Ana SayfaÇeviriİyi ki doğdun Karl Marx: Sen haklıydın! – Jason Barker

İyi ki doğdun Karl Marx: Sen haklıydın! – Jason Barker

HABER MERKEZİ – Bugün Karl Heinrich Marx’ın 200. doğum günü. Felsefe profesörü Jason Barker’ın dünyayı en fazla etkileyen düşünürlerden Marx’ın 200. doğum günü vesilesiyle kaleme aldığı yazısı, Sendika.org tarafından Türkçeleştirildi. Biz de bu yazının tercüme edilmiş halinin tamamını sunuyoruz.


Jason Barker*

Çeviri: Süreyya Özgör


Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de, bugün Almanya’nın güneyinde bulunan Trier kasabasında, Moselle Vadisi’nin şarap üretilen ve bir tablodan fırlamış gibi görünen bölgesinde doğdu. Trier o zamanlarda 12 binlik nüfusuyla bugünkü halinin onda biri büyüklüğünde bir yerdi. Marx’ın yakın tarihli yaşamöyküsü yazarlarından Jürgen Neffe’ye göre, Trier, “herkes herkesi tanımasa da pek çok kişinin pek çok kişiyi tanıdığı” kasabalardan biriydi.

Bu türden kasaba sınırlılıkları Marx’ın sınır tanımaz entelektüel coşkusuyla örtüşmüyordu. Marx, Alman çağdaşları Wilhelm Weitling ve Bruno Bauer, Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’larında “burjuva sosyalisti” olarak yaftaladıkları Fransız Pierre-Joseph Proudhon ve Rus anarşist Mikhail Bakunin dahil olmak üzere zamanının büyük Avrupa başkentlerinin radikal düşünürlerinden tanışamadığı ya da kuramsal zeminde kopuş sağlayamadığı çok az kişi vardı.

Marx, 1837’de kendisi de avukat olan babasının ona bir yol olarak çizdiği hukuk kariyerini reddetti ve kendisini bunun yerine Berlin Üniversitesi’nde G.W.F. Hegel’in kuramsal felsefesine vakfetti. İşlerin bundan sonra tepetaklak olduğu söylenebilir. Aşırı muhafazakâr Prusya hükümeti bu türden devrimci bir düşünceye karşı hiç de nazik değildi (Hegel’in felsefesi bir akılcı liberal devleti savunuyordu) ve bir sonraki on yılın başlangıcında, Marx’ın bir üniversite profesörü olmak yönündeki kariyer tercihi engellenmiş oldu.

Eğer felsefenin tehlikelerine dair ikna edici bir örnek varsa, o da kesinlikle Marx’ın, başta “grotesk sert melodi” diyerek yüz çevirdiği fakat kısa zaman sonra onu Berlin sokaklarında sayıklamalı bir coşkuyla dans ettiren Hegel’i keşfidir. Marx’ın yine en az bu kadar sayıklamalar içeren babasına yazdığı Kasım 1837 tarihli mektubunda itiraf ettiği gibi, “köşe başlarında duran herkesi kucaklamak istedim.”

Marx’ın doğumunun iki yüzüncü yılını idrak ettiğimiz bugün, onun tehlikeli ve coşkulu felsefi mirasından ne türden dersler devşirebiliriz? Marx’ın kalıcı katkısı tam olarak nedir?

Bugün, Marx’ın mirası canlıymış ve gücü kuvveti yerindeymiş gibi görünüyor. Binyılın başlangıcından bugüne, akademik çalışmalardan populer biyografilere kadar uzanan ve Marx’ın kapitalizm okumasını ve neoliberal çağımıza ilişkin süregiden geçerliliğini büyük ölçüde destekleyen sayısız kitap yayımlandı.

2002’de, Fransız felsefeci Alain Badiou, Londra’da katıldığım bir konferansta, Marx’ın orta sınıfın filozofu haline geldiğini dile getirdi. Baidou’nun kast ettiği neydi? Ben, Badiou’nun, eğitimli liberal düşüncenin bugün şöyle ya da böyle Marx’ın temel tezinin –kapitalizmin yönetici sınıf azınlığın işçi sınıfı çoğunluğun artık emeğini kâr olarak temellük ettiği derinden bölücü bir sınıf mücadelesi üzerinden işlediği tezinin– doğru olduğu konusunda uzlaşmış olduğunu kast ettiğine inanıyorum. Nouriel Roubini gibi liberal ekonomistler bile, Marx’ın kapitalizmin kendisini yok etmeye dönük bir içsel eğilime sahip olduğu yönündeki kanısının her zaman olduğu kadar bugün de öngörülü bir kanı olduğunu düşünüyor.

Gelgelelim fikir birliğinin birdenbire sona erdiği yer de burasıdır. Çoğu kişi Marx’ın kapitalizm teşhisini kabul ediyorken, kapitalizmin “arıza”sının nasıl tedavi edileceği üzerine düşünceler aşırı derecede ayrışmış durumdadır. Yine, Marx’ın bir felsefeci olarak özgünlüğünün ve derin öneminin yattığı yer de burasıdır.

İlk olarak, açık konuşalım: Marx, küresel kapitalizmin yol açtığı muazzam toplumsal ve ekonomik çelişkilerden (Oxfam’a göre, 2017 yılında yaratılan küresel zenginliğin yüzde 82’si dünyanın en zengin yüzde 1’ine gitti) kurtulmak için herhangi bir sihirli formül ortaya atmadı. Gelgelelim Marx’ın kendine has materyalist düşüncesi üzerinden başardığı şey, kapitalizmin kendisinden başka gerçeklik olmadığına dair ideolojik iddiasının altını oyan eleştirel silahları geliştirmesiydi.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels’in yazdığı üzere: “Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygın olarak değer verilen bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim insanını kendi ücretli emekçileri durumuna getirdi.”

Marx, kapitalizmin yakın zaman içinde bunları birer kalıntı haline getireceği kanısındaydı. Yapay zekanın bugünlerde örneğin tıbbi teşhis ve ameliyat alanlarına yaptığı akın, teknolojinin “işbölümü”nü aşırı derecede hızlandıracağı ya da bu türden meslekleri vasıfsız hale getireceği yönündeki Manifesto’daki önermeyi doğrulamaktadır.

Marx’ın kalıcı küresel etkisini –ondan önceki ya da sonraki bütün felsefecilerden muhtemelen daha geniş ve daha büyük bir etkiyi– nasıl sağladığını daha iyi anlamak için, işe onun Hegel ile olan ilişkisinden başlayabiliriz. Hegel’in çalışmalarında Marx’ı bu kadar büyüleyen şey neydi? Marx’ın babasına söylediklerine bakarsak, Marx’ın Hegel’in kendisini ardı ardına yadsımalar ve çelişkiler katmanları üzerine kuran “sistem”i ile ilk karşılaşmaları onu tam anlamıyla etkisi altına almamıştı.

Marx, Immanuel Kant’ın ve Johann Gottleib Fichte’nin geç 18. yüzyıl idealizmlerinin düşünmenin kendisini öncelikli gören– öyle ki gerçekliğin ancak entelektüel akıl yürütme yoluyla çıkarsanabileceğine inanan– erken 19. yüzyıldaki felsefi düşünceye fazlasıyla hakim olduğunu keşfetti. Fakat Marx bunların gerçekliğini onaylamayı reddetti. İronik bir Hegelci dönüş dahilinde tam ters söz konusuydu: Bütün düşünmeyi belirleyen şey maddi dünyaydı. Marx’ın mektubunda dile getirdiği gibi, “Tanrılar önceden yeryüzünün üstünde yaşıyorlarken, bugün artık onun merkezi haline gelmişlerdir.”

Tanrı’nın –ya da “tanrılar”ın– kitleler arasında yaşamakta olduğu ya da onların “içinde” olduğu düşüncesi, kuşkusuz felsefi açıdan yeni bir şey değildi. Fakat Marx’ın yeniliği, baş üstü duran –sadece Tanrı’ya değil, herhangi bir ilahi otoriteye dönük– idealist hürmeti ayaklarının üzerine dikmekti. Marx bir adım daha ileri gidecekti: Tanrılar artık ilahi olmadıkları için, bir devlete de hem de hiç gerek yoktu.

Sınıfsız ve devletsiz toplum düşüncesi, hem Marx’ın ve Engels’in komünizm düşüncesini ve hem de kuşkusuz (fazlasıyla ironik bir biçimde!) 20. yüzyıl boyunca hayata geçirilen Komünist “devletler”in süregiden ve sorunlu tarihini tanımlar hale gelecekti. Bu devletlerin yaşadıkları felaketlerden halen daha alınacak çok fazla ders mevcut fakat felsefi geçerlilikleri en hafif tabirle kuşkulu olmaya devam etmektedir.

Günümüzde Marx’ın entelektüel mirasındaki kilit unsur, “felsefe” değil “eleştiri”dir ya da Marx’ın 1843’te “var olan her şeyin amansızca eleştirilmesi: hem varacağı sonuçlardan korkmama anlamında hem de mevcut güçler ile çıkacak çatışmalar konusunda en az bu kadar korkmama anlamında amansızlık” olarak tanımladığı şeydir. Marx 1845’te “Filozoflar dünyayı çeşitli yollardan yorumlamakla yetindiler, asıl mesele onu değiştirmektir” diye yazıyordu.

Sınıf sömürüsü dinamiğine ırksal ve cinsel baskı da eklenmiştir. Black Lives Matter ve #MeToo gibi toplumsal adalet hareketlerinin, çağımızın “ebedi hakikatleri”ni pişmanlık duymaksızın hedef almalarıyla, Marx’a bir tür adı konmamış bir borcu vardır. Bu türden hareketler, Marx’ın yaptığı gibi, bütün toplumları yöneten düşüncelerin yönetici sınıfın düşünceleri olduğunun ve bu düşünceleri altüst etmenin hakiki devrimci ilerleme açısından asli önemde olduğunun farkındadırlar.

Toplumsal değişime dönük bir etkide bulunmak için önce kendimizi değiştirmemiz gerektiğini söyleyen o cüretkâr motivasyon ifadesini sıkça kullanır hale geldik. Fakat düşünme normlarının halihazırda erkek ayrıcalıklılığı ve toplumsal hiyerarşi yapıları tarafından, dilimize de nüfuz edecek biçimde çarpıtılıyor olması nedeniyle, aydınlanmış ya da akılcı düşünme yeterli değildir. Bu normlar değiştirmek, toplumun derinindeki temelleri değiştirmeyi zorunlu olarak içerir.

Marx’tan alıntı yaparsak, “Hiçbir toplumsal düzen, kendi içinde bulunan bütün üretici güçler sonuna kadar gelişmeden yok olmaz ve yeni, daha ileri üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplumun dölyatağında olgunlaşmadan önce hiçbir zaman ortaya çıkmaz.”

Bir bireyin değerini son kertede belirleyenin sermaye ilişkileri değil insanlar arasındaki ilişkiler olduğu yeni bir topluma geçiş, oldukça ciddi bir görev olmaya devam ediyor. Marx, daha önce de belirttiğim üzere, toplumsal değişimi ortaya çıkaracak her şeye uyan bir çözüm formül ileri sürmez. İleri sürdüğü şey, bu değişime yönelik güçlü bir entelektüel asit testidir. Bu temelde, ondan alıntılar yapmaya ve onun düşüncelerini, onun ortaya çıkarmak için uğraştığı toplum türü ve bugün bunu arzulayan bizlerin sayısının artması nihayet gerçekleşene kadar sınamaya yazgılıyız.


* Jason Barker, Güney Kore’deki Kyung Hee Üniversitesi’nde felsefe profesörü ve Marx Returns (Marx Geri Dönüyor) romanının yazarıdır.

[Bu yazı, New York Times’taki İngilizce orijinalinden Süreyya Özgör tarafından Sendika.Org için Türkçeleştirildi.]