Ana SayfaÇalışma YaşamıDaha iyi bir ücret değil her şeyi istiyoruz! – Emre Tansu Keten

Daha iyi bir ücret değil her şeyi istiyoruz! – Emre Tansu Keten


Emre Tansu Keten


“Kapı önlerinde yapılan toplantılarda işçiler, bu boktan hayatı yaşamanın doğru olmadığını söylüyorlardı: Ürettiğimiz her mal, tüm zenginlik bizim. Artık yeter! Artık bizler de mal gibi satılmaya devam edemeyiz. Her şeyi istiyoruz! Tüm zenginliği, tüm yetkiyi. Ve çalışmak istemiyoruz. Bizim çalışmakla ne alakamız var. Artık iş veya patronlar kötü oldukları için değil, var oldukları için mücadele ediyoruz!” (Arka Kapaktan)

1968 yılında dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan isyan dalgası, hareketin 50. yılında ancak yazılanları, çizilenleri okuyarak bilgilenebilen bizim kuşağımız için hep bir öğrenci ayaklanması olarak görüldü. Bertolucci’nin The Dreamers filminden Uwe Timm’in Sıcak Yaz romanına, RAF efsanesinin günümüze kadar süren etkisine ve döneme dair anılarını yazanların genel olarak öğrenciler olmasına kadar birçok etken bu algıyı kuvvetlendirdi. Oysa 68, öğrenci eylemlerine indirgenemeyecek uluslararası bir başkaldırı dönemiydi. Evet, Fransa’da eylemleri başlatan öğrencilerdi, ancak öğrencilerin eylemlerinin ardından, çalışma koşullarına isyan eden 10 milyon Fransalı işçinin başlattığı tarihteki en büyük genel grev Fransız burjuvazisini asıl korkutan etkendi. Burjuvazi bu grev karşısında olağanüstü hal durumuna geçerken, Komünist Parti ve onun etkisindeki sendika da (CGT), işçilerin komiteler kurarak elde ettiği politik özerkliği yok etmek, işçileri yeniden sendikanın emri altına sokmak için çaba harcıyordu. Yani, 68’de geleneksel partilerden ve çürümüş sözde sol sendikalardan kopan, onlara karşı politik bir hareket başlatan sadece öğrenciler değil, aynı zamanda işçilerdi. Tabi burada, eyleme geçmiş öğrencilerin ciddi bir kesiminin de fabrika önlerine koştuğunu, sınıfla bütünleşme derdinde örgütler kurduklarını da eklemek gerek.

Her Şeyi İstiyoruz

Bu yazının asıl konusu olan Nanni Balestrini’nin “Her Şeyi İstiyoruz” isimli romanı da işte 68’in bu yanını anlatıyor. İtalya’nın en büyük fabrikası olan FIAT’taki direnişi, FIAT işçilerinin “işin reddi” olarak özetlenebilecek politik keskinliğe kendiliğinden ulaşmasını konu ediniyor.

Roman, ülkenin daha az gelişmiş güney bölgesinden bir işçinin, hayata atılma serüvenini anlatarak başlıyor. Kahramanımız, ilerde ustabaşı olsun diye gönderildiği meslek okulunun ardından, bir fabrikaya girerek işe başlıyor. Bir üretim bandının kontrolünde, saatlerce aynı hareketi tekrarlamaya başladığı gün çalışmayı sevmediğini anlıyor. Devletin, din adamlarının, ailenin, komünist partinin ve sendikaların neden sürekli daha fazla çalışılması gerektiğini vaaz ettiğini, çalışmayı durmadan övdüklerini, yücelttiklerini anlayamıyor. Ve bir gün işçi pansiyonunda içki içerken “işe gitmesi gerektiğini unutuyor”. Sürecin doğal sonucu olarak kovuluyor. Bu deneyimden sonra, ara sıra çalışıp, tazminatlar koparıp, daha rahat bir hayat kurma sevdasına tutulsa da, parasızlık sonunda onu FIAT’ın kapısına götürüyor.

Kitabın aktardığı dönem olan 1968’de FIAT, fabrikalarında yakaladığı üretim hızıyla işçileri çıldırma noktasına getirir. Yeni üretim teknikleriyle emeğin vasıfsızlaştığı bu dönemde, işçilerin çoğu ağır sömürü koşullarına boyun eğeceği düşünülen güney bölgesinden işçilerdir. Ancak işçiler günden güne artan iş temposunun karşısında bireysel direniş yöntemleri geliştirirler. Kimisi kendisini kasten yaralayarak izin alır, kimisi disiplini bozarak üretimi yavaşlatır, kimisi işe gitmeyi unutur. Yani işten kaçmak işçiler için temel amaç haline gelir.

Kahramanımız da FIAT’taki ilk günlerinde bu yöntemleri dener. Ustabaşı ve şeflerle sürekli didişir, işten kaçmak için her yolu dener. Bu yöntemler işe yaramadığında ise hattı yavaşlatma yolunu seçer. Bütün bunlara rağmen zamanının büyük bir kısmını tampon vidalarını sıkmaktan ibaret olan işinin başında geçirir. Çalışmaktan yorgun düştüğü bir akşam, değişiklik olsun diye, fabrika önünde bildiri dağıtan öğrencilerin toplantısına katılır. Önceden “hiçfarketmezci” olduğunu söyleyen kahramanımız, bireysel “işten kaytarmaların” örgütlü hale gelmesi gerektiğine ikna olur ve ertesi gün bütün işçilerin iş bırakması için çağrı yapacakları bir eylem organize eder. FIAT’ta mücadele başlar. Binlerce işçi bantların başından ayrılıp, sabah akşam fabrikayı boydan boya sloganlarla dolaşır. Eylemleri, sloganları, dövizleri belirleyen sadece işçilerdir. Öyle ki ilk etapta işçiler  “Yaşasın Gigi Riva” (efsane İtalyan futbolcu), “Yaşasın Cagliari” sloganlarını atarlar. Basına ve sendikacılara belirli bir taleplerinin olmadığını söylerler. Sendikanın ve sol partilerin müdahale çabaları başarısızlıkla sonuçlanırken, bir süre sonra işçiler “daha az iş, daha çok para” ve “her şeyi istiyoruz” sloganlarını haykırmaya başlarlar.

Kapitalist işin reddi

Açıkça görüldüğü gibi Her Şeyi İstiyoruz farklı bir işçi mücadelesi deneyiminden bahsediyor. Ne kapitalist kültür endüstrisi ürünlerindeki gibi çok çalışan, ama refah içinde, çekirdek ailesiyle mutlu şekilde yaşayan ve “çalışmayı seven” bir işçi profili çiziyor, ne de sendikaların, çok çalışmaktan mutsuz, yoksulluk içinde sürünen, ama çalışmayı kutsal gören, “çalışmayı seven” işçisinden söz ediyor. Kollarından kaslar fırlamış, çalışkan, güç simgesi işçisi yerine çalışmaktan nefret eden, çalışmaya harcadığı zamanı tatil yaparak geçirmeyi düşünen, bunların sonucu olarak sürekli işten kaytaran bir işçi romanın kahramanı.

Bu bireysel/edebi bir tercih değil tabii ki. Yazar Nanni Balestrini’nin de kurucuları arasında olduğu Potere Operairo (İşçilerin Gücü)’nun ve bir dizi örgütün oluşturduğu İtalyan işçici geleneğinin politik bir çıktısı. Özellikle FIAT direnişiyle beraber pratik alanda güçlenen bu akım işçilerin özgürleşmesine giden yolun açılması için, ücretlerin yükseltilmesini ifade eden sendikal mücadelenin reddedilmesini savunuyor:

“İşverenlerin ellerinde bulunan bu araçları onlardan almak için işçilerin yapabileceği en iyi şey, yaptıkları işin miktarı ve niteliği karşılığında verilen ücreti reddetmektir. Yani ücret ile üretim arasındaki ilişkiyi reddetmek, yani işverenden üretime değil, işçilerin maddi ihtiyaçlarına göre belirlenecek bir ücret talep etmektir. Yeni politik kontrol mekanizmaları karşılığında işçilere birkaç kuruş fazla ücret verilmesi için işverenlerle pazarlık eden yalaka kimdir? Sendika” (Her Şeyi İstiyoruz, s.104)

İşçileri ücretlerin farklılığı yoluyla bölen patrona karşı FIAT işçileri, herkese ihtiyacı kadar, eşit düzeyde maaş talebiyle ayaklanarak, işçici hareketlerin teorilerine pratik alanından ses verir. Ancak buradaki ilişki “bilinç götürmek” ilişkisinden çok, örgütlenmeye ve harekete geçmeye yardım etmek ilişkisidir.

1968’de yaşanan işçi isyanının hem öznesi hem de izleyicisi olan Balestrini’nin bu romanı, ne yavan bir anı kitabı, ne de olayları dekor olarak kullanan tarihi bir roman. Her Şeyi İstiyoruz, sadece sınıf mücadelesinin içinden değil o sınıfın üyelerinin heyecanlarından, isteklerinden, arzularından ortaya çıkmış bir mücadele romanı. Mizahı ve duygusu eksik olmayan üslubuyla Balestrini, bu büyük mücadeleyi romantize ve idealize etmeden anlatmayı çok iyi başarmış.