Ana SayfaManşetYazı tutkusundan savaşın yakıcılığına: Susan Sontag

Yazı tutkusundan savaşın yakıcılığına: Susan Sontag

HABER MERKEZİ – Tarihten Kadın Portreleri’nde bu hafta yazmanın ve yaşamanın tutkulu hali Susan Sontag var. Akademiden Vietnam’a, Saraybosna’dan Irak’a gidip hak ihlallerinin peşine düşen Susan, kimliğini topluma karşı bir silah haline getirdi.

Yazar, eleştirmen, düşünür ve insan hakları aktivisti Susan Sontag, 16 Ocak 1933 tarihinde ABD’nin New York kentinde dünyaya gelir.

Susan’ın çocukluk ve ergenliği Arizona, Tucson ve Los Angeles’ta geçer. Yalnız ama bilinçli bir çocukluk geçirdiğini söyleyen Susan babasını küçük yaşta kaybeder. Sonrasında annesi Milerd 1945 yılında Nathan Sontag ile evlenir. Ve Susan bu soyadını alır.

Susan henüz 16 yaşındayken Berkeley Üniversitesi’nden kabul alır. Liseyi Los Angelas’ta okuyan Susan ardından Chicago Üniversitesi’nde lisans eğitimini tamamlar.

Susan, St Anne’s Koleji, Harvard Üniversitesi, Oxford ve Sorbonne’da felsefe, İngilizce ve teoloji üzerine yüksek lisans yapar.

Chicago Üniversitesi’nde tanıştığı Philip Rieff ile 1950’de evlenir ve bu evlilikten 1952 yılında David isimli bir oğlu olur.

Bir süre Paris’te kalan Susan burada Fransız film yapımı, felsefesi ve yazımıyla ilgili bilgiler edinir. 1958’de ABD’ye geri döndüğünde eşinden boşanıp, oğlu David ile birlikte yaşamaya ve yazma tutkusunun üzerine gitmeye başlar.

‘Kimliğimi bir silah olarak kullanmam lazım’

Henüz 14 yaşında kaleme aldığı ve ölümünün ardından yayımlanan günlüklerinde biseksüel olduğunu söyleyen Susan, o günlerde bu keşfin kendisine hissettirdiklerini şöyle anlatır:

“Yazma isteğim eşcinselliğimle bağlantılı. Toplumun bana karşı kullandığı silahı eşleştirmek için kimliği bir silah olarak kullanmam lazım. Queer olmak beni daha savunmasız hissettiriyor.”

Yeni tuttuğu evine ve hayatına bir süre sonra ünlü fotoğrafçı Annie Leibovitz dahil olur. Yaklaşık 15 yıl süren bir ilişki yaşarlar. Yaşadığı ilişki kimileri tarafından eleştirilir ama o bunu umursamadan kendi olma özgürlüğü savunarak yaşar hissettiklerini.

Bu dönemde yazdığı ilk romanı The Benefactor (Rüyalarının Esiri) 1960’da yayımlanır. Ve bu Susan’ın yazın hayatındaki soluksuz macerasının başlangıcı olur. Bunu 1967’de yayımlanan, ‘Ölüm Kiti’ kitabı takip eder.

Soluksuz yazmaya başlayan Susan, 1960’lı yıllarda, New York Review of Books, Atlantic Monthly, Nations ve Harper’s gibi dergilere de yazılar yazar. Aynı zamanda pek çok üniversitede okutmanlık yapar.

Kitap ve denemelerinde tek bir konuyla kendini sınırlamayan Susan, romanlarının dışında, kamp yaşamı, pornografik edebiyat, faşist estetik, fotoğrafçılık, AIDS, devrim gibi birbirinden farklı konular hakkında denemeler kaleme alır. Onu AIDS üzerine yazmaya itense bu hastalığa yakalanan bir arkadaşının yaşadıkları ve maruz kaldığı dışlanmadır.

Susan’ın bu çeşitli konular üzerine yazdığı eserler, dünya genelinde pek çok kişinin de hayatına dokunur. Misal ‘Fotoğraf Üzerine’ kitabı bugün hala fotoğrafçılığa girişin başucu kitaplarından biri olarak yerini korur. Bu kitabı yazmaya karar verişini ve fotoğraf ile arasındaki bağı da şöyle açıklar Susan:

“Geçmişte fotoğraflara takıntılı olmak gibi bir deneyimim vardı. Ve çünkü neredeyse tüm önemli estetik, ahlaki ve politik meseleler –“modernite” sorununun kendisi ve “modernist” zevk sorunu- fotoğrafın nispeten kısa tarihinde kendine bir yer bulmuştu. Duyarlılığın evrimi açısından, fotoğraf makinesinin icadı belki de çok daha önemliydi. Elbette fotoğrafı bu kadar ilgi çekici kılan ve bu kadar güçlü kılan şey, kültürümüzde, tüketim toplumunda, fotoğrafın farklı kullanım alanlarıdır.”

Savaş ve mücadele

Sosyalist ve özgürlükçü fikirlerin dünyayı sarstığı 1968 yılı geldiğinde Susan kalemini haksızlığa karşı yürütmeye başladığı mücadeleyle birleştirmeye başlar. ABD’nin Vietnam’ı işgaline tepki gösteren Susan, Hanoi’yi ziyaret eder. Ve burada tanık olduklarını “Hanoi’ye Yolculuk” kitabında anlatır.

Onun mücadelesi dokunacak kadar yakınında olduğu coğrafyayla sınırlı kalmaz. Susan ileriki yıllarda Saraybosna ve Irak’ta yaşanan hak ihlallerine karşı mücadele eder. Savaşın ortasındaki Saraybosna’ya gidip yönetmenliğini üstlendiği ‘Godot’yu Beklerken’ oyununu sahneleyecek kadar da cesurdur Susan.

“Bir yazarın dünyaya dikkat eden biri olduğunu söyleyebilirim” diyen Susan sıklıkla tanık olduğu savaştan ‘Başkalarının Acısına Bakmak’ adlı kitabında şöyle bahseder:

“Savaş, iç deşer; savaş, bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir.”

1987’den 1989’a kadar, Uluslararası Yazarlar Birliği’nin (PEN) Amerika Merkezi’nin başkanlığını üstlenir. Görevi süresince zulüm gören ve hapsedilen yazarlar adına kampanyalar düzenler.

Yazma rutini: Bugün olmazsa yarın başla

Verdiği bir söyleşide tam olarak ne zaman yazmaya başladığını hatırlamadığını belirten Susan, en net hatırladığı şeyin 9 yaşında kendi hazırladığı birkaç sayfalık gazete olduğunu söyler.

El ile yazmanın yavaşlığını sevdiğini söyleyen Susan, kendine has oluşturduğu yazma rutinini 1977 yılında günlüğüne şu ifadelerle not düşer:

Bugün olmazsa yarın başla:

Her sabah saat 8 civarında uyanacağım. (Haftada bir gün bu kurala uymayabilirim.)

Her gün not defterime yazacağım.

Çevremdekilere sabah beni aramamalarını söyleyeceğim ya da çalan telefona cevap vermeyeceğim.

Okumalarımı sadece geceleri yapmaya çalışacağım, çünkü yazmaktan kaçmak için çok fazla okuyorum.

Haftada bir mektuplara cevap yazacağım. (Cuma? Bir şekilde hastaneye gitmeliyim.)

Susan, yaklaşık 20 yıl sonra bir Paris Review söyleşisinde, rutinini detaylandırarak şunları söyler:

“Keçeli kalemle ya da bazen tükenmez kalemle Amerikalı yazarların saplantısı olan beyaz ya da sarı bloknotların üzerine yazardım.

Elle yazmanın yavaşlığını seviyorum. Ardından yazdıklarımı daktiloya geçiyordum, sonra karalamalarımı yapıyordum. Ve yeniden daktiloya çekiyordum, daha iyi olmayacağına karar verene kadar her seferinde elde ya da yazı makinesinde düzeltmeler yapıyordum.

5 yıl önceye kadar durum böyleydi. Yani bilgisayar hayatıma girene kadar böyleydi. Artık ikinci ya da üçüncü taslaktan sonra yazdıklarımı bilgisayara aktarıyorum, böylece bütün el yazmalarımı daha fazla daktiloya çekmek zorunda kalmıyorum, fakat bilgisayar çıktısı üzerinde de elle düzeltme yapmaya devam ediyorum.

[…]

Bir anda yazıyorum. Yazmam gerektiğine dair içimde bir baskı oluştuğunda ve zihnimde bazı şeylerin olgunlaştığını yeteri kadar hissettiğimde yazmaya başlayabilirim. Fakat bir kere zihnimde bazı şeyler yoluna girmiş olmalı, başka bir şey yapmak istememeliyim. Yazarken dışarı çıkmam, çoğu zaman yemek yemeyi unuturum, çok az uyurum. Bu disiplinsiz bir çalışma şekli ve bana verim sağlamıyor. Fakat birçok başka şeyle de ilgileniyorum.” (*)

Ölüm, terslik ve sonsuzluk

Sanat üzerine de kafa yoran ve bunu yazıya döken Susan ayrıca, film senaryoları yazıp, yönetmenlik yapar.

Susan’ın kaleme aldığı yaklaşık 20 kitap, sayısız dillerde okuyucuyla buluşur.

Susan, ABD’nin en etkili entelektüellerin biri olarak lanse edilse de kendisi bu ünvanı içselleştiremediğini söyler hep. O sadece gerçekliği gözlemleyip her yönüyle analiz etmenin peşindedir. Her yazarın takıntılı ve ciddi olması gerektiğini savunur. Araştırmayı hiç bırakmaz. Hayatının çeşitli dönemlerinde yakalandığı kanser hastalığını dahi araştırma konusuna çevirir ve aşar. Ta ki 2004 yılına kadar.

Düşünceleri ile akademik bilgisinin bir araya getirdiği birikimi ömrünün sonuna dek paylaşan Susan, 28 Aralık 2004’te dünyaya gözlerini açtığı New York’ta aramızdan ayrılır.

“Ölüm her şeyin tam tersidir” diye yazan Susan’ın adı her anılıp, eserleri üzerine konuşulduğunda aslında ölümün de deneyimlerle bağlantılı bir var olma biçimi olduğu çıkarımı yapılabilir belki de…


* Edward Hirsch’in Susan Sontag ile The Paris Review için 1995 yılında gerçekleştirdiği röportajın ilgili bölümü Barış Berhem Acar tarafından Edebiyat Haber için Türkçeleştirilmiştir.