Ana SayfaÇeviriBilginin suçlaştırılması – Judith Butler

Bilginin suçlaştırılması – Judith Butler

Akademik özgürlük mücadelesi neden demokrasi mücadelesidir?


Judith Butler*

Çeviri: Ayşecan Ay


Çok sayıda akademisyen sansüre, hapis cezasına ve sürgüne maruz bırakılıyor. Pozisyonlarını kaybettiler, araştırmalarına ve ders vermeye tekrar devam edip edemeyecekleri konusunda endişelenmekteler. Siyasetleri nedeniyle veya bazen de sahip olmadıkları fakat varsayılmış ya da onlara atfedilmiş görüşlere ve yakınlıklara istinaden akademik pozisyonlarından mahrum edildiler. Ayrıca mesleklerini de kaybettiler. Bir akademik pozisyon pek çok nedenden kaybedilebilir fakat ülkelerini ve istihdam pozisyonlarını terk etmeye zorlananlar aidiyet duydukları topluluklarını da kaybediyor.

Bir meslek, bir ömürlük araştırmanın birikmiş tarihine, istikametine ve özverisine bir isim koyar: Kişi belli bir şekilde düşünür ve çalışır; bir sorgulama biçimine, bir muhataplar ve teşrikimesai topluluğuna bağlıdır. Bir fakülte pozisyonu mesleği sürdürmeyi mümkün kılar. Yazmak, ders vermek ve araştırmak için çok önemli bir destek sağlar; kişinin kendini vakfettiği alandaki çalışmalarına devam edebilmesi için hayatında gerekli yeri açan maaşı öder. Sürgündeki akademisyenler kendi ülkelerinde kendi dillerinde çalışma imkânını yitirmekteler. Tutkularını, kendilerini vakfettikleri şeyi, hayatlarının izlediği yola devam etme güçlerini ve özgürlüklerini yitirmekteler.

Akademik kariyer, çalışmanın içeriğinin mevcut güçler için tehdit teşkil ettiğinin belirlenmesi – gerçek veya hayal edilen – gerekçesiyle üniversiteler veya hükümetler tarafından yok edilebilir. Devletin gazabına uğranmasına yol açan belki bir ders programı ya da danışmanlığı yapılan bir tezin konusudur; belki de kişinin üniversite içinde veya üniversite duvarları dışında almış olduğu politik duruşlardır –sendikalaşma, sivilleşme, milliyetçilik karşıtlığı. Bu duruşlar, sansürler ve bir kariyeri yok etme ve bir yurttaşı ihraç etme gücüne sahip olanlar tarafından çarpıtılır. Kişinin gerçek duruşları abartılır, şeytanlaştırılır ve sansasyonelleştirilir. Demokrasi çağrısı isyana teşvik olarak yorumlanır, barış çağrısı terörizmle ittifaka dönüştürülür, özgürlük çağrısı şiddete çağrı kabul edilir.

Bildiğimiz gibi, akademisyenlerin cezalandırılmasına yol açan asıl politik görüşler bir hükümete veya onun politikalarına ya da bir üniversiteye ve onun adaletsiz uygulamalarına, sömürü biçimlerine, üniversitenin açık sorgulama ve kamusal tartışmayı bastırmak için güvenlik polisi ve gözetim kullanımına ya da şirket veya devlet çıkarlarıyla kurduğu ve kendi akademisyenlerine polislik etmesine yol açan bağlantılara yönlendirilebilir. Ve biliyoruz ki sansür ve işten çıkarma üniversiteden veya bölgesel yönetimden veya devletten veya bu merciler arasındaki bir suç ortaklığından gelebilmekte.

Cezalar pek çok biçim alıyor: Sürekli taciz, şiddet tehditleri veya şiddetin kendisi, kara listeye alma, gözetim, yayınlara açık ve örtük sansür, hukuki usule aykırı kapalı sorgular ya da halka açık duruşmalar, açık tehditler, üniversiteden atılma, ülkeden sınır dışı edilme. Örneğin, sadece Türkiye’deki Kürt meselesi üzerine ders vermesi ve danışmanlık yapması kabahat sayılmakla kalmayıp suçunu ispat edecek hiçbir delil bulunmadığı halde bir çarşıdaki patlamayla haksız yere ilişkilendirilen Pınar Selek’e karşı yirmi yıldır sürdürülen hukuki işkenceyi ele alın.

Brezilya’daki Bahia Federal Üniversitesi’nde toplumsal cinsiyet çalışmalarından en az üç öğretim üyesi, işyerinde toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü gibi tartışmalı bir konuyu çalıştıkları için ölüm tehditleri aldılar. Ya da İran’da öğretmenlerin sendikalaşmasını desteklediği için hapse atılan Mohamed Habibi’yi düşünün. Bu şekilde sıkıntı çeken bireylere bağlılığımızı açıklamalıyız.

Akademik özgürlük ile siyasi ifade özgürlüğü arasındaki farkı ele alalım, zira Joan Scott’ın açıkça belirttiği üzere ikisi aynı şey değildir. Akademik özgürlük üniversite içinde, bilgiyi öğretme ve arama amacıyla görevlendirilmiş öğretim üyelerine aittir. Siyasi ifade ise yurttaşların siyasi görüşleri diledikleri gibi açımlama hakkıdır. “Üniversite duvarları haricinden” konuşan akademisyenler üniversite içinde misillemeye veya cezaya maruz bırakıldıklarında ya da pozisyonlarını kaybetmekle tehdit edildiklerinde bu ikisi yakınsayarak birleşir. Bu nedenle akademik özgürlük ve harici siyasi ifade özgürlüğü üniversite içinde kurumsal yapılara ve desteğe, üniversitelerden açık ve dirençli bir taahhüde gerek duymaktadır. Bu özgürlüklerden herhangi biri tehlikeye girdiği zaman üniversitenin vazifesi sahiden de temelden sarsılmaktadır. Ve her ne kadar risk altındaki her akademisyenin durumu kendine özgü olsa da hepsi, üniversitelerin bu iki özgürlüğü korumadaki başarısızlığıyla birbirine bağlıdır. Üniversiteler, akademik sorgulama sürecini kontrol etmek veya harici ifadeyi cezalandırmak isteyen dışarıdan müdahale biçimlerine direnmekle yükümlüdür.

Uluslararası Üniversiteler Birliği akademik özgürlüğü korumanın ve ne kadar kavgacı olursa olsun, dünyaya dair bilgiye tüm tahavvülleriyle birlikte imkân tanıyan sorgulama biçimlerini korumanın ve teşvik etmenin üniversitelerin aslî bir yükümlülüğü olduğunu savunmuştur. Buna ikinci bir ilke ekleyelim: Akademisyenler, kamusal alandaki siyasi ifadeleri gerekçe gösterilerek sansüre veya misillemeye maruz bırakılmamalıdır.

Hükümet veya diğer herhangi bir dış güç üniversitenin müfredatını, istikametini, standartlarını sansürlemek veya kendininkileri dayatmak için siyasi çıkarlarla üniversiteye müdahale ederse ve ettiği vakit, fakültenin özerk yargısı temelden sarsılmış, bilgi kısıtlanmış ve çarpıtılmış demektir. Bu tür koşullar altında düşünme özgürlüğünün eylenmesi cezalandırılabilir hale gelir. Ve idareciler o dış güçlerle ittifak kurdukları zaman kendi kurumlarının yıkımına iştirak ediyorlardır çünkü “akademik” dediğimiz çok belirli bir özgürlük biçimini tanımlayan açık uçlu sorgulamayı kısıtlamakta ve gerek duyduğu altyapı desteğini geri çekmektedirler.

Dahası, akademik özgürlük çekişmeli entelektüel görüşleri varsayar ve teşvik eder çünkü düşünme ancak açık ve müdahil bir çekişme yoluyla daha incelikli, daha temellendirilmiş, daha ikna edici, hakikat arayışıyla daha yakinen müttefik hale gelir. Görüşlerin bu hayati çekişmesi sansür yoluyla yarıda kesildiği zaman üniversitenin canlı tutmakla yükümlü bulunduğu düşüncenin eleştirel potansiyeli de yarıda kesilmiş olmaktadır.

Akademik özgürlük ve ifade özgürlüğü aynı şey değildir. Kişinin akademik pozisyonuyla ilgili profesyonel faaliyetleri akademik özgürlükle korunmalıdır. Yaşadığımız dünyaya, çalıştığımız kurumlara ya da kamuyu ilgilendiren herhangi bir meseleye dair herhangi birimizin dışarıdan söylediği sözler özgür ifade haklarıyla korunmalıdır. Bu, ne akademik özgürlüğün sınıf içinde her türlü ifadeye izin verdiği ne de tüm politik sözlerin meşru politik ifade olarak eşit korunacağı anlamına gelmektedir. Fakat bu haklar kendi içlerinde ne kadar karmaşık olurlarsa olsunlar, sınırları ve anlamlarına ilişkin tartışma ne denli açık uçlu olursa olsun savunulması gereken ilkeler teşkil etmektedirler.

Hakikaten, bu ilkelerin anlamına ve sınırlarına ilişkin açık tartışma bu ilkeleri hem uygulamaya koyma hem de savunma şekillerimizden biri olmalıdır çünkü fikirlerin açık uçlu çekişmesi tam da amaçlarından biridir. Burada mevcut iktidarı tutuklulukla, tehditle, işe son vermeyle ve zorunlu sürgünle sonuçlanacak kadar tehdit ettiği kabul edilen ifade biçimleriyle ilgileniyoruz. Bu tür cezaların, gelecekte müesses otoritelere karşı açıktan ve eleştirel bir konum almayı düşünebilecek insanların yüreğine dehşet salması amaçlanır. Akademik özgürlük ve siyasi ifade arasındaki duvar geçirgendir; pencereleri ve kapıları bulunur. Dışarıdaki ışığın gölgesi içeriye vurur ve içerideki iş sıklıkla koridorlara ve dışarıda sokaklara taşar. Bu hayati geçiş biçimleri iyi bir akademik seminerin ayırt edici özelliğidir.

Sansürcü, korkak biri olduğunu açık eder. İfadeden korkar ve onu zaptetmeye bakar. Bu iki özgürlüğün göz önünde bulundurulması üniversitelerin, sansüre, bilginin suçlaştırılmasına, gerçek ve hayal edilen görüşleri nedeniyle saldırıya uğrayanların meslek yaşamının yok edilmesine karşı çıkmak gibi küresel yükümlülüklerine ışık tutmaktadır. Üniversitelerin pek çok kamu kesimi karşısında yükümlülükleri vardır; yalnızca kendi yerel, bölgesel ve ulusal topluluklarına karşı değil, daha geniş ölçekte küresel topluluğa karşı da. Bunun kısmen nedeni, araştırmanın artık değiş tokuşa, çeviriye ve uluslararası yayınlara dayanıyor olması. Akademik özgürlüğün uluslararası normlarına küresel bir bağlılığa ihtiyacımız var. Bu da, Uluslararası Üniversiteler Birliği ve Avrupa Üniversiteler Birliği gibi örgütler arasında, sansür gücünü de içeren kamu sorumluluğunun güçlerini artırmak anlamına geliyor.
Ancak yükseköğretim kurumları arasındaki geniş kapsamlı ve müteyakkız bir küresel dayanışma bu iç içe geçen iki özgürlüğü aydınlatabilir ve savunabilir, akademisyenlere zulmedilmesine direnebilir, ram edilmişlerin tarihlerini anlatanlara karşı artan o utanmaz nefretle yani entelektüellik karşıtlığıyla ve sansürle baş edebilir. Düşünce özgürlüğünde ısrarcı olmak suretiyle, kaderini şirket çıkarlarına veya devlet güçlerine teslim eden üniversitenin politik yapısını da içeren adaletsiz politik formların meşruiyetini sorgulayanları destekliyoruz. Irkçılığa, kadın düşmanlığına dair yerleşik inançlara ve işçilerin sömürülmesine itiraz edenleri, otorite, iktidar ve şiddet hakkında eleştirel düşünenleri, akademik emeğin sendikalaşması için mücadele edenleri, devlet ideolojilerini onaylamayı reddedenleri destekliyoruz.

Akademik özgürlük üniversite içerisinde, ancak eylenmesi kurumsal olarak desteklendiği ve teminat altına alındığı ölçüde bir hak, bir güçtür. Tam olarak bireysel bir hak değildir, kişisel bir hürriyet değildir, kurum ile öğretim üyesi arasında yapılan anlaşmadan doğar. Aslında akademik araştırmacı ile üniversite ve devlet arasında bir anlaşmadır çünkü devlet, kurumların akademik özgürlüğünü kabul etmeli ve yalnızca üniversite içinde görevlendirilmiş olanların karar hakkına sahip olduğu konulara müdahale etmekten kendini alıkoymaya razı olmalıdır. Bunun aksine, akademisyenler halkı ilgilendiren konularda konuştukları zaman akademik inceleme meseleleriyle ilgisi olmaması gereken harici ifade haklarını kullanmaktadırlar.

Akademisyenler aynı zamanda yurttaş olduklarından akademik özgürlük, her yurttaş gibi akademisyenlerin de siyasi ifadeyle meşgul olma hakları bulunduğu hükmünü kapsar. Harici ifade otoriter rejimlere karşı politik muhalefet biçimini aldığı zaman üniversite, o ifadeyi bastırmak isteyen devleti üniversitenin kapısından içeri sokmamakla yükümlüdür. Üniversitenin dışarıdan gelen politik müdahaleye direnişi akademik özgürlük ile bir sığınak olarak üniversite fikri arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Sığınak, yeni güvenlik devletinde kaybolmakta olan bir idealdir. Yalnızca risk altındaki akademisyenler için değil, evraksızlar ve politik muhalefetle meşgul olanlar için de, diğer bir deyişle güvencesiz pozisyonları nedeniyle devletten korkmak için sebebi olan herkes için yeniden canlandırmaya değen bir ideal.

Sansür elbette eleştirel sesleri susturdu ve kariyerler bitirdi. Fakat bir iktidar biçimi olarak sansür kendi zayıflığına işaret etmektedir. Sansür mercilerinin ifadenin, eleştirinin, açık uçlu sorgulamanın gücünden duydukları derin korkuyu dolaylı olarak kabul etmektedir. Açıkça otoriter rejimlerin ki yükselişte görünüyorlar, hükümetin açıktan eleştirisine ancak eleştirel düşüncenin politik gücü bulunmadığından emin olduklarında izin verdiklerini görebiliyoruz. Sansür her zaman korkunun dolaylı bir itirafıdır. Sansürcü korkak biri olduğunu açık eder. İfadeden korkar ve onu zaptetmeye bakar. Korkusu, muhalifinin ifadesine belki sahip olduğu belki de sahip olmadığı bir güç atfeder. Korkak, başkalarında da korku yaratmaya çalışır. Ve seminerden, sendikalaşmadan, heterodoks görüşlerden ya da ekonomik ve toplumsal hâkimiyeti sorgulayan yeni çalışma biçimlerinden sonra sansürcüler gelmeye başladığı zaman, işte o zaman mesajı alırız: İfadeye dönüşen düşüncenin politik gücünden korkuyorlar. Akademik özgürlükle sürdürülen eleştirel sorgulamanın, siyasi otoritenin tartışılmasını yüreklendirebileceğinden ve geliştirebileceğinden korkuyorlar. Haklılar mı?

Bir bakıma evet. Otoriteryenlerin hem akademik özgürlükten hem de siyasi ifade özgürlüğünden korkmak için gerekçeleri vardır. Ancak devlet, akademik çalışma onu nasıl temsil ederse etsin, akademik çalışmayı cezalandırmaktan menedildiği ve politik muhaliflere karşı misilleme yapmayı reddettiği zaman bu özgürlükler gelişebilir. Bu yüzden özgürlüğe karşı çıkan bir rejim, her iki özgürlük türünü de talep edenlerden korkmak için yeterince nedene sahiptir.

Her ne kadar akademik özgürlük ve siyasi ifade özgürlüğü aynı şey olmasa da akademisyenleri gerçek ve hayal edilmiş politik güçlerinden dolayı cezalandırmak demokratik yaşam içinde üniversitelerin rolüne dair bize bir şeyler söylüyor. Üniversiteler kendilerine ait yaşamı olan fikirler üretirler; o fikirlerin serbest dolaşımı demokratik politik kültürün bir parçasıdır ve o dolaşımın korunması demokratik toplumların bir yükümlülüğüdür. Belki de akademik özgürlüğü tanımlayan, çatışmanın o yapılandırılmış biçimi, başka alanlardaki çatışma çözümlenmesine nasıl yaklaşılması gerektiğine dair daha geniş bir kavrayışa işaret ediyor. Akademisyenler hiçbir zaman anlaşamazlar ve bu anlaşmazlıkları yeni alanların ve yeni bilginin gelişmesi için elzemdir. Hem üniversitenin duvarları arasında bilgiyi ararken hem de o duvarların dışında kamusal alanda tartışma ve itiraz gibi demokratik pratikleri ileri taşımakla meşgul olurken yapmaya çalıştığımız şey çatışmanın üretken biçimlerini geliştirmektir.

1128 Türkiyeli meslektaşımız 2016’da Barış Bildirisi’ni imzaladıklarında Türk hükümeti ile Kürt siyasi hareketi arasındaki diplomatik müzakereyi yeniden canlandırmayı amaçlıyorlardı. İki taraf arasında daha fazla diyalog çağrısı yaptılar. Şiddet içeren çatışmaya karşı çıktılar. Açık, zor, şiddeti geçmişte bırakmaya yönelik bir diyalog istediler. Fakat Erdoğan rejimine göre barış çağrısı ancak Kürt militanlarla ittifak olarak yorumlanabilirdi. İmzacılar terör propagandası yapmakla itham edildi. Türk rejimi, sadece iki şiddetli konumdan oluşan bir çerçeveyi kırma çabasının –barışı hayal etme çabasının- kendisinin savaş mantığının bir parçası olduğunda ısrar etti. Şu an 69.000’i aşkın öğrenci parmaklıklar ardında, 5000’den fazla akademisyen akademik pozisyonlarından edildi. On beş üniversite kapatıldı.

Ve Filistinli ve İsrailli akademisyenler işgalin son bulması için çağrı yaptığında, Filistin’in kendi kaderini tayin hakkını ve hatta geri dönme hakkını olumladıklarında ya da İsrail’in uluslararası normlara uymasını sağlamak için şiddet içermeyen bir yöntem olarak boykot çağrısı yaptıklarında, sömürgeci bir hükmün süregiden bir biçimine barışçıl bir çözüm aradıkları neden görülmüyor? Onun yerine ihanetle, devleti cebren devirmeye çalışmakla suçlanıyorlar. Savaş halinde olanlar için, savaş çerçevesinin dışında düşünemeyenler için savaş eleştirisi ancak bir savaş çığlığı gibi duyulabilir.

Peki ya hapsedilmiş ya da ihraç edilmiş İranlı akademisyenler? Ya da Dalit’in haklarını savunmanın bir akademisyeni hapse attırabileceği Hindistan’da yükseköğretimin karşı karşıya olduğu tehdit? Bizim açık tartışma ya da ifade özgürlüğü olarak adlandırdığımız şey bir muhalefet partisinin devleti yok etmesi için bir bahane, bir dalavere, bir araçmış gibi küçümsenerek yanlış yorumlanıyor. Otoriteryanizm, iktidarı bir noktada toplama ve siyaseten muhalif ifadeyi duyulma şansı bulamadan susturmaya yönelik ümitsiz ihtirastan besleniyor.

Akademik özgürlük devletlerin, dini makamların ve şirket güçlerinin üretime ve bilginin yayılmasına müdahale etmeme ilkesine bağlı demokratik kamu kurumlarına dayanır. Bu nedenle akademik özgürlük mücadelesi demokrasi mücadelesine dairdir. Akademik özgürlük üniversiteye dairdir fakat üniversiteler de bulundukları yerlere ve idare edilme biçimlerine dairdirler. Duvarlar, hukuki ayrımların bazen izin verdiğinden daha geçirgendir.

Otoriteryenin korktuğu şey, bir üniversite seminerindeki açık tartışmanın o duvarların dışına çıkmasıdır. Fikirlerin öngörülemez ve kontrol edilemez dolaşımından korkmakta haklılar. Otoriter yönetimin veya faşizmin veya ırkçı rejimlerin meşruiyetine itiraz eden o fikirlerden korkmakta da haklılar çünkü o rejimlerin adaletsizlik niteliği bir defa açıkça gösterilip tartışıldı mı, bir defa o entelektüel eleştiri biçimleri kamusal yaşamda yer buldu mu insanlar pekâlâ adaletsiz yönetimi tespit edip ona karşı çıkabilir, adaletsizliğin son bulmasını talep etmek için ayaklanabilirler.

Bu beni son bir soruya götürüyor: Gerçek veya hayal edilmiş politik görüşleri gerekçe gösterilerek zulüm görme veya tutuklanma korkusuyla bilimsel kariyerlerini, evlerini, akrabalık ağlarını ve dostlarını, ülkelerini terk etmeye zorlanmış insanlara karşı hükümetlerin ve kurumların ne gibi yükümlülükleri var? İş kısmen, harici siyasi ifade özgürlüğünü de içeren akademik özgürlüğü savunmaya adanan ulusal örgütleri güçlendirmekte. Bir diğer iş ise uluslaraşırı bağlar kurmakta; serveti, çalışma alanını, topluluğu paylaşan ve risk altındaki akademisyenlere mesleki geleceklerini tahayyül etmeleri ve sürdürmeleri için yeni bir yol tanıyan yeni işbirliği biçimleri inşa etmekte. Düşünme ve konuşma hakkına adanmış, mümkün olan en geniş dayanışma ağını yaratmalıyız.

Özgürlüğün – gerek akademik özgürlüğün gerekse siyasi ifade özgürlüğünün – dayandığı teminatı ve koşulları kaybetmiş akademisyenlere sunulacak finansal ve kurumsal destek üzerine birlikte daha çok düşünmeliyiz. Üniversiteler ya da hükümetler zulmedici hale geldiğinde sığınak sağlayan, ifadenin suçlaştırılması karşısında ifadenin özgürlüğünü destekleyen çok dilli ve çok bölgeli bir ittifak gerekiyor. Özgür akla zulmedilmesine karşı, bir mesleği mahveden ve bir hayatı muhtaçlığa maruz bırakan bu zulme karşı hayati bir dayanışma kurmamız gerekiyor. Adaletsizliğe ve zulme dair yargımızı halka duyurmak için risk altındaki akademisyenlerle birlikte çalışmalıyız. O yargı ki müteyakkız bir korumayı hak eden bulaşıcı bir ideal olarak özgürlüğü serbest bırakma gücüne sahip.


*Judith Butler Kaliforniya Üniversitesi’nde (Berkeley) karşılaştırmalı edebiyat ve eleştirel teori profesörüdür. Bu yazı, 26 Nisan’da Berlin’de gerçekleştirilen Risk Altındaki Akademisyenler Global Kongresi 2018’deki açılış konuşmasından uyarlanmıştır.


KaynakThe Chronicle