan tartışmalarda o meşum soru hep galebe çalar: “bundan sonra ne olacak?” kendine bu soruyu soran herkes zincirleme bir soru silsilesi ile mevzuyu kavrama konusunda depresif bir kıyıda bulur kendini. Öyle ya, kartlar karılmaktan hamur haline gelmişken, uzun adamın “beş benzemezle” rest çekme siyaseti, onu nereye kadar taşıyacak? Bir ülkenin kaderinin bir adamın kaderine bağlandığı uğursuz bir zamanda bizatihi adamın kendisinin kaderini Kürtleri ezmek üzerine kurduğunun herkes de gayet farkında.

Durumu izah etmek için kimi zaman tarihsel referanslara ihtiyaç duyarız ya, işte şimdi tam da böylesi bir referansa fazlasıyla ihtiyacımız var. Aslında ihtiyacımız var mı çok da emin değilim. Lakin tarihin tekerliği dönerken akıbet konusunda olabilecek tekrarlar konusunda Hegel kulağımıza suflesini fısıldayıverir: “Tarih aslında, insanlığın suçlarının, çılgınlıklarının ve felaketlerinin kaydından pek fazla bir şey değildir.”

Abdülhamit benzerliği

Türkiye, Osmanlı’nın Abdülhamit dönemiyle tipik bir benzerlik yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin tedrisatından geçen herkes “hasta adam” benzetmesini hatırlayacaktır. O zamanlar Rusların, Osmanlı’yı yıkmasını İngiltere ve Fransa engellemişti. Şimdi Rusya aynı tarihsel misyonla “hasta adama” nefes borusu olmaya çalışıyor. Ruslarla geliştirilen bu ilişkilerin elbette bir bedeli olacaktır. Sorun şu, ödenecek bedelin ne kadar ağır olacağını kimse kestiremiyor. Bu bağlamda ABD ve NATO Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasından korkuya/kaygıya kapıldığına dair çokça dillendirilen tezin abartılı bir yaklaşımdan ibaret olduğunu buraya not etmek gerekiyor. Bilakis ABD ve AB âdete Türkiye’yi adım adım bu mecraya doğru itiyor. Sonrasında ekonomik, siyasal ve diplomatik olarak muhtaç ve sarsıntılı bir duruma yönlendirecekler. Zira Rusya’nın bunu engelleyecek gücünün olamadığı gayet iyi biliyorlar. Bu durumda Efrîn, Türkiye için bir Pirus zaferine dönüşebilir. Bilinen ve söylenen saiklerin dışında bu işgalin en önemli nedenlerinden biri de ordunun emir komuta zincirinde meydana gelen aşınma, güç ve konum kaybıydı. Özellikle 15 Temmuz sonrasında, Türk ordusu darmadağın bir halde buldu kendini. Askerlikten biraz anlayan herkes bilir ki, yıpranmış bir ordu ancak savaşarak toparlanabilir ve savaş yoluyla yeniden kaybettiği disiplini kazanabilir. Savaş aynı zamanda yıpranmış ve kaybolmuş itibarın geri kazanılması için de muazzam olanaklar sunabilir. Bunun için sınırların dışında kurgulanmış bir düşmana fazlasıyla ihtiyaç vardır. İhtiyaç duyulan düşman hepimizin burnumuzun dibinde duruyordu. Namluları ona yöneltmek ve Türk’ün gücünü dosta düşmana göstermek icap ediyordu. Lakin “at izi ile it izinin” birbirine karıştığı, “tavşana kaç tazıya tut” denildiği küçük bir kara parçasına girebilmek Kasımpaşa raconunu fazlasıyla aşıyordu. “Bütün dünyayı doyuran bir tek kendisini doyuramayan” Ortadoğu’nun orta yerinde kendini bu toprakların sahipleri sananların birbirlerine icazet verdikleri denklemin algoritmasını çözmek ancak doğu bir siyasal strateji ve taktik bir ilişkilenmeden geçiyordu.

Suriye stratejisi

Türkiye’nin Suriye siyaseti baştan beridir stratejiden yoksundu. Bu durum bütün şiddetiyle devam etmektedir. Soru şudur: Rusya’nın şemsiyesi-izni altında hem El Bap’ta hem de Efrîn’de yapılan operasyonların ederi nedir? Herkesin diline pelesenk ettiği S-400, nükleer santral, mavi akım falan filanların üzerinden çıkan faturaların hesabını tutmaya çalışıyor. Bunlar işin ayrıntısıdır. Ve bu ayrıntılar fark yaratacak gibi de durmuyor. Küresel etkisi de olan güçlü bir aktörün patronajı altında askeri bir harekâta kalkışmanın kendisi zaten büyük bir bedeldir. Öyle eşit ortaklıktan söz edilse de son üç yüz yıldır ilk defa Türkiye, Rusya’nın inisiyatifine tabi hale getirilmiştir. Onun için Türkiye iç siyasetinin gelecek bir –iki yılını bunun tartışması belirleyecektir. Tillerson’un gidişi, Pompeo ve diğerlerinin gelişi batı aksının Türkiye ve İran’a yönelik planlarında bir değişikliğe gidildiğinin de işaret fişeğidir. Daha önce öncelikli hedef İran’dı, Türkiye tali hedefti. Şu anda Türkiye öncelikli operasyon alanıdır. Bu durumda İran biraz bekleyecek.

Kürt Sokağı

Kürt siyasal hareketi, ilginç bir şekilde Türkiye siyasetiyle ters bir simetri oluşturuyor. Türkiye stratejik yanlışlığı taktik hamlelerle telafi ederken; Kürt hareketi ise doğru stratejiyi yanlış taktiklere kurban ediyor. Efrîn bunun kanıtı oldu adeta. Dahası da var. Kürt siyasal hareketi uzun süredir ardışık hatalar yapıyor. Özetle; Gezi süreci, “çözüm süreci”nin selameti için ıskalandı. Darbecilerin Kürtler açısından oluşturduğu tehlike görülmediği gibi sonrası da yüzeysel bir okumaya tabi kılındı. Ancak asıl yanlışlar girdabı 7 Haziran seçimleri sonrası yaşandı/yaşanıyor. Ceylanpınar’da olayın alelacele üstlenilmesi neydi mesela? Cizre, Sur ve Nusaybin’de özyönetim direnişleri altında yaşananlar konusunda sokağın sakinleri halen ne olduğunu anlamaya/kavramaya çalışıyor. Amerika ile Raqqa ve Deyr zor hattında yapılan ortak operasyonlar sonrasında “üçüncü yolu” mukim kılacak taktik işbirliğinin Efrîn’de olup bitenleri gördükçe ne kadar güvenli bir liman olacağı konusunda öngörüsel bir zaafın olup olmadığı sorusunu sormak ve tartışmak gerekmiyor mu?

Bu noktada sorunun doğru anlaşıldığı ile ilgili müphem durumların ortaya çıktığı aşikâr. Hal ve ahval böyleyken habis iki soru kendini dayatıyor. Bir; kırsal gerillacılığın varacağı olumlu bir sonuç var mı? (hele ki, Rojava’da sayısı altmış binin üzerine çıkan ve düzenli bir ordulaşma söz konusuyken) mevcut teknolojik gelişmeler, nüfus hareketleri dikkate alındığında daha ne kadar yol alınabilinir ki…2000’lerde şekillenen demokratik siyaset eksenini artık taktik bir unsur olmaktan çıkarıp, stratejik ve ilkesel hale ulaştırılmanın zamanı gelmedi mi? İki; Amerika ile olan ilişkilerin maliyeti hesaplanıyor mu? Efrîn ile çıkarılacak en büyük dersin bununla ilgisi olmalıdır. Belki bununla birlikte şöyle bir ek soru da sorulmalıdır. Konuyla ilgili kapsamlı bir “özeleştiri” yapılacak mıdır?

Demokratik siyaset çizgisi

Belki bazıları yazılanları tahrik edici bulacaktır. O zaman meramımı bir yurttaş olarak anlatmaya devam edeyim. Kürt siyasal hareketi bir bütün olarak, demokratik mücadele stratejisini ciddi anlamda ele almalıdır. Abdullah Öcalan’ın bu konudaki kapsamlı yaklaşımı programatik bir hale getirip, daha derinlikli bir anlayışla ele almak kendini dayatmaktadır. Klasik itirazı tahmin edebiliyorum. “Türkiye cumhuriyeti devleti buna imkân tanımıyor.”  “Masayı onlar devirdi.”  Bunlar sonuna kadar doğrudur. Lakin devletin yaptıklarının simetrisini oluşturmak da Kürt siyasal hareketinin işi olmamalıdır. Demokratik mücadele çizgisinin Efrîn’de daha iyi sonuçlar vereceğini söyleme cüretinde bulunacağım. Hani o meşhur “Türkiye ile aynı gemide değiliz, farklı seçeneklerimiz var” diyorlar ya, bu tezin ne tarihsel ne de sosyolojik bir temeli vardır. Bu olsa olsa bulunduğu konumu abartıp, güçlü devletlerle girişilen ilişkilerin habis sonucudur. Herkesin çokça bildiği bazı şeyleri ben de tekrar edeceğim. Dengeler yeniden değişebilir, Türkiye’deki elit zorlu günler yaşayabilir veya Kürtler yine yıldızlarının parladığına inanabilir. Doğrusu tamamen bunlardan bağımsız olarak “demokratik mücadele stratejisi”ni hayata geçirmek için çaba sarf etmenin zamanın ruhuna uygun bir tutum olacağını görmek gerekiyor.

Türklerin ya da Kürtlerin yaşayacağı trajedilerin hiç kimseye faydası olmayacaktır. O yüzden kayıplarımızı birbirimizin başarısı saymaktan bir an önce vazgeçmeliyiz. Bunu yaşanan zorlu sürecin sonucu olan bir irade zaafı olarak görme yanılgısından kurtulmanın zamanı geldi, geçiyor bile. Sözüne ettiğimiz şey daha sabırlı, derinlikli ve makul bir irade geliştirmektir. Bugünkü Türkiye siyasetinin tablosuna bakıp olumsuzluklardan gerekçe üretmek yerine, gelecekte bu ülkede bir arada yaşamanın gerekçeleri üzerine düşünmeliyiz.

Çünkü ünlü “kapan” teorisi yine harekete geçirildi. Belki hepimiz aymakta geciktik ama yeniden başlamak için fırsat var. Türkiye’nin tüm kaynakları Rusya ve NATO arası oyunda ipotek edilirken, Kürtler de aynı güçler arasında araçsallaştırılarak, politik bir özne olmanın dışına çıkarılıyor. Osmanlı’nın son dönemi de aynı oyunlara sahne olmuştu. Ermeniler, Kürtler, Balkan Türkleri ağır bedeller öderken, Osmanlı Devleti de tarihe karışıyordu. Geriye enkaz halinde bir toprak ve yüzyıla yayılacak zincirleme travmalar kaldı. O gün yaşanan yanlış stratejilerin ve akıl almaz taktik hataların bedelini bu ülkenin halkları yüz yıldır ödemeye devam ediyor. O zamanın küresel aktörleri yeni kârlar elde edecekleri yeni mekanlara yönelirlerken, bitip tükenmeyen sömürgen ruhlarıyla yeniden ve yeniden halkların bahçesini talan etmenin hesabını yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunu vahşi kapitalizmin süreksizlik hali olan ulus devletler eliyle ve yine milliyetçilik/dincilik kıskacında ustaca oynamaya devam ederek. Hep aynı oyun oynanıyor ve bu oyunda bize mağduru/mazlumu oynamak düşüyor. Yeni bir yüzyılı zincirleme travmalar içerisinde debelenerek geçirmek bizim kaderimiz değildir. Kaderi kırma zamanındayız. Canımız çok acıdı. Acımaya da devam edecek. Ama Ortak bir geleceği birlikte inşa edeceğimiz ahlaki ve politik bir toplumun mimarları olmak ancak ezberlerimizden ve tüm iktidar oyunlarından kurtulmakla mümkün olacaktır.

Abdülhamit mi dediniz? Selanik’teki bahçesinde hıyar ekerek bu dünyadaki fani hayatını tamamladı. Zat-ı şahanelerine öykünen bazılarının bu gidişle ne hıyar ekecek bir bahçesi ne de o kadar zamanı olmayacak…Belki erken bir öngörü olabilir, yakın dönemde Bahçeli’nin de rol aldığı bir Sisi hamlesi gelmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Bakalım. Bekleyeceğiz ve göreceğiz hep beraber…


NOT: Duma’da kimyasal silah kullanımı sonrası meydana gelen gelişmeler ve restleşmeler, Suriye’de yeni bir merhaleye geçildiğini gösteriyor. “Parça” stratejisinden artık “bütün” bir stratejiye geçildiğini ve Anglosakson aksın bütün ağırlığını hissettireceği sancılı doğumlara gebe bir sürece giriyoruz. Bu da başka bir yazının konusu olsun…


*Terry Eagleton
**Yurttaş
Previous post
Murat Çelikkan'a ‘Sivil Haklar Savunucusu’ ödülü verildi
Next post
28 Şubat davasında karar açıklandı